Çubuk Köprüsü

tree, leaves, bridge-5577892.jpg

Yıllar Sonra Kavuştuğum Hediyem

Geri kalmışlık ve yoksulluğun köylünün kaderi olmaktan çıkması için arayışların olduğu zamanlardı. Köye yeni gelir kapılarının açılması, çocukların okula gitmesi gibi çalışmaların yapıldığı günlerdi. Muhtarın kafasında köylünün en önemli uğraşı olan tarımın verimli ve sulu tarıma dönüşmesi, çeşitlenmesi, köyde eksik olan okulun mutlaka açılması, derenin çoşkulu olduğu dönemlerde geçişin zor olması nedeniyle bir köprü yapılması gibi çalışma ve hazırlıklar ile uğraşırken, akşam üzeri köye ulaşan, ocak söndüren acı haberle yıkılmıştı tüm köy ahalisi.

Sarı Ahmet’im geldin mi nazara

Onsekizinde koydular mezara

Çıbık Köprüsü gözlerin kör ola

Nasıl kıydın aslanım Sarı Oğlana

 

Körolası Çıbık Köprüsü Anşe Ananın ilk gözağrısı Sarı Ahmet’i almıştı bir sonbahar günü.

Anadolu’nun kırsalında, tarım ve hayvancılığın tek geçim kaynağı olduğu bir köyde yosul bir yaşam sürüyor, zor şartlar altında geçimilerini sağlıyorlardı O yıllar yeni tarım türlerinin denendiği, kağnıdan at arabasına, tandır ve ocaktan fırınlı sobaya geçildiği yıllardı. Değişim ve gelişim yavaş yavaş köylerde de kendini hissetirmeye başlamıştı.  Köylü, arpa ve buğday ekiminin yanı sıra ilk olarak pancar ekimi ile tanışmıştı. Pancar Dairesi, Şeker Bank, çiftçilere ektikleri tarla büyüklüğü oranında avans dedikleri ön ödeme yaparak çığır açmıştr o günlerde. Sulu tarlası olan herkes büyük bir hevesle pancar ekmeye başlamıştı. Daha ne olsun pancar ekimi aşamasında bir avans ödemesi yapılması ekiciyi rahatlatmıştı. Hem pancar kredisi, hem avans, hem bir kaç torba şeker ve pancar küspesi alacaksın. Olağanüstü bir dönem geçirmekteydi pancar üreticisi köylüler çiftçiler.

Köylerde okullar açılmaya başlanmış, köylüler, okul, öğretmen ve  eğitimle tanışmışlardı.

Genci yaşlısı çocuğu hemen herkesin bildiği, çelik çomak, lepik, sek sek, saklambaç gibi geleneksel oyunlara, köy harmanlarında oynanan futbol oyunu da eklenmişti.

Köylülerin bir çoğu kasabadan öteye, hatta erkeklerin çoğu da askere gitmeden önce vilayete veya başka şehirlere dahi gitmemişlerdi.

Böyle bir coğrafyada doğmuştu Davud. Komşu köyde açılan ilkokula gitmeye başlamıştı. Havalar uygun olduğu vakitlerde eşek sırtında gidip geliyorlardı. Kar, kış, yağmur ve çamur gibi nedenlerden dolayı günlük gidiş gelişleri yapamayacakları dönemlerde, uzaktan akraba birinin evine emanet edilmişti küçük yavru.

Davut’un kaldığı yer tandır damı ile evliğin köşesinde bir yerdi. Tandır damı, evlik ve uzantısı oda yanyana sıralanmışlardı. Davut’un yatağı yaklaşık yarım metre yükseklikte, basamakla çıkılan bir seki üzerinde duruyordu. Seki ile duvar arasındaki bir buçuk metre genişliğindeki yer ahır ve samanlığa gidilen koridordu. Aynı zamanda ahırdaki hayvanlar da bu koridoru kullanıyorlardı.

Günlük tandır yakıldığı için burası hep hareketli oluyor, evin hanımı ekmek ve aş pişirmek için sürekli tandır damı ve evlik arasında koşuşturup duruyordu. Günlük ahırda süt sağmak da onların işiydi.

Erkekler de boş durmuyordu. Özellikle ağır işleri onlar yapıyordu. Ahırdaki hayvanlar dışarı çıkarılır, hazır hayvanlar dışarı çıkmışken, ahırın tabanı temizlenir, dışarı atılacak gübreler bir köşeye kürünür, sonra kurulama için tezek kırıntılarından oluşan kuru saçmalıklar yere yayılırdı ki hayvanlar ıslak zeminde yatıp hastalanmasınlar diye. Hayvanların yemlenmesi, sulanması, altlarının kurulanması ve biriken hayvan gübrelerinin dışarıya basmalığa taşınması çoğu zaman erkeklerin yaptığı işlerdi.

Davut’un döşeğinin serili olduğu seki köşesi onun kaldığı, çıra ışığı altında ders çalıştığı odasıydı. Hatta bazen yatılı misafir geldiğinde onun yatağı misafire verilirken, kendisi, ahırdaki boş musurun içine serilen samanların üzerine atılan, içeri kuru saplarla dolu, teliz torbadan yapılmış yatak ve yorganlar içerisinde uyurdu.

Komşu köydeki sıkıntılı günler bir kaç yıl sürdükten sonran kendi köylerinde tek sınıflı bir okul açılmıştı. Köye ilk kez bir öğretmen gelmişti. Tüm köylü büyük bir gayretle, gündüz derslerin yapıldığı, gece ise öğretmenin kalacağı bir oda ayarlamışlardı.

Beşinci sınıfa giderken öğretmen özellike Davut ve Turhan’ı yatılı okul sınavlarına hazırlıyordu. Daha önce bu tür sınavlarda sorulan soruların bir kopyası elinde olduğu için, onlara özel, sınava hazırlık dersleri yapıyordu. Bahar dönemi gelmiş, artık okulun son günleri yaklaşmıştı. Ertesi gün yapılacak sınava girmek için bir gün evvelden yola çıkmışlardı.

Davut ve Turhan köyden ilk kez çıkıyorlardı.  Vilayette yapılan Devlet Yatılı Mektepleri İmtihanına girmek üçün sabahın erken saatlerinde kaldıkları otelden Öğretmen okulununun kapısına dayanmışlardı.

Gün öncesi gelip şehirdeki ucuz otellerden birine yerleşmişlerdi. Bunlar yaşamlarında oluşaşan ilklerdi. Lokantayı ilk kez görüyorlardı. Ekmek arası köfte yemişlerdi bir seyyar köfteciden. Kendi kıyafetleri şehirdekilere göre çok eski ve kötüydü. Hayriye Ablanın diktiği şalvarımsı pantalon, acer alınan soğuk kuyu ayakkabı, iki numara büyük gelen ceket bile kendilerini köydeki hallerinden farklı gösteriyordu.

Hiç görmemişliğin verdiği cehaletle öğretmenin  yanında ilerliyor, şehri, yapıları çok katlı binaları meraklı gözlerle izliyorlardı. Ancak öğretmenin onları çok iyi çalıştırmış olmasından dolayı kendilerine güvenleri tamdı. İmtihan hem yazılı hem de sözlü yapılmıştı. İkisi de imtihanda başarılı olmuşlardı.

Yaz tatilinden sonra Davut ve Turhab başka  başka  Devlet Parasız Yatılı kullarına yerleştirilmişlerdi.

Başarılı bir ortaokul ve lise eğitimi geçirdikten sonra Davut üniversiteye gitme imkanını bulamadığı için askere alınmış. Askerlik hizmeti sonrası girdiği memuriyet sınavını kazanarak 22 yaşında genç memur olarak hayat atılmıştı.

Adım adım memuriyette tüm kademelerde çalıştıktan sonra,  vilayetin merkez postahanesinin müdürü olmuştu Davut.

Bir çok gence, köylü ve akrabalarımıza yol gösterip eğitim almalarına, daha sonra da devlet kadrolarında görev almalarında yardım ve rehberlik yapmanın verdiği huzur ve tecrübeye ulaşmıştı. Artık emeklilik günleri yaklaşmış, eşyalarımı toplamaya bile başlamıştı.

Tüm memuriyet hayatınca gözünün önünden bir film şeridi gibi akıp gidiyordu. Elbette burukluk vardı içerisinde. Bunca yıllık hizmet sonrası artık tekayüde ayrılma zamanı gelmişti.

Müdürlük masasının en görünür en güzel yerinde, el yapımı işlemeli bir ahşap üzerine yerleştirilen, onda derin izler bırakan, değişik renklere boyanmış, küçük bir oyuncak duruyordu. Bu oyuncak onun için çok değerliydi Onun özeli, sırrı, yıllar sonra kavuştuğu oyuncağı idi. Yıllar sonra kavuştuğum hediyem,Topaçım, diye kıymet veriyordu ona.

Masasına özenle yerleştirdiği bu hediyeye zaman zaman gözleri takılır, derin ve hüzünlü dalgınlıklar yaşardı.

Yine böyle anlardan birinde gözleri topaça takılmıştı. Onu eski unutulmaz günlere götüren hayallerin içerisinde kaybolmuştu.

Babası yıllar sonra vermişti ona ağabeyinin yadigarını. Sarı Ahmet onun için bir hediye almıştı, hayatını kaybettiği, serin sularda sessizliğe büründüğü gün.

Körolası Çubuk Köprüsü Anşe Ananın ilk gözağrısı Sarı Ahmet’i yutmuştu bir sonbahar günü.

Olayın geçtiği, Anşe Ananın yöresel ağızla söylediği Çıbık Köprüsü üç kemerli, kesme kilitli taşlardan örülmüş, usta işi, yıllara meydan okuyan yüzyıllık tarihi bir köprüdür.

Çubuk Köprüsü Kayseri ile Sivas arasındaki tek karayolu üzerinde, henüz yeni kurulmuş olan kasabaya bir km mesafede yer almaktadır.

Yeniçubuk Kasabası, 1930 lu yılların sonlarında kurulmuş bir kasabadır. Devlet, dörtyüz kadar Bulgaristan Göçmen ailesini, yeni kurulan bu kabaya iskan ettirmişti.

Buraya gelen göçmenler beraberlerinde getirdikleri bir çok yeniliklerle çevrenin gelişmesine ciddi katkılarda bulundular. Bu yeniliklerden özellikle iki tanesi halkın yaşamına dokunmuş, evlerine girmişti. Oturma odalarının ısınmasının yanı sıra, içerisinde ekmek, üzerinde aş pişirilen bazen tuğladan sabit, bazen de sacdan yapılan, fırınlı peşge, adı da verilen sobalar kullanılmaya başlanmıştı.

Öyleki sadece tandır ocağı ve ahır ısısıyla ısınan köy evlerinde, odaları ısıtan sabit fırınlar ve sobalar kullanılır olmuştu.

Göçmen marangozlar sayesinde kağnıların yerini süslü atların koşulduğu, doğal yakma usulü ile renklendirilen ahşap at arabaları, karasabanların yerini ise metalden yapılmış pulluklar almıştı.

Artık kasabada at arabası üretimine bile başlanmıştı. Davut’un babası da doğal renklerle süslenmiş, sanki sıfır model otomobil gibi bir atarabası yaptırmıştı.

Yaklaşık iki bin kişinin yerleştiği kasaba, planlı bir şekilde demir yolunun üzerine kurulmuştu. Demir yolunda kurulan istasyon, toprak mahsulleri ofisi ve pancar alım kantarı nedeniyle bölgenin en önemli alış veriş merkezi haline gelmişti kasaba.

1955 yılında üretime açılan Kayseri Şeker Fabrikasında işlenecek  pancar ihtiyacının bir kısmının bölgede üretilmesinin planlanır. Köylüler için de yeni bir tarım türü ve gelir kapısı açılır.  Dere ve ırmak kenarlarında, sulama imkanlarının olduğu arazilerde pancar ekimi yapılmasına başlanır.

Yatılı okul Eylül ayının üçüncü haftasında açılmıştı. Bir aylık ayrılık canına yetmişti Davut’un. Özellikle de Sarı Ahmet ağabeyi burnunda tütmeye başlamıştı. Okul müdürü kendisini odasına çağırdığında sevinçten deliye dönmüştü. Askerlik muayenesi için şehre gelen ağabeyi ve babası ziyaretine gelmişlerdi.

Okul müdüründen izin alarak üç günlüğüne Davut’u da yanlarına alarak köye dönmüşlerdi. Davut çok mutluydu, daha ne olsun, her şeyden çok sevdiği ağabeyi Sarı Ahmet’e kavuşmuştu.

Sarı Ahmet onu kucağına aldığı, kollarını açıp bağrına bastığı zaman, dünyanın en mutlu çocuğu olurdu. Babası tarafından sevilip sevilmediğini bilemeyen, baba kucağına bir kez olsun atlayamayan Davut için, ağabeyinin onu kucağına alması, anlatılamaz bir sevinç coşkusuydu.

Babaları onları severdi herhalde. Ama, bir türlü sevdiğini göstermek istemezdi. Utanırdı, arlanırdı, birileri görecek diye. O yıllarda babalar büyüklerinin yanında kendi çocuklarını sevemezlerdi. Bu durum saygısızlık olarak algılanırdı Anadolunun bir çok yöresinde. Böyle görmüşler böyle yetiştirilmişlerdi.

Babaların çocuklarını sevemedikleri, gelinlerin kayınbabalarına gelinlik ettikleri, kendilerinden küçük kayınlarına ağa dedikleri, bayram sofralarına kadın ve çocukların aile sofrasına oturamadıkları yıllardı o yıllar.

Sarı Ahmet, köydeki bütün çocukların en sevdiği ağabeydir. Kasabadan getirdiği akide şekerleri ile köydeki çocukların, babasına getirttiği gerçek futbol topu ile de köy gençliğinin gönlünü almayı başarmıştı.

  • Akide şekeri mi? o neyki la?

Köyün çocukları akide şekerini ilk kez onun sayesinde tatmışlardı. Baba sevgisini göremeyen Davut için Sarı Ahmet çok başka kıymetlidir. Tarif edilemez bir sevgi ve hayranlık duymaktadır ağabeyine.

Sarı Ahmet hayatın baharında 19 yaşında bir delikanlıdır. Bir sonraki celp döneminde askere gidecektir.  Köyün en yağız delikanlılarından birisidir. Anasının Sarı’sı, Babasının Ahmet’i, çocukların ise Sarı ağabeyidir.

Sarı Ahmet’in Çubuk Köprüsünde boğulma haberi ile sarsılır tüm köy ahalisi.

Yıl 1957, kaderin ağlarını ördüğü gündür o gün.

Pancar sökümü başlamıştı. Sökülen pancarlar kırpıldıktan sonra öbek öbek istif edilir, hatta üzerlerine pancar yaprakları örtülür ve götürülmeye hazır edilirlerdi. Pancarın taşınması için planlar yapılırken görülmemiş bir yağmur yağmıştı o hafta.  Dereler dolup taşmış, sel önüne ne gelirse sürüp götürmüştü.

Kasbaya bir km mesafedeki köprünün altından geçen Acısu Deresi de nasibini almıştı yoğun sel akışından.

Özellikle yazın ve sonbaharda, akarsuların suyu azalırdı. Çoğu zaman berrak akan suyun dibi göründüğü için ata arabası ile dere üzerinden karşı tarafa geçmek tehlikeli olmazdı.

Çubuk Köprüsü yığma kilit taşlarla örülü, dört ayak üzerine üç gözlü, yuvarlak kemerli olarak inşa edilmiş, yıllara meydan okuyan küçük bir tarihi köprüdür. Zemin yüksekliği oldukça yüksek inşa edilmiş olmalı ki sel, köprünün ayaklarının dibine çöken milli, kumlu toprağı da sürükleyip götürmüş, sonrasında da derin bir çukur oluşmuştu.

Daha önce defalarca atarabası ile Yeniçubuk’a gitmişti Sarı Ahmet. Bazen atarabasını köprünün altından sürer, atların serinlemesine, su içmelerine, dinlenmelerine fırsat verirdi. Ayrıca, göçmen ustalardan öğrenmişti. Ara sıra ahşaptan yapılan tekerlerinin ıslatılması gerektiğini. Islanan ahşap tekerler şişermiş. Ahşap üzerine monte edilmiş metal kasnak ise tekerleri daha bir sıkı kavrarmış.

İşte tüm bu işlevleri yapmak maksadıyla Sarı Ahmet sürer atları köprünün orta kemerine doğru. Fark edemez suyun hareketinde bir gariplik olduğunu. Artık iş işten geçmiştir. Boşluğa düşen atlar arabayı peşi sıra sürüklerken, arabanın oku saplanır suyun dibine. Yuları elinde olan Sarı Ahmet o çekimle beraber atların arasına düşer. Can pazarı kurulmuştur artık. Birbirlerine ve arabaya koşu kemerleri ile bağlı olan atlar ve atarabası, elinde sıkı sıkıya tuttuğu ve bırakmadığı yularlar ile sulara gömülür.

Sarı Ahmet, cebinde kardeşine aldığı hediyesiyle, bir daha su yüzüne çıkmamak üzere karanlıkta kaybolur.

Akşam saatlerinde yoldan atarabası ile oradan geçmekte olan bir köylü köprüde bir garipliğin olduğunu hisseder. İki saat önce yükünü boşaltıp dönmekte olan Sarı Ahmet aklına gelir. Hemen köprünün ayaklarına doğru koşar. Suda boğulan atların şişen cesetleri su yüzüne vurmuş, kafaları su yüzeyinde gövdenin büyük kısmı su içerisinde asılı durmaktadır. Sarı Ahmet ortada yoktur.

Anlamıştır Sarı Ahmet’in de suda boğulduğunu. Çaresizlik içerisinde dövünürken, oradan geçmekte olan birileri ile jandarmaya haber gönderir. Jandarma olay yerine gelir. Sağa sola haber verilir. Yapacak bir şey yoktur artık. Acısu, Çubuk Köprüsü yutmuştur Sarı Ahmet’i.

Yüzme bilen sadece bir kaç kişi vardır kasabada. Taş kömürü madenlerinin keşfedildiği, kömür havzalarında işletmelerin açıldığı yıllardır. Maden mühendisi iyi bir yüzücüdür, dalgıçtır. Sarı Ahmet’in bedeni teker altında sıkışmıştır. Ağzı kumlarla dolmuş cansız cesedine ulaşılır. Bileklerine dolanmış yularlar kesildikten sonra, yangın söndürme köşelerinde mevcut olan ucu çengelli 3-4 metre uzunluğunda sırık yardımı ile çekerler Sarı Ahmet’in cesedini yukarı. Oluşan girdaplı çukurun derinliğinin üç metreye ulaştığı tahmin edilir.

Savcılık cesedi babasına teslim ederken, cesedin cebinde buldukları küçük oyuncak b ulduklarını ve kendisine imza ile vereceklerini belirtirler. Küçük oyuncak, yeni satın alınmış, boyaları daha tap taze duran bir topaç ve ipliğidir. Sarı Ahmet küçük kardeşi Davut’u sevindirmek için almıştı bu oyuncağı.

Anşe Ana heyecanlı ve telaşlıdır. Akşama oğlan gelecek diye aş pişirmeye başlamıştır. Taze ekmek ve tarhana çorbası hazırdır. Sarı gelecek akşama. Acıkmıştır şimdi o. Kapıya gelen bir atlının sesiyle koşar dışarı. Gelen Sarı değildir.

Acı haberle birlikte yıkılır Anşe Ana oracıkta.

Üç günlüğüne köye dönen Davut ağabeyine yakın olmak için çabalayıp durmaktadır. O gün ağabeyinin atarabası ile pancar götüreceğini bildiği, hem ona yakın olmak hem de şirin görünmek için her bir işe güle oynaya koşuşturur. Kafasında ağabeyi ile beraber gitmek vardır. Azık çıkısı ve taze doldurduğu su testisinin ağabeyine uzatırken;

  • Abi ben de geleyim mi?

Diye seslenir.

Sarı Ahmet duymazdan gelir ve kamçısını şaklatır.

  • İn arabadan Koç’um, “sen gelmeyeceksin, ben belki gecikirim, söz, gelirken seni sevindirecek bir hediye ile geleceğim.

Der gönlünü almak için. Davut biraz üzgündür, iner sessizce arabadan. O gün ve yıllarca içi burkularak merak eder, acaba ne getirecekti diye…

Ahmet’in babası yıllarca oğlunun cebinden çıkan oyuncağı ceketinin cebinde taşır. Yıllar sonra tesadüfen bir gün Davut’la Sarı’nın son gününü konuşurken öğrenir Sarı Ahmet’in son sözünün

  • Söz, gelirken seni sevindirecek bir hediye ile geleceğim,

olduğunu öğrenince bir kez daha yıkılır. Emaneti sahibine teslim eder.

Davut’un hediyesine kavuşması kabuk bağlayan yarayı tekrar kanatmıştı.

Davut göz yaşlarını silerken, içinden;

  • Bir daha topaçımdan ayrılmayacağım. Vasiyet edeceğim. Benim yanıma, mezarıma bıraksınlar.

diye iç geçirir.

Aarhus 24 Şubat 2026