İki Somun Ekmek Parası
Ayakkabımı en son ne zaman boyattığımı hatırlamıyordum. Taksim’in arka sokaklarına ise yıllardır yolum düşmemişti. O gün, biraz merak, biraz da aylaklıkla kendimi dar, tarih kokan sokakların akışına bıraktım.
İstanbul’un en eski, en yorgun sokaklarından birindeydim. Kullanılmayan bir kilisenin yarı ahşap yarı metal kapısının önüne boya sandığını kurmuş pala bıyıklı bir ayakkabı boyacısı, elindeki fırçayla sandığa ritim tutuyordu.
- Tık… tık… tıkıtık…
O ses, gelip geçenlere yapılmış sessiz bir davetti.
Duyduğum o ritmik ses, adımlarımın yönünü değiştirdi.
Boya sandığı da sokaklar gibi tarih kokuyordu. Solgun altın sarısı süslemeleriyle geçmişten kopup gelmiş gibiydi; bulunduğu mekânın ruhuna da sessizce eşlik ediyordu.
Ne zaman bir ayakkabı boyacısı görsem çocukluğum aklıma gelir. Ayakkabımın ihtiyacı olmasa bile an azından fırçalatır, yine de boyanmış gibi parasını veririm. O gün de aynı duygularla bir ayakkabı sandığının başına varmıştım.
Daha oturur oturmaz, hafızam beni yıllar öncesine götürüverdi. Ortaokul ikinci sınıfın bittiği o uzun yaz tatiline…
Tık… tık… tıkıtık…
O yaz boyunca aralıksız ayakkabı boyacılığı yapmıştım. Okul masraflarımı karşılamış, üstüne biraz da para biriktirmiştim. Kağıt paraları katlayarak attığım teneke bir kumbaram vardı.
Tık… tık… tıkıtık…
Gözlerimi açtım.
Sandığın önündeki yüksek tabureye oturdum.
Ayakkabım antrasit griydi. Uzun zamandır boyanmadığı için rengi solmuştu.
- “Merhaba Usta, bu renkte boyan vardır umarım.” dedim.
Adam kaşlarını kaldırdı.
- “Olmaz olur mu?” dedi.
Ardından fırçayla ayağımın altına hafifçe vurdu:
- “Önce sağ ayağını koy.”
Bu beklenmedik uyarı karşısında şaşırmıştım. İçimde hafif bir huzursuluk belirmişti. Belli etmemeye çalışarak;
- ’Benim tikim var, sol ayağımla başla’ diyerek adamı biraz da tiiye almaya çalıştım.
Boyacı kararlı, ciddi ve buyurgan bir ses tonuyla konuştu:
- “Her iş sağdan başlar efendi. Bu böyledir, mübah olan da budur.”
Sözleri uzatıyor, kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.
“Tuvalete bile sol ayakla girilir. Sağ ayakla girilmez. Traşa hiç sol taraftan başlanır mı?” gibi bir şeyler tekrar edip duruyordu.
Hafif bir ses tonu ve şaşkınlıkla;
- Peki öyle olsun usta, dedim.
Ayak değiştirdim. Buna rağmen boyacı söylenmeye devam ediyordu.
Ayağımı ayaklıktan indirdim.
Biraz bekledim sesimi çıkarmadan. Gözüme garip garip baktı bir şey söylemeden. Sonunda dayanamadım.
“Bak usta!…”
- Bakın beyefendi! Ben ayakkabı boyatmaya geldim, nihayetinde.
- Ayakkabımı boyayacak mısın boyamayacak mısın?
- Sen onu söyle!
- Sağ ayakla mı sol ayakla mı başlanır ne önemi var?
- Üstelik verdiğin örnek de saçma ve yanlış bir örnek;
- Kişi solak ise sol taraftan başlar, sağlak ise sağ taraftan başlar, ne alakası var şimdi bunların!
Boyacı homurdanarak;
- Bir de bana salak diyor adam,
- La havle, la havle, ya sabır, ya Allah, diye söylenerek bağcıkları çözmeye başladı.
İçimdeki sıkıntıyı bastırmaya çalıştım.
- Bırak! dedim kendi kendime. Ekmek parası kazanıyor.
- Bir ayakkabı boyası. İki somun ekmek parası.
O anda yine geçmişe doğru düşüncelere dalmıştım.
Bir ayakkabı boyamak;
- İki somun ekmek parası, diye tekrarladım.
Kulağımda tık tık tıkıtık sesleri çınılıyordu…
Kayseri’de, Aile Parkı’nın kenarında boyacılık yaptığım günleri ve boya sandığını hatırladım.
Hızarcının artık diye verdiği tahtaları annemle birlikte günlerce zımparalamış, sonra rengârenk boyamıştık.
Cırtlak renkli boya sandığı bazen insanların ilgisini çekiyor, ayakkabı boyatmak üzere benim boyalı sandığıma yöneliyorlardı.
Günde on iki boya yapabilirsem günü kurtarmış sayardım.
İki boya parasıyla bazen Kayseri çamanı sürülmüş yarım ekmekle ayran, bazen de bir kete alırdım. Geri kalanı kumbaraya giderdi.
O gün Aile Çay Bahçesi parkının ana girişinin kaldırım kısmında diğer çocuk boyacılarla sıralanmış yerimizi almıştık. Düşüncelere dalmış bir halde, taburemde oturup müşteri bekliyordum.
- “Boyacı!” Boyacı boya şunları!
Kafamı kaldırmadan;
- Tamam abi, Boyayım abi, diye karşılık vermiştim.
Ayakkabısını boyayacağım kişinin;
- Hah şöyle yola gel, sesiyle;
Başımı kaldırdığımda ne göreyim. Almanya’dan izine gelen çok sevdiğim süt kardeşim gelmişti. Aramızda hep bir çekişme olurdu. Kim kime abi diyecek diye. Teyzeme göre süt kardeşimden ben iki ay büyüktüm. Ama nüfus kayıtlarında ise o benden beş ay büyük yazılmıştı.
Başladı bana…
- Abin geldi. Abi, abi, bana abi dedin, artık kabul et, gibi takılmalara.
Madem abi dedim, bunun acısını çıkartmalıydım süt kardeşimden.
Aklıma bir şeytanlık gelmişti.
- Tamam kuzen çıkar ayakkabıları ve şu bankta oturuver sen. Ben ayakkabını boyar getiririm, dedim.
Operasyon başlamıştı. Ayakkabının rengi yavru ağızı rengine benzer bir renkti. Bende böyle bir renk yoktu.
- Var mı bu renkte boyan, süt kardeş? diye sordu.
- Olmaz mı Erol Abi, sen hiç merak etme? diye karşılık verdim.
Suratında, bana abi dedirtmenin mutluluğu ile gıcık gıcık gülüyordu.
Boya kutularının kapaklarını açtım hepsinden azar azar alarak boya süngerinin üzerine koyup karıştırdım. Beyaz renkli badem yağı ekledikten sonra , acayip bir renk ortaya çıkmıştı.
- Ne yapıyorsun sen, Olur mu böyle? dedi.
- Olur olur, içerisine badem yağı boyası kattım.
- Badem yağı renkleri nötürleştirir, hiç farkına varamazsın, dedim, boya ustasıymışcasına bilgiç bilgiç .
Karışım yaptığım boyayı ayakkabıya süngerle iyice yedirmiştim. Ayakkabının rengi bayağı bir koyulaşmıştı. Fırçalama, kadife, cila ve vernik işlemi ile pırıl pırıl parıldayan bir ayakkabı ortaya çıkmıştı.
Suratına bakarak;
- Nasıl oldu abicim? diye bu kez ben sırıtarak bakıyordum. Çaresiz o da gülmeye başlamıştı. O gün bu gündür bu anıyı anar hep beraber güler eğleniriz.
Şimdi ise…
Sanki o küçük oyun bana geri dönüyordu.
Boyacı, ayakkabımın üzerine kahverengi boyayı sürdü. Ardından siyah ekleyip ayakkabının üzerinde karıştırmaya başladı.
- “Ne yapıyorsunuz?” dedim. “Bu renk ayakkabıya uygun renk değil.”
- “Döner merak etme,” Cilayı fırçayı yedikten sonra aynı renge döner, dedi, umursamazcasına.
Ama dönmedi.
- Tık tık tıkıtık… Ayağını çekebilirsin efendi, diye seslendi.
Ayağıma baktım.
Ayakkabım pırıl pırıldı.
Ama benim değildi sanki.
İçime sinmemişti.
Yine de parasını uzattım.
Boyacı yeni müşteriye döndü.
Fırçasını yeniden sandığa vurdu.
- Tık… tık… tıkıtık…
Ben yürümeye başladım.
Bir zamanlar…
Ben de aynı sesle iki somun ekmek parası kazanıyordum.
Fazıl Küçük Koç


