İki Somun Ekmek Parası
Çocukken paranın değerini hesap makinesiyle değil, ekmekle öğrenmiştim.
Bir boya…
İki somun ekmek parası.
Ortaokul ikinci sınıfı bitirdiğim yazdı. Tatil başlar başlamaz kendime bir iş bulmuştum. Ayakkabı boyacılığı yapacaktım.
Sabahları boya sandığımı alıp Aile Çay Bahçesi’nin ana girişindeki kaldırıma giderdim. Öbür çocuk boyacılar çoktan yerlerini almış olurdu. Hepimiz yan yana dizilir, taburelerimize oturup müşteri beklerdik.
Boya sandığım öyle hazır alınmış, parlak cilalı bir sandık değildi.
Hızarcıdan aldığımız artakalan tahtalardan çakılmış basit bir sandıktı. Güzel görünsün diye annemle saatlerce zımparalamış, sonra rengarenk boyamıştık. Omzumda taşıyabileyim diye de yün kilim artıklarından askı dikmiştik.
Cırtlak renkleri uzaktan bile göze çarpardı; sandık, sergiye çıkmış bir renk cümbüşü gibi dururdu.
Kimi müşteriler daha boyamaya başlamadan sandığa bakar:
“Boya sandığın ne güzelmiş, kendiniz mi yaptınız?” diye sorardı.
Sandığımın göz alıcı olmasından şikâyetçi değildim.
Ama sandığın asıl marifeti görüntüsünde değildi.
Onun kendine özgü bir dili vardı.
Elimdeki fırçayı sandığa vurdukça çıkan ses, bayram törenlerinde okul bandosunun trampetlerinden yükselen ritmi hatırlatırdı bana:
“Balkona bak…
Balkona bak…
Balkondaki kızlara bak…”
Tık… tık… tıkıtık… Tık… tık… tıkıtık… Tık… tık… tık tıkıtık…
Yoldan geçenlerin bazıları dönüp bakardı.
Ben de hemen doğrulur, taburemin üzerinde hazır beklerdim.
“Boyacı!”
“Buyur abi.”
“Boya şunları.”
“Tamam abi, boyayayım.”
O zamanlar günde on, on iki boya yapabilirsem günü kurtarmış sayardım.
Bir boya parasıyla iki somun ekmek alınırdı. Öğlenleri ya Kayseri çemeni sürülmüş yarım ekmekle ayran ya da keteyle ayran alırdım.
Kalan para teneke kumbarama giderdi.
Teneke kumbaranın kapağı öyle kolay açılmazdı; dolunca ancak bıçakla ya da konserve açacağıyla açılırdı.
Kâğıt paraları katlar, kumbaraya dikkatlice yerleştirirdim. Biriktirdiğim parayla alacağım ayakkabının, takım elbisenin hayalini kurardım.
Kumbarayı somyamın altında, sarkan yayların arasında bir zulaya saklardım.
Bir boya…
İki somun ekmek parası. İki lira.
O zamanlar hayat bana bundan daha karmaşık görünmezdi.
On, on iki ayakkabı boyadığımda hem karnımı doyuruyor hem kumbarama para atıyordum. Alın terimle, kendi emeğimle para kazanıyordum. Henüz on üç yaşındaydım ve çalışma hayatının içine girmiştim bile.
O yazın en güzel yanı yalnızca para kazanmak değildi.
Hayatı öğreniyordum. Hem çalışmayı hem insanları hem de kendi ayaklarımın üzerinde durmayı… Arada bir de çocukluğun muzırlıklarıyla eğleniyorduk.
Ayakkabı boyacılığında en çok söylediğim söz “Boyayayım mı abi?” idi.
Bir gün müşteri beklerken dalmış oturuyordum.
“Boyacı!”
“Boyacı, boya şunları!”
Kafamı kaldırmadan,
“Tamam abi, boyayayım abi,” dedim.
“Ha şöyle, yola gel.”
Sesini duyunca başımı kaldırdım.
Karşımda çok sevdiğim süt kardeşim Birol duruyordu.
Bielefeld’den, izne gelmişti.
Aramızda yıllardır süren bir mesele vardı.
Kim kime “abi” diyecekti?
Döndü teyzeme göre ben ondan iki ay büyüktüm. Ama nüfus kayıtlarında o benden beş ay büyük görünüyordu.
Birol da fırsatını bulduğu her yerde nüfus kaydını önüme koyuyordu.
O gün de öyle yaptı.
“Abin geldi Erdem! Abi, abi… Bana abi dedin artık. Kabul et.”
Evet, gerçekten “abi” demiştim.
Ama bunun acısını bir şekilde çıkarmalıydım.
Aklıma bir muzırlık geldi.
“Tamam kuzen,” dedim.
“Çıkar ayakkabılarını, şu banka otur. Ben boyayıp getiririm.”
Ayakkabılarının rengi yavru ağzına benziyordu.
Bende o renkten boya yoktu.
Ama Birol’un bundan haberi yoktu.
Bana “abi” dedirtmenin keyfiyle sırıtıyordu.
“Var mı bu renkte boyan, süt kardeş?” diye sordu.
“Olmaz mı, Birol Abi? Sen hiç merak etme.”
Boya kutularının kapaklarını açtım.
Hepsinden azar azar aldım.
Boya süngerinin üzerinde karıştırdım.
Sonra biraz beyaz badem yağı ekledim.
Ortaya çıkan renk, ayakkabının ilk renginden oldukça farklıydı.
Birol uzaktan kuşkuyla baktı:
“Ne yapıyorsun sen? Olur mu böyle?”
“Olur olur.”
Boya ustası edasıyla devam ettim:
“Badem yağı renkleri nötrleştirir. Hiç fark etmezsin.”
İnanıp inanmadığını anlayamadım.
Ama artık iş işten geçmişti.
Boyayı ayakkabıya iyice yedirdim. Biraz bekledikten sonra ince bir kat cila sürdüm. Ardından fırça, kadife, topuk verniği…
Fırçayı her vuruşumda ayakkabı biraz daha parlıyordu.
Sonunda ayakkabılar pırıl pırıl olmuştu.
Ama yavru ağzı renkle uzaktan yakından ilgileri kalmamıştı.
Birol ayakkabılara baktı.
Sonra bana.
Ben de ona baktım.
“Nasıl oldu abicim?” dedim.
Bir süre sustu.
Sonra ikimiz de gülmeye başladık.
O günden sonra ne zaman “Boyayayım mı abi?” desek bu anıyı hatırlar, birlikte gülerdik. Sonraları Birol’un yolu başka sokaklara düştü; Döndü teyzem onun adı geçince susar oldu. Ama o yavru ağzı ayakkabılar aklıma geldikçe Birol’u hâlâ o bankta, çorapları ayağında, bana “abi” dedirtmenin keyfiyle sırıtırken görürüm.
Yıllar geçti.
Ayakkabı boyacılığı yaptığım o yaz da çocukluğumun öbür yazları gibi geride kaldı.
Boya sandığım kayboldu. Belki bir kış sobaya atıldı, kül oldu.
Fırçalarıma ne oldu, bilmiyorum.
Teneke kumbaramın başında yaptığım hesaplar da…
Ama bazı sesler insanın hafızasından hiç çıkmıyor.
Tık… tık… tıkıtık…
Yıllar sonra bir gün kendimi Taksim’in arka sokaklarında, elimde bastonumla ağır ağır ilerken buldum.
Uzun zamandır yolum düşmemişti o sokaklara.
Biraz merakla, biraz da aylaklıkla kendimi dar, tarih kokan sokakların akışına bırakmıştım.
İstanbul’un en eski, en yorgun sokaklarından birindeydim.
Kullanılmayan bir kilisenin yarı ahşap, yarı demir kapısının önünde bir ayakkabı boyacısı oturuyordu. Kapı sokaktan bir metre kadar içeride kaldığı için boyacıya kuytu bir köşe olmuştu. Burası sanki onun yeri, onun küçük dünyasıydı.
Pala bıyıklıydı. Bıyıklarına sigara rengi sinmişti; burun deliklerinin altı sararmış, kıvrılan uçları ise bembeyaz kalmıştı. Belli ki hâlâ sigara içiyordu. Yılların yükü omuzlarına çökmüştü; pek de neşeli görünmüyordu.
Önüne eski bir boya sandığı kurmuştu.
Sandık da sokak gibi yılların izini taşıyordu. Usta elinden çıkmış, gerçek bir boya sandığıydı.
Solmuş altın sarısı ayak koyma yeri, kubbeli boya kutularının kapakları, köşelerindeki süslemeler…
Benim kilim askılı, cırtlak renkli sandığımın yaşlı bir akrabası gibiydi.
Adam elindeki fırçayla sandığa vurup ritim tutuyordu.
Tık… tık… tıkıtık…
Bir an olduğum yerde kaldım.
Bu ses bana bir yerlerden tanıdık geldi.
Dikkatle dinleyince, yıllar önce müşteri çağırmak için çıkardığım o sesi tanıdım.
Buyur abi, boyayayım abi…
Sanki Aile Çay Bahçesi’nin önündeki o kaldırım yeniden karşıma çıkmıştı.
Adımlarım kendiliğinden yön değiştirdi.
Boyacının önüne gittim.
“Buyur efendi,” dedi.
Yüksek tabureyi gösterdi.
Tabureye oturunca çocukluğumdan bugüne uzanan bir yolun içine girmiş gibi oldum.
Ayakkabılarıma baktı.
“Boyamak lazım bunları,” dedi.
Antrasit gri ayakkabılarımı uzun zamandır ihmal etmiştim.
Derisi solmuş, rengi matlaşmıştı.
“Merhaba usta,” dedim. “Bu renkte boyan vardır umarım.”
Adam kaşlarını kaldırdı.
“Olmaz olur mu?”
Sonra elindeki fırçayla ayağımın altına hafifçe vurdu.
“Önce sağ ayağını koy.”
Şaşırdım.
“Benim tikim var,” dedim. “Sol ayağımla başla.” Bunu söylerken biraz da adamı tiye almak istemiştim.
Sol ayakkabımın içinde yıllardır ayak yoktu; Kars’ın o kışı onu çoktan almıştı. Boyacının bunu bilmesine gerek de yoktu.
Adamın yüzü ciddileşti.
“Her iş sağdan başlar efendi. Bu böyledir. Sünnet olan da budur.”
Sonra kendi kendine söylenmeye başladı.
“Tuvalete bile sol ayakla girilir. Sağ ayakla girilmez…”
Bir şeyler daha mırıldandı.
Ben sustum.
Adam devam etti.
“Tıraşa hiç sol taraftan başlanır mı?”
İçimde hafif bir huzursuzluk oluştu.
Bir süre daha sustum. Sonunda dayanamadım.
“Bak usta,” dedim. “Ben ayakkabı boyatmaya geldim.”
Adam yüzüme baktı.
“Üstelik verdiğin örnek de yanlış. İnsan solaksa soldan, sağlaksa sağdan başlar. Bunun ayakkabı boyamakla ne ilgisi var?”
“Ayakkabımı boyayacak mısın, boyamayacak mısın?”
“Boyayacağım. Tabi ki boyayacağım.”
“O zaman sağ ayakmış, sol ayakmış ne önemi var?”
Bir an sustu.
Sonra yine kendi kendine söylenmeye başladı.
“Adam bana salak diyor…”
“Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh… Ya sabır…”
Halbuki “Sağlak” demiştim; anlaşılan sağlak ne demek bilmiyordu.
Artık onu dinlemiyordum.
Sesi gitgide uzaklaşıyor, ben yıllar öncesine, çocukluğuma doğru çekiliyordum.
Birden Birol geldi aklıma.
O günkü muzırlığım…
Boya kutuları…
Yavru ağzı ayakkabılar…
İçimden bir ses,
“Bırak,” dedi. “Ekmek parası kazanıyor.”
İki somun ekmek parası…
Bir zamanlar ben de o sandığın başında oturmuş, insanların ayakkabılarını boyayarak ekmek parası kazanmıştım.
Bir boya…
İki somun ekmek parası.
Adam sağ ayakkabımın bağcıklarını çözdü.
Sağ ayağımı önüne aldı.
Önce kahverengi boyayı sürdü. Sonra beyaz adem yağını ekledi.
“Usta, ne yapıyorsun? Bu renk kahverengi, ayakkabı başka renk. Bu, buna uymaz,” dedim.
Boyacı, hazırladığı karışımı ayakkabıma sürmeye devam etti.
“Bari biraz siyah kat da renk tutsun bari,” dedim.
Siyah boyayı da ekledi.
Karışımı ayakkabının üzerinde yaymaya başladı.
Kaşlarımı çattım.
“Umarım olur usta,” dedim.
“Döner, merak etme.”
Boyayı yaymaya devam etti.
“Cilayı, fırçayı yedikten sonra aynı renge döner.”
İçimden Birol’un sesi geçti:
“Ne yapıyorsun sen? Olur mu böyle?”
Gülmemek için kendimi tuttum.
Bağcıkları kendi usulünce bağladı, sonra eliyle ayağımın altına iki kez vurdu.
Sağ ayakkabı bitmiş, sıra sol ayakkabıya gelmişti
Tık… tık…
Bağcıkları çözerken sol ayak bileğimden kavradı. Tam orada ayağımın protez olduğunu farketti. Önce bir duraksadı. Hafif mahçup bir bakış attı. Sessizce boyama işini tamamladı. Bağcıkları bağladı.
Boyama işi bitmişti.
Ayakkabılar artık antrasit gri renginde değildi.
Sol ayakkabım ise daha yeni duruyordu.
Yıllar önce kar yapacağını yapmış bana eskimeyen bir ayakkabı hediye etmişti. Sağı bırakıp solu almıştı.
Adam son kez fırçayı sandığa vurdu.
Tık… tık… tıkıtık…
“Ayağını çekebilirsin efendi.”
İçime sinmemişti. Yine de cebimden iki yüz lira çıkarıp uzattım.
“Bereket versin” bile demeden parayı aldı, sandığına koydu.
Hiçbir şey olmamış gibi yeni müşterisine döndü.
Tık… tık… tıkıtık…
Ben yürümeye başladım.
Birkaç adım sonra durup geriye baktım.
Boyacı yeni müşterisinin ayakkabısıyla uğraşıyordu.
Sandık aynı sandık değildi.
Sokak aynı sokak değildi.
Adam ben değildim.
Ama o ses…
O ses aynıydı.
Tık… tık… tıkıtık…
Bir zamanlar ben de o sesle müşteri çağırıyordum.
Ben de o sesle ekmek parası kazanıyordum.
Çocukluğumun bütün bir yazı, o fırçanın sandığa vurduğu birkaç vuruşun içine sığmıştı.
Bir boya…
İki somun ekmek parası.


