Babamın Eskimeyen Ayakkabısı

Babamın Eskimeyen Ayakkabısı   

Hep bir çift yeni ayakkabım olsun istemişimdir.

Önsöz

 

 

Engelli nedir diye sorarsam aklınıza neler gelir bilemiyorum? Ama gelin zihin dünyanıza bir yolculuk yapalım, yapalım ki öykümüzün içerisinde birlikte hareket edelim. Engelli yolculuğunun yanısıra neredeyse yüzyıllık bir zaman diliminde seyahat ederek hem Anadolu insanı, hem coğrafya, hem de bazı toplumsal sosyolojik tarihsel konulara öykü tadında temas ederek anlatıyı sürdürelim.

Sizin zihninizdeki özdeşleşme kimbilir hangi coğrafyada yer bulacaktır, bunu okudukça anlayacağız..

Bu anlatıda bazen yaşanmış olaylar, rivayetler ve bir takım küçük bilgiler dile getirilerek memlekette bir yolculuk yapılacak. Anlatıda yer alan şahısların çoğu aynı kişiler olmayıp benzeri kahramanlar üretilmeye çalışılmıştır.

Bu anlatıya, otobiyografi kronolojisinde öyküleştirilmiş bir deneme de denilebilir. Bakalım nereye hangi türe evrilecek bakıp göreceğiz.

Engelli olmak konusu 1927 / 1930 de doğan Topal Cemal üzerinden işlenmeye çalışılacak. Anadolunun  kırsalında bir köyde başlayan yaşam, sıradan bir çok insan hikayelerini de içerecek.  Yaklaşık 100 yıllık bir yolculuk süresince bazı toplumsal olaylara da temas edilecek. Derin bir araştırma sonucuna bağlı olmayıp sadece yüzeysel bilgiler ve duyumlar kullanılacak.

 

Babamın Eskimeyen Ayakkabısı   / Biri eski diğeri yeni bir çift ayakkabı

Hep bir çift yeni ayakkabım olsun istemişimdir.

  1. Topal Cemal

O anlatıyor

Cemal Koç Küçük Ağa’nın en küçük oğlu. 1927/30 yılında hayata gözlerini açar. Emişen Hatun, hamile olduğunu anladığında 45 yaşındadır. Günü geçmiştir, ama anlam veremez, herhalde artık ayhali olmayacağım diye düşünür. O güne kadar 7 çocuk doğurmuş 5 de düşük yapmıştır. Küçük Ağanın ilk eşidir Emişen Hatun.

Doğumları her hep sıkıntılı olmuştur Emişen’in. Bir daha aynı acıları yaşamak istemez, ara sıra sabun mu yutsam acaba diye içinden geçirir, sonra kıyamaz karnındaki minnacık cana. Daha önce bir kaç kez killi toprak ve sabun yutmak suretiyle şiddetli kusma sonrası düşük yapılacağı fısıldanmıştı kulağına. Bir taraftan da düşürdüğü çocuklar için  içinin cız ettiğini hatırlar. Bu duyguyu erkekler bilmez, onlar için sadece iki günlük konudur. Erkekler hamilelikte bir miktar heyecan yaşarlar mı? Evet, yaşarlar,   ama düşük konusunda annenin duyduğu aynı acıyı hissetmezler, hissedemezler, mümkün değil. Burada sözü edilen acı doğum sancısı değil, bir canın kaybının sancısıdır.

 

Garip bir hamilelik süreci geçirir bu kez Emişen. Diğer gebeliklerdeki gibi değildir çocuğun tekmelemesi. Sanki tek bir ayaklıdır bebek, sadece bir hareket hissi oluşur çocuğun tekmelemesi sırasında. Diğerlerinde belirgin şekilde iki ayağın tekmelemesini hisseder. Bir de aralıksız mide bulanmaları, kusma hisleri ve sesli genirmeleri normalin üzerinde yaşar. Herhalde çocuğun saçı çok fazla ondan midem bulanıyor diye düşünür. Bebek doğduktan sonra hamilelikte yaşadıkları anlamlı hale gelir. Sonradan anlam verir neden böyle olduğuna.

Emişen Hatun çok da sağlıklı değildir o sıralar. Her gün gelen yatılı misafirleri ağarlamak için mecburen  günlük tandır yakılır, bir kazan sıcak aş pişirilir, bir leğen dolusu hamurdan ekmek yapılır ve gün sonrası testide ısıtılan suyla çamaşır yıkanır.

Bir de kuması vardır Emişen Hatun’un. Çıtkırıldım narin zayıfca bir kadındır. Kuma da olsa vijdanlıdır Emişen. Saflığı, güzel yüzü, bembeyaz teni ve ela gözleri ile masumluğu simgeliyordu gariban kadın. O nedenle kumasına hiç kızgınlık duymamış, adeta abla gibi kol kanat gererek koruması altına almıştır.

 

  1. Gariban Nazlı

Bir seyahati sonrası çıkagelmişti Güççük Ağa yanında bir kadınla. Nazlı’dır adı. Ürkek, mahçup gözlerinde korku sinmiş, itilmiş kakılmış biridir. Adı gibi adı Nazlı değildir,  yerini yurdunu bilen, aslında akıllı zeki biridir o…..

Nazlı hayatın bir kaç kez darbesini yiyen, çocuğu olmuyor diye dışlanıp, aşağılanan,  her evlendiği yerde saygı duyulmayan eksik biriymiş gibi görülen, hem erkekler hem de kadınlarca dışlanan eziyet edilen horlanan, aslında her şeye aklı yeten ama sosyolojik zayıflıkla başlayan olaylar nedeniyle olsa gerek, kaderin cilvesi, ordan oraya savrulan  bir kadındır.

O yıllarda kadınların gücü aileden aldıkları destekle birlikte ancak kendini gösterebiliyordu. Hele kadın çocuk doğuramamışsa vay haline, eksik olarak algılanıyor, değersiz bir bireye dönüşüyordu. Ancak bir kaç çocuktan sonra, kadın / ANNE yerini sağlamlaştırıp, arkasına çocuklarını aldıktan sonra kendisini güçlü hissedebiliyordu.

Emişen Ana gibi bir güçlü kadın olmasına rağmen kudretli erkekler yine de bildiklerini okuyorlardı.

Emine Hatun Ablamın itilmişliği yanı sıra Hüseyin gibi bir evladı doğurmuş olması işlenebilir

Güççük Ağa silahlı adamları ile Sultan Hanı’nda konaklarken eski adamlarından Bodur Ali ile karşılaşır. Bodur Ali yanında bibisinin kızı ile köyleri Kayalık’a doğru gitmekte iken Güççük Ağanın orda olduğunu duyunca, yanına uğrayıp hal hatır sormak ister. Bir müddet sohbet ederler. Sohbet esnasında Nazlı’dan bahseder Bodur Ali. Nazlı’nın babası öldükten sonra ortdada kalır, hiç bir yere sığamaz. Gardaşı bacıları sahip çıkmazlar, dillik vermezler, istemezler evlerinde onu. Lanetli olarak gördükleri Nazlı’dan her seferinde kurtulmak için birçok bahaneler uydururlar. Biran önce, kim isterse, hemen bir koca bulup evlenip gitmesi için uğraşırlar. Adı çıkmıştı bir kere Nazlı’nin. Tarlada çapa yaparken kızcağızı kaçırmaya kalkışmıştı komşu köylü Kel Ali ve bir arkadaşı.  Nazlı da karşı koyup çapayla kafasını  kolunu kırmıştı onu kaçırmaya gelenlerin. Kırmıştı ama bir sürü de dedikodu çıkmıştı peşi sıra. Pırıl pırıl kızcağız artık defolu biri gibi milletin ağzında pelesenk olmuştu. Hele biraz da  garip isen vay haline köy yerinde. Nazlı’nın hikayesi, utanmadan, korkmadan, çekinmeden, uyduruk dedikodular şeklinde, çirkince adice ballandıra ballandıra anlatılır olmuştu  civar köylerde. Köy kahvesi gibi kullanılan, kumar da oynatılan Bişiriğin Bakkalında toplanan zevzek köylüler, Nazlı’nın kardeşi Durmuş ile alay etmek için şöyle yüksek sesle hikayeler  anlatır olmuşlardı.

La bre heri duydung mu, Kötü Köylü Kel Ali nin ittiğini, Durmuşun yüzüne doğru bir bakış atarak, sesini de biraz daha yükselterek, Kel Ali  Nazlı’yı Biçimliğin Dere de  kimse yokken yakalamış. Gızı bayıra garşı yatırmış üstüne çıhmış… Sessizli sinsice gülüşmeler  EEE…. Kel Ali bu Artin’in /gavurun dölü durur mu? Alışmış gudurmuştan beterdir?  Ondan sonra her gördüğünde kızı aynı yere götürür, bayıra garşı yatırır, beş kere üzerinden geçer, beş kereden sonra bir de gangırtmaç virirmiş.  Ula dürzü beş kere şidiyon bu gangırtmaç da neyin nesi.

 

Artık köy yaşanacak bir köy değildir onlar için. Kağnısına vurduğu yüküyle terkeder Nazlının ailesi köylerini ağıtlar yakarak. Yok pahasına satarlar neleri var neleri yok.

Önce dört çocuklu bir adama, daha sonra Sidikli Cavad’a, daha sonra yaşlı adam Mehmet Efendiyle evlendirilir Nazlı. Hiç birinde  hökümet nikahı yapmazlar. Son kocası vefat edince, Mehmet Efendinin çocukları sahip çıkmazlar Nazlı’ya. Hiç bir vicdan muhakemesi yapmadan adeta kapı dışarı ederler kadını. Halbuki Nazlı, Mehmet Efendi yatalak olduktan sonra çok iyi bakmıştır ona. Altından almıştır, tertemiz pırıl pırıl yataklar içerisinde son gününe kadar insani duygularla avratlık görevini  yerine getirmiştir.

Çaresiz bibim kızı Nazlı Bacıyı köye bizim eve götürüyorum şimdi, diye derdini anlatır, eski müfreze Ağası Güççük Ağa’ya Bodur Ali.

Durumdan etkilenen Güççük Ağa hele dur gitme yarın bizimle beraber yola çıkarsın. O gece Handa kalırlar  Bodur Ali ve Nazlı. Sabah kalktığında Güççük Ağa, gel hele Bodur Ali, bibiying gızını da getir karşıma, kimdir nedir bir görmek isterim, der. Handa ikram edilen yayla çorbasını içerken görür Güççük Ağa Nazlı’yı. Bodur Ali  sana bir şey diyeceğim, der ve kenara çekilirler. Eğer Nazlı hatunun da rızası olursa, Allah’ın Emri Peygamberin Kavli ile talip olmak isterim hatuna. Bodur Ali için ne nimet. Ağa benden yana helal olsun da, bilmem Nazlı Bacı ne der? Bodur Ali lisanı münasip ile durumu Nazlı’ya anlatır. Nazlı ağasının gözünün içine bakarak yine mi aynı şeyler olacak diyecek olur ki;  Güççük Ağa yiğit adamdır, merttir,  sözünün eri, aynı zamanda varlıklı ve hatırı sayılır bir kişidir. Ben kefilim Güççük Ağaya.  Hemen orada nikah kıyılır. Güççük Ağa kafilesi eşliğinde yeni gelin Nazlı’yı da  yanına alarak yola revan olur.

Küçük Ağa bir keresinde uzunca bir süre yok olmuştu. Bir sürü binek at getirmişti döndüğünde. Beraberinde ise Nazlı gelmişti. O zamanlarda kimin haddine Küçük Ağaya hesap sormak. Nazlı aramıza katılmıştı. Yıllar sonra bir erkek çocuk doğurmuş tüm ailenin sevgisini kazanmıştı.

 

BU PARAGRAF TEKRAR YAZILACAK

 

 

  1. Emişen ve ev halleri ben anlatıcı

Ne diyecektim ki Deli Güççük Ağa bunun burası. Kızdırmaya da gelmezdi, üstelik severdim erimi. Aslında bana karşı herzaman şefkatli olmuştu herifim. Hatta kardeşlerim ve kuzenlerim hep hatırları sayılır bir şekilde Ağanın yanında yakınında yerlerini almışlardı. ‘Hatun, hatırına sesimi çıkarmadım senin şu deli gardaşına diyerek, bana olan sevgi ve şefkatini de hissettirirdi ara sıra. Ben de onun bir dediğini iki etmezdim.

Güççük Ağanın günaşırı ahbapları misafirleri gelirdi. Urfa’dan Yozgat’tan Kayseri’den, yakın çevreden ve dahi bir çok yerlerden misafirlerimiz olurdu. Gelenlerin çoğu üstelik atlı olarak gelirler, ve yatılı kalırlardı günlerce. Özellikle binek atı satın almaya gelenler olurdu.

Bazen de müfreze dedikleri asker gibi Ağanın karşısında sıraya dizilen mavzerli adamlar çıkagelirdi. Onlara yatacak yer, yiyecek aş, yolluk heybesi ve azık torbası ayarlamak hep bana düşerdi.

Atatürk’ün zamanıydı ellağam, Güçcük Ağa, çetesi / müfrezesi ile ortadan kaybolmuştu uzunca bir süre. Neden sonra geldiğinde Yozgat bölgesinde Atatürke karşı isyana kalkışan eşkiyaları bastırmak için hükümet kuvvetlerine katıldıklarını ve isyanı bastırıp eşkiyayı darmadığın ettiklerini anlatmıştı. Hatta beraberinde İstanbullu Hoca Efendi diye hitap ettiği bir misafir ile gelmişti.

İstanbullu Hoca  daha sonra Kurtuluş savaşına destek veren yiğit birisi olarak her zaman bizim ailede anılır olmuştu.

Tarık Buğra’nın Küçük Ağa romanındaki İstanbullu Hoca’ya Küçük Ağa isminin verilmesi romanın bir repliğinde gerekçesi ile dile getirilir.

 

Elveriyor elveriyor

Orta direk bel veriyor

Ünü büyük Güçcük Ağa

Yatağında can veriyor

 

Tüm bu hizmetler kızlarım Fidan, Telli  ve gelinlerim, Hatçe ve Fadime nin emekleriyle gerçekleşirdi. Çoğu zaman bitkinlikten Ağanın yanına varamaz hale düşerdim. Vardı elleğam / herhalde bir derdim ki, nefes nefese kalır yağannıma ağrılar saplanırdı. Bir seferinde / kezinde Bünyan Kaymakamı Atıf Bey gelmişti. Tüm aile ve tüm  köy halkı seferber olmuştu Kaymakam ve mahiyetine ağırlamak için. Mahiyeti ile birlikte 15 kişiydiler. Ahırlar boşaltılmış köydeki bir çok ailenin misafir odaları bize tahsis edilmişti. Kaymakam bey yemek sonrasına beni de çağırtmıştı odaya. ‘Emişen Hanım; Sana Teşekkür etmek istiyorum. Çok güzel yemekler ikram ettiniz, hele şu gilaboru turşunuz yok mu, harika bir turşu, sağolun. Bizde hakikatli  bir laf vardır. ‘Ev sahibinin aşına değil kaşına bakacaksın’. Güler yüzünüzle bizleri çok mükemmel ağırladınız sağolun var olun hanımefendi. Seni ve Küçük Ağa’yı bir gün mutlaka Bünyan’a bekliyorum, Ankaraya tainim çıktı, gitmeden eşimle sizi tanıştırmak isterim. Yakın zamanda ayrılacağım buralardan. Hatta sizi oraya da beklerim. Gelin Ankara’ya yerleşin, ne işiniz var bu dağ başında, ama bu senin adam laf dinlemiyor, belki sen ikna edersin, demişti.

Nerde bizde koskoca Kaymakamın niye böyle dediğini kavrayacak kafa. Diye düşündü Emişen ana bir anlığına.

 

  1. Emişen Ana hamile O Anlatıyor

Bir daha aynı acıları yaşamak istemez, ara sıra sabun ya da killi toprak mı yutsam acaba diye içinden geçirir, sonra kıyamaz karnındaki cana. Çocuk doğurmak istemeyen kadınların bazılarınının düşük yapmak maksadıyla, adeta kendilerini zehirlercesine sabun yuttukları, ya da aşırı miktarda kil yeme, kilin içerisinde yer alan değişik toksit maddelerinin etkisiyle şiddetli kusmalara ve düşüğe sebep olduğuna inanılırdı.

Garip bir hamilelik süreci geçirir. Diğer gebeliklerdeki gibi değildir çocuğun tekmelemesi. Sanki tek bir ayaklıdır bebek, sadece bir hareket, tek tekmelik bir ayak kayması hissi oluşur çocuğun tekmelemeleri sırasında. Sonradan anlam verir neden böyle olduğuna.

Emişen Ana doğumda çok zorlanır. Kanaması bayağı olur. Köyün doğum ebesi Gülü Bacı tecrübesiyle doğumu gerçekleştirir. Çocuğun tek ayağını tutarak kıçına küçük bir darbe vurunca ağlamaya başlar bebek. Bayılmıştır Emişen Hatun o sırada. Nadiye Bibi oradadır. Nadiye hem görümcesi hem de kardeşinin karısıdır. Hemen pekmezli şerbeti hazırlamıştır. Bebeği eski pazenlerden keserek hazırladıkları bezlerin içine beledikten sonra, ev dokuması battaniyeye sararak, baca deliği etrası iyice sis bağlamış, ama içeriye doğal ve tatlı bir sıcaklık veren ocağın kenarındaki beşiğe koyarlar. Doğan çocuk erkek olursa adı Cemal olsun istemiştir Küçük Ağa. Ürgüp’lü ahbabı  Cemal Ağanın ismini verecektir. Cemal Ağa genç yaşta düşmanları tarafından vurulur.

Ardı sıra şu ağıt yakılır.

 

Ürgüp’ten de çıktığını görmüşler

Kıratının sekişinden bilmişler

Seni öldürmeye karar vermişler

Cemalim Cemalim algın Cemalim

Alganlar içinde kaldın Cemalim…

 

Eski pazen parçalarıyla belenen kısa bacaklı Cemal bebek, durumundan ötürü herkesin merak ettiği bir bebek olmuştur. Bebeğin bir bacağı var diğeri sanki yok gibi.Tek bacağından tutunca farkına varır Gülü Bacı.

 

Gülü Bacı için söylenen tekerleme

 

Gülü Bacı  Gülü Bacı

Ne duruyon kaldır sacı

Gülü Bacı Gülü Bacı

Gişin geliyor yumurtacı

 

‘Kele bacım bu bebeğin diz kapağı yok mu ne’ deyiverir. Tüm bunlardan habersiz olan Emişen kendine gelince bebeğini kucağına almak ister. Fidan ve Telli de içeri girmiştir. Kardeşlerinin başında heyecanla bekleşirken diğer kadınlar garip garip bir şeyler konuşurlar kendi aralarında. Emişen kucağına aldığında Cemal’i ‘Camalım’ diyerek, bağrına basar ağlamakta olan bebeği. Yeni doğmuş bebekler / Ceninler ana rahiminde mevcut olan zengin besleyici sıvı ile beslenirler. Doğum sonrası bebekler ana karnından aldıkları besin ile bir kaç saat açlığa dayanabilirler. Lohusa kadınlar doğumdan hem sonra değişen hormon salgılaması nedeniyle memeleri süt dolmaya başlar. Kadın vücudu  hızlı bir şekilde kendisini yeniler, onarır  ve bir sonraki göreve hazırlar. Göğüsler süt dolmuştur, emzirme zamanı gelmiştir. Gariban erkekler tüm bunlardan bi haberdir.  Aradan geçen üç dört saatlik süre içerisinde acıkan bebek anasının göğüslerinde bir mücadeleye girişir. Kolay değildir ağzına memeyi alıp emebilmek yeni doğmuş bir bebek için. İlk emzirme denemeleri bayağı bir mücadele ister. Çoğu yeni doğmuş bebek meme ucunu ağıza alıp, kaçırmadan bırakmadan emme işlemi yapamaz. Ağzı gözü süt içerisinde kalır. Neyseki tecrübeli Emişen Hatun emzirmeye başlar yavrusunu. Memelerdeki sütün boşalması rahatlatır Emişen’i. Bebeğin gazını çıkarmak için döşüne yaslarken gezindirir ellerini çocuğun kıçında sırtında beleğin üzerinden okşarcasına.  Yavruda garip birşeyler olduğunu farkeder. Ancak ağlayan, kara kara gözleri açığa çıkan, saçlı başlı bebeği görünce garip bulduğu duygulardan uzaklaşır. Cemal genirdikten sonra sakinler uykuya dalar. Cemal’i ablaları beşiğin içerisine yerleştiriler. Bebeğin sağlıklı doğduğu, Emişen Hatunun kendine geldiği bütün aileye bildirilir. Yalnız çocuğun tek bacaklı olduğu söylenince, ne yapacağını bilemeyen ve ne olduğunu anlamaya çalışan bir kalabalık oluşur dışarıda. Küçük Ağa bir an önce bebeği görmek istediğini söyler ve içeri girer. Emişen Hatun iyi misin? İlk defa lohusa odasına girmiştir Ağa. Şaşırır bitkin yorgun Emişen, bir anlam veremez buna. Dışarıda kalabalık artmıştır sesler gelmeye başlar. Ağıt benzeri sesler, konuşma ve gürültüler birbirine karışmıştır.  Küçük Ağa bebeği kucağına alır, küçük bir öpücük kondurur yanağına, Oğlum hayırlı ömürlerin olsun, adın da Cemal olsun der, duyulur duyulmaz sesi ile. Çok da güzel bir bebek der içinden. Battaniyeyi ve bez belekleri yavaşça açar. Üşümeyle ürperen Cemal bebek büyük bir çığlıkla ağlarken tepinmeye  de başlar. O da ne bebeğin sol bacağı normal sağ bacağı bayağı kısa. Hatta  kısa demekte yetersiz. Bacağın yarısı yok. Dikkatli bakılınca kısa bacakta diz kapağı olmadığı görülür. Şaşkınlık herkesi sarmışken bebeğin ağlamasına dayanamayan Emişen Hatun verin bana oğlumu diyerek yattığı yerden kalkar, bebeği bağrına basar, beleklerini sarmalayarak çocuğu göz yaşları içerisinde emzirmeye başlar.

Ev ahalisinin şaşkınlığı gitmiş, bebeğin acıktığı, emzirmek gerektiği, ilk kakasını yaptığı, işediği, sıcak kil toprak ile belenmesi, eller arasında ılık suyla üşütmeden ilk banyosunun yaptırılması derken kırkı çıkar Cemal’in.

 

  1. Emişen Ana’ya veda

Kilo alan bebek güzelliği, özel durumu ile tüm ailenin ve dahi tüm köyün ilgi odağı olur. Olur olmasına ama; Emişen Hatun bir  türlü kendine gelemez. Gittikçe zayıflayan bedeni, eksilmeyen öksürüğü, solan benizi ve artan ağrıları sonucu bitkin düşen Emişen Hatun’u Cemal’inden ayırıp, biraz  kağnı üzerinde, biraz at sırtında  iki günde Kayseri’ye ulaştırırlar tedavi olsun diye. 1924 yılında Atatürk tarafından açılan Kültepe’deki Devlet hastanesine ulaştırırlar. Yapılan ilk muayenede Emişen Hatun’un verem hastası olduğu teşhisi konulur. Zemin katta bir odaya yatırılır. Aradan geçen üç gün içerisinde durumu iyice kötüleşen Emişen Hatun bir daha kendine gelemez. Baş hekim, alın hastanızı evine götürün, yapacak bir şey kalmamıştır. Taburcu edilir Emişen Hatun..

Taburcu edilen Emişen Hatun’u Küçük Ağa yıllar önce evlenip boşadığı, kendisine bir ev alıp bıraktığı eski karısı Rabia nın evine götürür. Rabia elinden geldiğince bakmaya çalışır Emişen Hanıma. Üç gün sonra vefat eder Emişen Hatun. Emişen Hatun’un son sözü Camal’ım olur.

 

 

 

  1. Cemal Büyüyor

Gözleri açık gider. Tüm aile Cemal’in etrafında pervane olurlar. Hatta analık Nazlı’da elinden geldiğince iyi davranır Cemal’e. Cemal anasını tanımadan büyür. Ablaları yengeleri, analığı yokluğunu hissettirmemeye çalışırlar ellerinden geldiğince.

Uzun saçları varmış, çok güzelmiş anam, küçük yaşından beri abdestli namazlı vicdanlı imiş anam, diye söylenirdi Cemal yeri zamanı geldiğinde. Nerde anasız büyüyen bir çocuk görse mutlaka ilgisi ve sevgisine göstermeye çalışırdı.

Cemal’i daha çok ablaları büyütür. Cemal sağlıklıdır. Yemesi içmesi gayet yerindedir. Sürünmeyle yuvarlanma arasında bir hareketlilik içerisinde hiç yerinde duramaz. Cemal yürümeye başlar. Yürürken tabiki kısa bacağına elleri ile destek olur. Ancak aksaması o kadar barizdir ki, hem iki elinin kullanması gerektiği hem de tüm vücudunu zorlayacak şekilde kullanması şekli fiziki farklı bir engel oluşturur. Yürümesi koşma denemesi hep yavaştır, farklıdır diğer çocuklardan. İki üç yaşına geldiğinde akranları gibi koşamamanın acısıyla karşılaşır. Hatta  bazı akranlarının takılmalarına maruz kalır. ‘Topal bizi tutamaz, Topal Camal bizi tutamaz’ diye takılan çocukları koşup yakalayamaz tabiki. Ertesi günü Cemal’e takılan çocuklar ona takıldıklarını unutup onun yanına gelirler. Gelirler çünki tereyağlı omaç yiyecekler Cemalle beraber. Cemal evlik ile tandırlığın köşesinde yakaladığı çocukları tokadıyla bir iyice pataklamayı da ihmal etmez.  Güçlü kuvvetli elleri kolları vardır. Tokadı yiyen bir daha kendine gelemez. Hatta bir keresinde;

topal topal top atar,

iğne batar göt atar,

diye kendisine takılan Feramuz amcanın oğlu Rifat’a okkalı bir tokatı yapıştırır. Kulağına darbe alan Rifat günlerce kulak ağrısından yanına gelemez. Cemali’in dayağını yiyenler, tekmesi o kadar acıtmazdı, çünkü kısa bacağı ile vurduğu tekmeler hafir darbeler olduğunu, ama o tokatı yok mu fena yakardı, diye anlatırlar.

Cemal’in beş ağabeyi üç de ablası vardır. Herkesin gözbebeği olan öksüz Cemal tam bir sağlıklı çocuk gibi o tarladan bu tarlaya, o harmandan bu harmana, o bağdan bu bağa, bostan tarlasında bekçilikten hayvan otlatmaya kadar her yere giderek tam bir köy yaşam ortamında bulur kendisini. Bir dediği iki edilmez Cemalin. Kendisine tahsis edilen ata, ‘Doru At’ binmeyi de öğrenmiş ve her yere herkesten önce gider olmuştu. Cemal’in bir başka özelliği ise çok aklıllı oluşudur. Sayı saymasını çok iyi bilir. Matamatikte kafadan hesap yapmada üzerine yoktur.

 

Örneğin kafadan

‘seksen sarıat,               doksan doruat

yüzbin kırat,                 nalı mıhı kaç yapar’

 

sorusuna kısa sürede cevap vermesinin yanı sıra güzel konuşması da o yaşta herkesin dikkatini çekmeye başlar.

 

  1. Cemal’in Değneği ve okul hayatı

Cemal on yaşına geldiğinde aksaklığı bariz bir şekilde yaşamına sınırlar getirir. Bu durum Yahya Eniştenin gözünden de kaçmaz. Cemal’in daha kolay yürümesi için bir baston tasarlar. Dayanıklı gürgen ağacından, bir metre uzunluğunda bir sopa üzerine küçük ayağının basacağı şekilde 15 cm’lik bir çıkıntı ve tabanı metal olan bir aparat, bir destek ayak üretilir. Bu aparat, destek ayak bastonu sayesinde ayakları üzerinde duran, herkes gibi yürüyen, tek ayağı ile bir zıplamada atın eyeri üzerine oturabilen sağlıklı bir bireye dönüşür Cemal.  Destek ayak bastonuyla kendine güveni gelen Cemal 10 yaşına gelmiştir. Baston yerine değnek’ denilmiştir Cemal’e hayat veren yeni icata. Özellikle en sevdiği yeğeni Ali, Adana’dan  her gelişinde, değnek yapılacak sağlamlıkta işlenmiş  gürgen ağaçları getirir, Kayseri’de marangozda değnek siparişi verir. Marangoz keyifle ağacı fırınlar, törpüler cilalar, kendi deyimiyle kız gibi baston yaptım diye Ali yeğene teslim eder. Ali sayesinde mutlaka iki tane yedek değneği olmuştur. Ali Yeğenin Cemal Emmiye düşkünlüğü de başkadır. Ayrı bir amca yeğen sevgisi vardır aralarında. Her altı ayda bir mutlaka Emmisini ziyarete gelir. Bu gelenek ölünceye kadar devam eder. Gerçi tüm yeğenler Cemal Emmiye diğer amcalardan dayılardan farklı bir sevgi saygı duyarlar. Cemalin bir arzusu onlar için yapılması zorunlu bir ibadet gibi algılanır ona uygun davranılır.

1920 lerin sonlarında Gemerek’te ilk mektep, Cumhuriyet Okulu açılmıştır. O dönem henüz Cumhuriyetin ilk yıllarıdır. Bölgenin ilk kadın öğretmeni olan Cadoğullarından Yahya Eniştenin  rahmetli eşinin kızkardeşi muallime Hacı Hatun Hanım, Cilavuz Köy Ensitüsünün kadın öğretmenlerinden, tayini Gemerek’e çıkar. Yahya Beyin yeni eşi Fidan Hanımın küçük kardeşi Cemal’i gören maullime hanım baş öğretmene durumu anlatıp Cemal’in ilkokula kaydını yaptırır.

Cemal Okula başlar. Okulun en başarılı öğrencileri arasına giren Cemal çoğu zaman öğretmenlerin yönlendirmesi ile bazı derslerde öğretmen yardımcısı, vekil öğretmen gibi işlevler görür, sınıf mümessilliği yapar. Kıvrak zekası ve güzel konuşma yeteneği sayesinde  tüm okulun sevgi, sempati ve saygısını kazanır.

Yahya Eniştenin icadı sayesinde hayata farklı tutunan Cemal ilkokulu başarı ile bitirdikten sonra tüm öğretmenler, Cemal’in mutlaka Rüştiye Mektebine veya yeni açılan Köy Ensitülerinden birine gitmesi gerektiğini söylerler. Henüz Rüştiye (ortaokul) açılmamıştır Gemerek’te. İlçede  Ortaokul ve Lise ancak yıllar sonra 1950 li yıllarda açılmıştır.

Küçük bir araştırmadan sonra Köy Ensitülerine hem yaşının büyük olması hem de engelli olması nedeniyle kayıt yaptırılamayacağı bilgisine ulaşıldıktan

Kayseri’deki Kiçikapı Rüştiyesine  kayıt yaptırılması gerektiğini söylerler.

1942 yılında ilkmektepten mezun olan Cemal onbeş yaşındadır ki o yaşlardaki gençler Rüştiye -/ Ortaokulu bitirmek üzeredirler. Kayseri Kiçikapı Rüştiye Mektebine kayıt yaptırmak üzere gider Cemal ve Hacı Hatun Muallime9. Hem kayıt zamanı geçmiş hem de yaşı büyüktür Cemail’in. Okul Müdürü Fauk Nafiz Çamlıbel’dir.  İstanbul’un seçkin ailelerinden olan, mürebbiyeler ile büyüyen Faruk Nafiz Çamlıbel memleket aşkı ile ülkesine hizmet etmek amacıyla yola koyulmuş, yıllarca edebiyat öğretmeni ve okul müdürü olarak Kayseri’de hizmet vermiştir. Hacı Hatun Muallime Cemal’in çok başarılı bir talebe olduğunu, hem matematik hem de konuşma bakımdan olağan üstü kabiliyetli olduğunu anlatır. Onun okula devam etmesinin hem kendisi hem de toplum için çok yararlı olacağını ifade ederek, Cemal’e  bir ayrıcalık ve şans verilmesinin doğru olacağını dile getirir. Okul Müdürü Cemal’in ilginç bastonu ve kendine özgü duruşunu gördükten sonra Muallime hanımın tanımlamasından hareketle okula kayıt edilmesine müsade eder.

Beyoğlu Beyoğlu kabaresinde  yer alan replikte, kekeleyerek konuşan birisi için ‘ hoca buna Han Duvarları şiirini okuması için verse, bu oğlan  şiiri okuyuncaya kadar hoca rahmetli olur, diye dillendirilen  ‘Han Duvarları’ şiiri Faruk Nafız Çamlıbel’in yazdığı, Türk Edebiyatının en önemli eserlerinden biridir. Bir yurtsever kuvvaiyeci olan Faruk Nafiz’e İstanbul dar gelmektedir. Mutlaka Anadoluya gitmek ve ülkenin aydınlanma sürecine katkıda bulunmak ateşiyle yanıp tutuşmaktadır. Validesinin itirazlarına kulak asmadan, Edebiyat öğretmeni olarak, Anadoluda  çalışmak üzere istidatını göndermiştir çoktan Talim ve Terbiye Başmüdürlüğüne. Taini Kayseri’ye çıkmıştır genç eğitimcinin. Kayseri’ye gitmek için tren yolu ile Niğde Ulukışla’ya kadar rahat seyahet eder. Ulukışla Kayseri  arası yaklaşık 160 km dir. Düzenli bir yol yok kısmi stablize yol, daha çok atlı araçlar ile nadiren motorlu araçlarını kullandığı bir yol. Şehirler arası düzenli vesayit yok. Ulukışla’dan bir payton kiralar ve şiire konu olan yolculuk başlar.

 

http://www.ulukisla.gov.tr/han-duvarlari-siiri

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,

Bir dakika araba yerinde durakladı.

Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,    

Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…    

Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,    

Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.    ……..

 

“Garibim namıma Kerem diyorlar

Aslı’mı el almış haram diyorlar

Hastayım derdime verem diyorlar

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben” …..

 

Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,

Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!

Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,

Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..

 

  1. Cemal’in ortaokul günleri

Cemal yeni umutlara yelken açmaktadır. İlkmektep bitmiş yeni bir serüvene doğru adım atma zamanı gelmişti. Gerçi köy yaşamı da öğle yabana atılacak gibi kötü değildi. At sırtında yamaçları aşıp dereleri geçip koyunların otlağa sürüldüğü Karatepe Yaylasındaki, ya da sığır sürüsünün otlatıldığı düz ovada Bezek Çayırındaki çobanlara ya da katrapapanla ytarla sürmekte olan ağalarına sabah sıcak aş, öğleden sonrası için de süzme yoğurttan yapılmış katıklı aş ile tandırda yeni pişmiş taze lavaş ekmeği götürme işini seve seve yapıyordu. Okullar köylülerin çiftçilerin tarım işlerine göre ayarlandığı için bu işleri yaparken okulunu ihmal etmiyordu. Köydeki diğer çocuklar gibi  o da birşeylerin ucundan tutmaya çalışıyordu. Bazen karasabanın arkasına geçip tarla sürmeye heveslenirdi. Yumuşak toprak zeminde tek ayak desteği ile sabanı idare etmek öyle kolay iş değildi. Cemal ayağının kısalığını unutup herkes gibi aynı işleri görmek arzususuyla hareket ediyordu ki ağaları ona kıyamıyordu. Ata binip gezip tozarken onlara sıcak yemekler getirmesi de zaten olağanüstü büyük bir hizmetti. Ancak yemek menüleri çoğu zaman bulgur pilavı, yoğurtlu katık aşı (süzme yoğurt içerisine ekmek doğrayıp hafif su katılıp, yapılan soğuk yoğurt aşı), mercimekli erişteı, pezzikli veya peynirli çörek çalışanlara şehir lokantasında yenilen yemeklerden daha lezzetli gelirdi. Yaz sıcağında Bezek çayırında derinliği yer yer iki metreyi bulan, hayvanların serinlediği ve su içtikleri göle girip çimmeyi de ihmal etmezdi. Yalnız bu gölde oldukça sülük vardı ki hayvanların ağızlarında bir yerlere yapışan sülükler, hayvanların kanlarını emer, onları zayıf düşürür hatta ölümlerine de sebep olurdu. İt yüzüşü denilen bir yüzmeyi büyüklerden öğrenmişti. Yanlız göle girmemesi tembih edilmiş, mutlaka çobanların gözetiminde göle girerdi. Yukarı harmanda yapılan cirit oyunlarında yer almaya bayılırdı. Ancak ayağının kısa oluşu nedeniyle eyer üzerinde iki bacakla atın gövdesini güçlüce saramadığı için atını hızlı koşturamaz her seferinde  geride kalır, buna içten içe hayıflanırdı. Gönül bu her şeyi yapmak istiyor fakat bazı şeylere gücü yetmiyordu. Bazen bozkırın ortasında bir alıç ağacının altında tüm bu yaşadıklarının muhakemesini yapıp, daha güzel nasıl bir yaşam kururım düşüncelerine dalıyordu. Keşke başöğretmenin oğlu gibi onu da Köy Ensitüsü denilen muallim mektebine kabul etselerdi.

İdealinde öğretmen olmak vardı Cemal’in. Bir gün köyüne memleketine öğretmen olarak dönermiyim düşüncesi hayallerini süslüyordu.

 

Köy Ensitülerinin hikayesini Hacı Hatun öğretmen anlatmıştı. Cilavuz Köy Ensitüsü Kars Ardahan yolu üzerinde , Susuz ilçesinde, kurulmuş bir muallim mektebi imiş. Eski taş yapı, Ruslardan kalma  garnizon binaları okula dönüştürülmüş. Çevre il ve ilçelerden gelen çocuklar okulun yatakhanelerinde kalırlarmış. Yeni bir yapı yapılacağı zaman ustalar usta öğretmenler ve kızlı erkekli tüm öğrenciler, taş taşır, su getirir inşaat işlerine yardım ederlermiş. Ayrıva her çocuğun kendi ektiğibir ağacı bir küçük patates bahçesi varmış. Yapılan kocaman bir ahırda 50 baş inek beslemeye, okulun ihtiyacı olan süt yoğurt ve peyniri üretmeye başlamışlar. Peynirin nasıl mayalandığı, hatta Kars kaşar ve graverinin nasıl yapıldığını öğrenip yarışmalara katılırlarmış. Dahası Cilavuz Köyensitüsüne ait bir de Yayla alınmış, okula ait küçükbaş hayvanlar da yaylak zamanı yaylaya götürülürmüş. Bazı erkek öğrenciler usta öğretmenler eşliğinde koyunların kuzulam dönemlerinde istihdam edilen çobanlara yardım ederlermiş,bir nevi staj yaparlarmış. Köy ensitüsünün envanterinde kayıtlı olan inek ve koyunların buzağı ve kuzuları hatta kayıt altına alınır okul müdürüne bildirilirmiş. Yeni doğumda olası ikiz doğumlar veya ölümler de en az ikili üçlü imza ile kayıtlara geçirilirmiş.

Ve enönemlisi herbir öğrencinin okuduğu kitaplar da kayıt altına alınırmış. Okul müdürü yaptığı açılış konuşmasında  ‘sevgili çocuklar, geleceğin öğretmeni olacak sizler, kitap okuma konusunda, mezun olduğunuz gün, okuduğunuz kitapları üstüste koyduğumuzda enaz boyunuz kadar kitap okumuş olacaksınız, ve daha da güzeli okuduğunuz bu kitapları diplomanızla birlikte alıp tain olduğunuz köye götüreceksiniz, orada bir kütüphane kuracaksınız dermiş.

Bir başka güzel olan bir konu ise her talebe mutlaka bir enstruman çalmayı öğrenecekmiş.

Keşge engelimi görmeseler, beni de alsalar muallim mektebine diye hayıflanıp durdum günlerce.

Neyseki Kayseri’ rüştiye mektebine başlayacağım.

Baba Küçük Ağa 65 li yaşlarda olup eski Ağalık  dönemlerindeki varlıklı durumdan uzak bir dönem geçirmektedir. Aile biraz kabuğuna çekilerek nispeten yoksulluk dönemine girmiş olmalarına rağmen Küçük Ağanın gözdesi, küçük oğlu söz konusu olunca tüm ailenin arzusu ve desteği ile ; Cemal’ın rüştiyeye / ortamektebe  kayıdı yaptırılır. Küçük Ağa’nın Eski eşi Rabia Hanımın yanında kalmasına karar verilir.  Cemal’in eksikleri görülür, un, bulgur, peynir, taze yağ, bal, pekmez, sabun ve  giyecekler ile bir miktar para bırakılır. Cemal ortamektebe başlar….

Ailenin gözbebeği öksüz Cemal alışıktır hizmet hürmet görmeye. Analık Rabia hanım durumdan şikayetçidir. Ne gelen var ne giden. Bırakılan iaşe ve para tükenince başlar Rabia Hanım homurdanmaya; nöroyong oğul hiç doymuyong, ‘ne çok yemek yiyong’ gibi laflar etmeye. Ağa oğlu Cemal’in bu durum zoruna gider, canı sıkılır, canına tak eder. O zamanlarda Kayseri’den Sivas’a tren yolu bağlantısı vardır. Kitapları ve küçük bohçasını kapan Cemal düşer yollara, döner köyüne. Baba ocağında bir sevinç vardır. Herkes mutludur Cemal gelmiştir. Hakkı ağabeyi heyecanla kendisinden yedi yaş küçük kardeşi Cemal’in elini öper.

Cemal, ağabeylerinin etrafında o tarladan bu bahçeye, bostandan bağlara aynen eskiden olduğu gibi dolaşır durur. Ekinlerin yeni başak tuttuğu zamanlarda *frik yakmaktan, atları Kayacık  çayırında otlatmaya, Bağdamında bekçilik yapmaya, Biçimlikten Vahan Pınarına, Keremin Arpa Tarlasına  Üçtepeyi, Kumpınarı, Büyük Dereyi, Sipah Kayayı, Kuşkonmazı, dağları dereleri tepeleri umarsızca gezer durur.

 

  1. Cemal’in Gençlik çağları

Cemal mutludur. Bir süre sonra askerlik muayenesine çağırırlar Cemal’i. Bir kez daha ayrımcılığa uğradığının farkına varır. Bacağının ciddi derecede kısa olması nedeniyle kendisine çürük raporu verirler tüm itirazlarına rağmen. Bakınız kumandan bey, ben buraya gelen asker adayları içinde neredeyse tek eğitimli kişiyim. Beni askere alın, bana masa başı bir görev verin, bu vatan görevinden beni mahrum etmeyin’, diye derdini anlatmaya çalışır. Nafile, komutan kararlıdır. Askere uygun değildir, mührünü basar. Bir kez daha doğuştan gelen engeli eğitimi, aklı ve yüreğinin önüne geçmiştir. Yahu be adam, ben her şeyin farkındayım, her şeye aklım eriyor, neden beni dışlıyorsunuz, sizden ne farkım var, düşünceleri ile çok sevdiği, ama kendisine dar gelmeye başlayan köyünün yolunu tutar.

Öğretmen olup köyüne öğretmen olma, askerliğini yapma hayali de suya düşmüştür. Cilavuz Köy Ensitüsüne başlayan başöğretmen  Erdin Bey’in oğlu Erbay öğretmen olmuş ve taini de Hacıyusuf köyüne çıkmış. Düşünceleri karmaşık, hayalleri sönüktür Cemal’in.

 

Köy Ensitülerinden mezun olan öğretmenlerin köylere dağıldığı, o köylerde kendi okullarını inşa ettikleri, aydınlanma ve kalkınma adına yoğun çabaların sergilendiği, özellikle de köy ve kırsalın devlet planlama programlarına dahil edildiği yıllardır o yıllar. Tarımda devlet desteğiyle bölgesel koopertifleşme çalışmalarının yeni yapıldığı 50 li yıllar. Kaymakamlık nezaretinde Gemerek Tarım Kredi Kooperatifi kurulur. Kooperatifin amaçlarından bir tanesi de  köylüyü bilinçlendirme ve de kalkındırmaktır. Bu amaçla Kooperatifin  Hacıyusuf köyünde açılmasına karar verilir. Hacıyusuf Köyü Boğaz  vadisinin başınaki bir köydür. Vadide başka Türkmen köyleri de yeralmaktadır. Kooperatif memuru alınması için yapılan mülakaatta Cemal’ e sen topalsın, olası bir olağanüstü hal durumunda veznedeki parayı merkez ilçeye götürmen sorun olur gerekçesi ile kooperatif memuru olarak işe alınmaz,  başvurusu reddedilir. Yine  kötünün kötüsü bir anlayış ve dışlayıcı bir yaklaşımla engelli ‘Topal Cemal’in umutları  zedelenir, liyakatine becerisine bakılmadan fiziki durumu bahane edilerek kaderiyle başbaşa bırakılır.

Köy Ensitüleri Türkiye’nin özellikle yoğun nüfusun yaşadığı kırsalın köylünün ihtiyaçları doğrultusunda öğretmen yetiştirmek üzere tasarlanan kurumları olarak Türkiye’nin yaşamına  önemli katkılar sunmuş izler bırakmış bir cumhuriyet projesidir. Gerici zihniyet, emperyalist yaklaşımlar ve halkın aydınlanmasını istemeyen feodal yapının poilitik baskıları sonucu o güzelim köy ensitüleri kapatılmıştır.

Ne acıdır ki, halen başarılarıyla, yetiştirdikleri ünlü sanatçı ve edebiyatçılarla anılan, devasa yerleşkelere sahip Köy Ensitülerinden geriye, adeta alınan kötü kararların ahını almışçasına kısmen viraneye dönmüş, atıl bırakılmış binalar, sıradan okullar kalmıştır.

Ailenin en küçüğü olarak artık nereye sığınacağını bilemeyen, askere kabul edilmeyen, işe alınmayan Cemal’in yaşamı köyünde sınırlı kalmaya devam ederken babası Küçük Ağanın şu sözleri ile irkilir;

 

‘oğul naçar ağlama

her gün geçer ağlama

bu kapıyı kapayan

bir gün açar ağlama’                         Aşık Mahsuni den alıntı

 

  1. Cemal Evleniyor Bakkal ve Muhtarlık dönemi

Yazlar kışları kışlar yazları kovalar. Cemal artık saçlı sakallı delikanlı adamdır. En çok sevdiği atıyla tarladan tarlaya, bağdan bahçeye, ablalarını ziyarete gidip gelerek zaman geçirmektedir. Artık yirmibeş yaşındadır. Emsallerine göre evlilik zamanı çoktan geçmiştir. Aslında köyde yaşıtı kız da kalmamıştır. Ablaları ve yengelerinin görücü inisiyatifi ve aile büyüklerinin kararı doğrultusunda 14 yaşındaki Seydinm Mmed’in kızı Hayriye ile dünya evine girer.

Hayriye’ye nişanlandığını öğrendiğinde henüz 14 yaşındadır. Ben istemem dese de kim dinler Hayriye’yi. Yeni dünürler getirdikleri bir kaç metre pazen elbiselik kumaş, bir gümüş yüzük ve bir kaç eşarp ve dülbenti bir bohça içerisinde eve  bırakırlar. Ertesi günü damat il nişanlı görmeye gelir. Hayriye istemeye istemeye Cemalin beklediği evliğe girer.

En küçük kardeş de evlendiğine göre artık Güçcük Ağanın mallarının paylaşılma zamanı gelmiştir. Cemal’in fiziki engeli ve kendi geçimini sürdürebilmesi düşüncesi ile en verimli üzüm bağı ile birlikte bir miktar nakit sermaye ona ayırılır. Bu sermaye ile Cemal’e küçük bir köy bakkalı açarlar. Köy bakkalı deyip geçmeyin, orası aslında köyün buluşma merkezidir. Havalar sıcak olduğunda köyün avare yaşlıları vakit geçirmek için bakkalın duvarının kıbleye bakan tarafında taşlardan oluşturdukları sekinin üzerine minder atar, sırtlarının duvara verir sohbet ederler. Asım dayı yeniliği sever köye ilk radyoyu o getirmiştir. Ajans dinlemeye bayılır köylü. Bir süre köylü Asım Dayı’nın evinde toplanırlar. Gözü gönlü boldur Asım Dayının. Bir kaç gün sonra başlar evin hatunu Ayakkabısı Delik Bacı homurdanmaya. Kele herif sende hiç ahıl neyim yok heral, öyle topluyong ahaliyi yan gelip yatıyonguz, tarı (tanrı) canıngızı ala, neymiş acas dinniyeceğmiş ağalar. Acansıngız batsın himi. Kaymakam beyin dediği ‘misafir ev sahibinin aşına değil kaşına bakar’ sözü tam burada yerini bulur. Havaların ısınmasıyla birlikte kulplu iradiyosunu alan Asım Dayı da köy bakkalı Camal’ın dükkanının duvarına ilişir. Birkaç gün çay ikram edilir. Durumdan vazife çıkarmayı beceren Tevzir Duran; bre herif çayıngızı evingizde için, geline yazıh oluyor geline , zaten garnı burnunda…Tevzir Duran iki üç yıl sonrasının hesabını yapmaktadır. Kafasından kurmustur. Bu Camal gelecek seçimde köyün muhtarı olacaktır. Kendi de hakketten iyi bekçilik yapar. Üstelik Bekçiye Mavzer de verirler…

O zamanlar köylüler Rıza’ya Irıza, Recep’e İrecep, Radyoya da İradiyo derlerdi. Öz Türkçe sözcükler R harfiyle başlamazlar. R harfiyle başlayan sözcükler başka dillerden girmişlerdir. Türkçe sözcüklerin başında Cc, Ğğ, Ll, Mm, Rr ve Zz sesleri yansıma dışında başlamaz. Başka dillerden dilimize giren sözcüklerin halkın diline uyumu da bu şekilde olmuştur. Dil yaşayan bir canlı yapıdır. Bu nedenle kendini yenileme becerisini göstermektedir. Bu da Türkçenin güzel bir özelliği olarak kendisini göstermektedir.

Bakkalda çay, şeker, helva, bazen irişkik, bisküvi, gazyağı, fitil, çakmaktaşı, ispirto, tütün, sabun,  iğne iplik gibi ihtiyaç ürünleri derme çatma raflarda yerlerini almıştır. Bir küçük terazi ve kalınca bir veresiye defteri yeterlidir. Çoğu zaman harman sonrası veya bir mal satıldığında bakkalın borcu kapatılırken, bazen de yumurta veya taze yağ karşılığı alış veriş yapılır.

Cemal için bakkal işi çok basittir. Daha fazla bir şeyler olmalı derken kimin yeni dönemde köy muhtarı olacağı  ahali arasında konuşulmaya başlanır. Muhtar olmak kolay değildir o zamanlarda. Gelen giden hiç eksik olmaz. Her hafta mutlaka bir yatılı misafir gelecektir. Eskisi gibi varlıklı da değildir aile. Eski varlıklı günleri bitmiş, adeta aile üzerine bir yoksulluk bulutu çökmüştür. Çalışkanlığı ile parlayan Hakkı Ağa, masaya vurur; Gardaşım Camal Muhtar olacak, köye gelenleri de ben misafir edeceğim , diyerek, Cemal’in muhtar adayı olması konusundaki tartışmalara son noktayı koyar.

Cemal seçimler sonucu bölgenin en genç muhtarı seçilir. Topal Cemal artık muhtardır. Kapılar açılmıştır. Muhtarlıkta bir kazanç yok, aksine masraflıdır muhtar olmak o yıllarda. Ama Cemal bu durur mu? Muhtarların köy bilançosu işlemini çabucak öğrenir. Sonra komşu köylerin bütçe bilanço işlemlerini yapmaya başlar. Sürekli köylere davet edilen Muhtar Cemal, ilçede işini en iyi yapan muhtar olarak ünlenir.

1959 da kaleme aldığı bu şiirinde Cemal Koç mahrumiyyetten, yokluk ve yolsuzluktan, okulsuz ebesiz doktorsuz yaşamdan söz ederek bölgedeki eksiklikleri dile getirmek suretiyle çözüm arayışlarını edebi bir dille ifade etmeye çalışmıştır.

 

 

 

Köyü Bilelim

Bir yer düşünün ki hayat mahrum, el mahrum

Bir yer kaderine küsmüş köy olsa gerek

Issız dağ başında, insan mahrum, dil mahrum

Artık medeniyet payını alsa gerek…

 

Bir yer düşünün ki ışığı, mektebi yok

Bin bir ıstırap çeker ama sabrı çok

Bilgisiz atılgan değil, fakat gözü tok

Artık zaman geçiyor, yüzü gülse gerek…

 

Bir yer düşünün ki ovasında dağında

Kız gibi gelin can veriyor yatağında

Gidilip gelinmiyor, yolun batağında

Artık yol yapıp doktor, ebe gelse gerek…

 

Bir yer düşünün ki bahçesinde bağında

Çok çalışmak istiyor, vatan toprağında

Hep mahrumiyet gitmeli, feza çağında

Artık müreffeh yaşamını bulsa gerek…

 

Kümeören Köyü Muhtarlığı Karar Defteri, 01-01-1972 tarih 2 nolu kararı uyarınca ‘Hükümet Bekçisi’ atanmasının kararı, Muhtar Cemal Koç’un el yazısı ile kaleme alınmış, imza ve mühür ile geçerli uygulanır bir karar olarak kayıtlarda yerini almıştır. Bakınız el yazısındaki özen ve güzelliğe.

 

Muhtar Cemal’in ününü duyan Kaymakam bir iş için onu kaymakamlığa çağırır. Kaymakam bey makam odasında eşraftan birileri ile sohbet etmektedir. İçeri alınması uzun sürünce kapıdaki görevlilere; ‘ben içeri giriyorum, der ve kapıyı tıklatarak içeri girer Muhtar Cemal, değneğindeki metal kısmın yere teması ve tık tık ses veren yürüyüşü ile, Kaymakamın neler oluyor demesine fırsat vermeden; ‘Ben Kümerören Köyü Muhtarı Cemal Koç, yaklaşık bir saattir kapıda bekliyorum. Mahalli idareler kanunun falanca maddesi uyarınca acil bir karar almak ve bu durumu size bildirmek üzere bir saattir kapıda bekletiliyorum, diyerek elinde getirdiği köy karar defterini kaymakamın masasına bırakır. Şaşkınlık içerisindeki Kaymakam, toparlanarak muhtarım sizi biraz bekleteceğim misafirlerim var şimdi, biraz sonra görüşelim diyecek olur ki; Muhtar Cemal, Kaymakam bey anlatamadım galiba, yasal mevzuat gereği hemen konuyu ele almanız gerekmektedir. Aksi halde, Gemerek Kaymakamlığını bilgilendirdiğimi, Kaymakamlığın ise işlem yapmadığını, acil bir durumda uzun süre kapıda keyfi bekletildiğimi düzenleyeceğim tutanak ile valiliğe ve bakanlığa ileteceğini söyleyerek arkasını dönüp, metal uçlu bastonununun çıkarttığı garip sesle odayı terkeder.

Kaymakam bey şaşkındır. Jandarma yollayım şu topal adamı derdest ettireyim diye içini geçirirken, yazı işleri katibi içeri gelir. Kaymakam bey, hani geçen gün sözünü ettiğiniz, mutlaka tanışmam gerekir dediğiniz Kümeören Köyü muhtarı Cemal Koç, beklemeden içeri daldı.  Bir şey mi oldu? Diye sorunca; ‘Yok yok, muhtar bey haklıydı tepkisinde, aslında  doğrusu hoşuma da gitti, hem bilgili hem de cesur bir adammış muhtarımız, diye seslenir.

Neye uğradığını şaşıran Kaymakam, Memurlar Kıraathanesinde çay içen Muhtar Cemal’in yanına gelir. Muhtarım öncelikle sizi tebrik ediyorum. Görevinizi layıkı ile ifa ederken cesaretle çekinmeden doğruları devletin kaymakamına adeta ders verir gibi anlattınız. Teşekkür ediyorum. Şimdi ben Kaymakam sen muhtar olarak beraberce görevimizin başına dönüyoruz.

 

 

  1. Çubuk Köprüsü

Geri kalmışlık ve yoksulluğun köylünün kaderi olmaktan çıkması için arayışların olduğu zamanlardı. Köye yeni gelir kapılarının açılması, çocukların okula gitmesi gibi çalışmaların yapıldığı günlerdi. Arayışlar içerisinde iken acı haberle yıkılmıştı tüm köy ahalisi.

Sarı Ahmet’im geldin mi nazara

Onsekizinde koydular mezara

Çıbık Köprüsü gözlerin kör ola

Nasıl kıydın aslanım Sarı Oğlana

 

‘Körolası Çıbık Köprüsü Anşe Ananın ilk gözağrısı Sarı Ahmet’i almıştı bir sonbahar günü.

Mıhtat Ağa (Mitat Kuzulu), Gemerek Kümeören Köyünden Kuzuculardan Ahmet’in oğlu, Küçük Ağanın yeğenidir. Asuvata (alsat / ticaret) yapmak suretiyle köyün dışına çıkıp ufkunu geliştiren,  Kayseri, Sivas, Ankara, Malatya ve Adana’ya gitmişliği olan, Göçmenlerden marangozluk zenaatini kendi çapında öğrenen, her bir işin üstesinden gelen girişken, çalışkan ve hoş sohbetiyle bilinen birisidir.

Anşe Hanım ile evli ve beş çocuk babası olan Mıhtat Ağaya Kümeören Köyü dar gelmektedir.  Aslanlar gibi büyüyüp gelişen, tuttuğunu koparan oğlu ‘Sarı Ahmet’ ile sırt sırta verip başka yerlerde yeni bir yaşam kurmayı düşlemektedir. Tarlada zahra, pazarda hayvan alım satımı gibi ticaret işlerine yatkındır. Ayrıca ufku da geniştir Mıhtat Ağanın, çocuklarını okutmak istediğini  ‘okusunlar, hatta kız çocukları da okusunlar’ ‘memur olsunlar’ diye her fırsatta dile getirir.

1940’lı yıllarda Kümeören köyünde mektepli, okur yazar olarak sadece üç kişi vardı. Mıhtat Ağanın amcazadeleri Cemal Koç ve Dursun Koç 1942-44 yıllarında Gemerek Cumhuriyet ilkokulunu bitirirler. Cemal Koç Kayseri’de orta okula kayıt yaptırır, bir sömestir okula gider, ekonomik nedenlerle eğitimini tamamlayamadan köyüne döner. Uzun yıllar köy katipliği, üç dönem köy muhtarlığı ve ilçe merkezinde arzuhalcilik yapar. Şahruklardan Mehmet Ali oğlu Mustafa Öztoprak ise Ekizce’li dayısının yanında İzmir’de ortaokulu bitirmiştir. Mustafa ortaokul sonrası köye döner ve yaşamını köyde devam ettirir. O yıllardan sonra başlayan eğitim aşkı tüm köye sirayet etmiştir. 1959 yılından beri Kümeören Köyünde ilkokul vardır.

Günümüzde profesör, doktorlar, subaylar, avukatlar, savcı ve hakimler, mühendisler ve onlarca öğretmen ve devlet memurlarının yetiştiği aydınlar diyarı küçük bir köyden söz ediyoruz.

‘Körolası Çıbık Köprüsü Anşe Ananın ilk gözağrısı Sarı Ahmet’i almıştı bir sonbahar günü.

Olayın geçtiği, Anşe Ananın yöresel ağızla söylediği  Çıbık Köprüsü üç kemerli, kesme kilitli taşlı, usta işi asırlık tarihi bir köprüdür. Yakın tarih kaynaklarında köprünün yapımı, ihalesi ve tasarımı ile ustası konusunda bir kayıt bulunmamakla birlikte, 1800’lü yılların başlarında inşa edildiği rivayet edilmektedir.

Köprü deyip geçmeyin iki yakayı, köyleri, şehirleri ve kıyıları birbirlerine bağlayan, hasretleri gideren, sevenleri buluşturan, ticaret ve sosyal yaşamın olmazsa olmazlarından olan, inşa edildikten sonra yıllarca insanlığa hizmet eden yapıtlardır. Kimi zaman türkülere kimi zaman ağıtlara esin kaynağı olmuştur köprüler.

Köprüden geçti gelin ,Saçbağın düştü gelin….

Çubuk Köprüsü Kayseri ile Sivas arasındaki tek karayolu üzerinde, Henüz yeni kurulmuş olan Yeniçubuk’a bir km mesafede Gemerek yolu üzerinde yer almaktadır. Yeniçubuk ki; Romanya ve Bulgaristan’dan gelen 451 Göçmen ailesinin 1936’dan başlayarak iskan edildiği, geniş paralel sokak ve caddeleri, pazar yeri ve çarşısının yanı sıra ahırların evlerden ayrı olduğu, entegre tuvalet ve banyoların bulunduğu, meyve ağaçları ve bahçelerin yeraldığı, meşhur ‘Göçmen Evleri’ olarak adlandırılan yaşam alanlarının olduğu Yeniçubuk Kasabası Kılıç Dağının güney yamaçlarına, 1929 yılında yapılan demiryolu istasyonu kenarına kurulmuş bir yerleşim birimidir. Yine o yıllarda Gemerek’in Karagöl, Burhan ve Dendil Köylerine Bosna’dan göç eden Boşnaklar da yerleştirilmişti. Anadilleri Türkçe olan ‘Göçmenler’ kendi aksanlarında Türkçe konuşurken, Boşnaklar ise kendi aralarında daha çok anadilleri olan Boşnakça konuşurlardı.

O yıllar Sivas Kayseri yolunda saatte bir aracın geçtiği yıllardır. Yaklaşık iki bin kişinin yerleştiği Yeniçubuk Kasabası kısa sürede bölgenin önemli ticaret merkezi haline dönüşmüş, Yeniçubuk Tren İstasyonuna açılan Pancar Bölge Şefliği ve Toprak Mahsulleri Ofisi sayesinde köylünün ürettiği ürünlerin satın alındığı bir merkez  halini almıştı.. 1955 yılında üretime açılan Kayseri Şeker Fabrikasının pancar üretiminin bir kısmının Gemerek ve çevresinde üretilmesinin planlanması, köylüler için yeni bir tarım türüyle tanışma ve yeni bir gelir kapısı bulmasına sebep olmuştu. Dere ve Kızılırmak kenarlarındaki sulak arazilerde yavaş yavaş pancar ekimi başlamıştı.

O yıllarda bölgede tarım, ağırlıklı olarak öküzlerin kullanıldığı kağnı ve karasabanlar ile yapılırken, ‘At’lar, hali vakti yerinde olanların sahip oldukları, daha çok bireysel ulaşım binek aracı olarak kullanılmıştı. Göçmenler bölgeye bir çok yenilikler getirdiler. Bu yeniliklerden özellikle iki tanesi halkın yaşamına dokunmuş, evlerine girmişti. Oturma odalarının ısınmasının yanı sıra, içerisinde ekmek, üzerinde aş pişirilen bazen tuğladan sabit, bazen de sacdan yapılan ‘fırınlı peşge’ adı verilen sobalar kullanılmaya başlanmıştı. At arabası da yine göçmen marangoz ustalarının sayesinde yaygınlaşmıştı.

Bu bakımdan Yeniçubuk bir zenaat, üretim ve ticaret merkezi olma yolunda hızla ilerlemeye başlamış, nüfus hareketleri ve ticaret bakımından çok eski bir yerleşim yeri ve 1953 yılında ilçe olan Gemerek’i bile geçmişti. Hatta bu durum Gemerek ve Yeniçubuk arasında gelişen bir rekabet olarak halk arasında sıkca dile getirilmiş bir konudur. Gemerek ve Yeniçubuk 31 Aralık 2012 tarihi itibarı ile Gemerek Belediyesi adı altında idari olarak birleşmiş ve Yeniçubuk Belediyesi kapatılmıştır. Gemerek Belediyesi ana hizmet binasını Yeniçubuk’a taşımıştır.

O zamanlar henüz 10 yaşında olan Davut ilkokula gitmektedir. Yaz tatilinin gelmesini en çok da canı kadar sevdiği ağabeyine kavuşmak için istemektedir. Sarı Ahmet kucağına aldığı zaman onu  dünyanın en mutlu çocuğu olurdu. Çünkü babası Mıhtat Ağa hiç kucaklamazdı çocuklarını. Severdi aslında yavrularını, ama dokunamazdı onlara. Utanırdı, arlanırdı birileri görecek diye. O yıllarda babalar büyüklerinin yanında kendi çocuklarını sevemezlerdi. Bu durum saygısızlık olarak algılanırdı yörede.

Sarı Ahmet’ köydeki bütün çocukların en sevdiği ağabeyidir. Yeniçubuk’tan getirdiği akide şekerleri ile köydeki çocukların gönlünü almayı başarır. Baba sevgisini göremeyen Davut için Sarı Ahmet çok kıymetlidir. Tarif edilemez bir sevgi ve hayranlık duymaktadır ağabeyine. Onun sayesinde çocukluğu keyiflidir. Çok ama çok sever onu.

Sarı Ahmet henüz 18 yaşındadır. Köyün en yağız delikanlılarından biridir. Anasının Sarı’sı,  Babasının Ahmet’i, çocukların ise Sarı ağabeyi. Köyde ilk futbol oyunu onun zamanında başladığı söylenir. Harman yeri sosyal toplanma alanıdır köy halkının. Özellikle çocuk ve gençler çelik çomak ve atlarla cirit oynayacakları zaman harman yerlerinde toplanırlar. Mıhtat ağanın şehirden getirdiği gerçek deri bir topla tanışır köyün gençliği o yıllarda. Aşağı ve Yukarı Harmanlarda taşlardan kale oluşturarak başlarlar futbol oyamaya. Sarı Ahmet köy gençliğinin sosyal önderidir. Yıllar sonra Kümerören Köyü’nün o yıllardaki bir avuç gencinin oluşturduğu futbol takımı  Gemerek’in futbol takımını Kayacık Çayırında yapılan maçta yenmiştir. Bu olay köy gençliğinin  belleğinde sürekli dile getirilen bir gurur kaynağı olarak yerini almıştır.

Sarı Ahmet’in Çubuk Köprüsünde boğulma haberi ile sarsılır tüm köy ahalisi. Çocukları Urhuya, Davut, Mustafa ve Binnaz için güzel hayaller kurarken gelen acı haberle yıkılır Mıhtat Ağa..

Yıl 1957 kaderin ağlarını ördüğü gündür o gün. Pancar sökümü sonbaharda olur. Yoğun sonbahar yaz yağmurları sık olmaz bölgede. Olduğu zaman da taşkınlara sel baskınlarına neden olur. Bir hafta öncesinde gök yarılmış ve sanki tüm suyunu yeryüzüne boşaltmıştı. Yeniköy, Mudarasın ve Hacıyusuf’un yer aldığı, birçok Türkmen köylerinin bulunduğu Boğaz, Kümeören ve Çamıllı vadilerinden kopup gelen sel büyük taşkınlar yaparak Kızılırmak’a kadar ulaşmıştı. Acısu Deresi Boğaz köylerinin bulunduğu vadiden başlayıp doğudan gelen Eskiçubuk deresiyle Çubuk Köprüsünde birleşerek, Horuk Köyü açıklarında Kızılırmak’a karışan orta büyüklükte bir deredir. Sulama tarımı başlayınca dere boyunca oluşturulan küçük bentlerle sulu tarım yapılması nedeniyle Acısu ve Eskiçubuk Derelerinin debisi de azalmıştı. Özellikle yazın sonbaharda çoğunlukla dere suyu tehlikeli olmadığı için at arabasıyla veya yürüyerek derelerden karşıya geçilebilir olmuştu.

Çubuk Köprüsü yığma kilit taşlarla örülü, dört ayak üzerine üç gözlü, yuvarlak kemerli olarak inşa edilmiş, yıllara meydan okuyan küçük bir tarihi köprüdür. Zemin yüksekliği oldukça yüksek inşa edilmiş olmalı ki; aynen Ergene Irmağı üzerinde Sultan II. Murat zamanında Osmanlı ordusunun düz ovadan karşıya geçebilmesi için inşa edilen ‘Uzunköprü’nün çok büyük sel felaketleri olsa da mimari olarak köprü geçişine olanak sağladığı, yine yıllara meydan okuyan Sivas Kesik Köprü ve Karaözü’ne geçişi sağlayan Kızılırmak üzerindeki Şahruk Köprüsü gibi Çubuk Köprüsü de yıllarca Kayseri Sivas karayolunun açık olmasına, Gemerek Yeniçubuk arasında ulaşıma olanak sağlamıştır.

Acısu ve Eskiçubuk Derelerinin akarı köprü dibinde üç göze yayılarak yayvan bir akışı sağlarken, aşırı selin oluşturduğu güç ile köprünün ayaklarının dibinde oluşan milli kumlu yığılma sele kapılıp sürüklenip gider. Köprünün ayakları dibinde derin çukurlar oluşur. Daha önce defalarca at arabası ile Yeniçubuğa giden Sarı Ahmet at arabasını köprünün altından sürerek, atların serinlemesine, su içmelerine, dinlenmelerine fırsat verirdi. Ayrıca belki de en önemlisi ahşaptan yapılan tekerlerinin ıslatılmasıyla şişen ahşabın,  metalden monte edilen kasnağın tekerleri daha iyi kavramasına ve tutmasına yardımcı olurdu.

İşte tüm bu işlevleri yapmak maksadıyla Sarı Ahmet sürer atları köprünün orta kemerine doğru. Fark edemez suyun hareketinde bir gariplik olduğunu. Artık iş işten geçmiştir. Boşluğa düşen atlar arabayı peşi sıra sürüklerken, arabanın oku saplanır suyun dibine. Yuları elinde olan Sarı Ahmet o çekimle beraber atların arasına düşer… Can pazarı kurulmuştur artık. Birbirlerine ve arabaya koşu kemerleri ile bağlı atlar, at arabası ve eline doladığı yularlar çeker Sarı Ahmet’i suyun derinliklerine…

Akşam saatlerinde yoldan at arabası ile köye dönmekte olan Adıgüzel Dayı köprü kenarında bir garipliğin olduğunu hisseder. İki saat önce yükünü boşaltıp dönmekte olan Sarı Ahmet aklına gelir. Dayının içine kurt düşer. Hemen köprünün ayaklarına doğru koşar. Suda boğulan atların şişen cesetleri su yüzüne vurmuş, kafaları su yüzeyinde gövdenin büyük kısmı su içerisinde asılı durmaktadır. Gözleri arar Sarı yeğeni, bulamaz. Panikle suya dalan Adıgüzel suyun derin oluşunun farkına varınca telaşla dışarı çıkar. Anlamıştır Sarı yeğenin suda boğulduğunu.  Çaresizlik içerisinde dövünürken, oradan geçmekte olan birileri ile jandarmaya haber gönderir. Jandarma olay yerine gelir. Sağa sola haber verilir. Yapacak bir şey yoktur artık. Acısu Çubuk Köprüsü yutmuştur Sarı Ahmet’i.

Yüzme bilen sadece iki kişi vardır. Yeniçubuk ve Gemerek’te taş kömürü ocaklarının ve işletmelerinin açıldığı yıllardır. Maden mühendisi Bülbüloğlu iyi bir yüzücüdür, dalgıçtır. Mühendis bey oluşturduğu ekiple çıkarma çalışmaklarına başlar. Sarı Ahmet’in teker altında sıkışan, ağzı kumlarla dolmuş cansız cesedine ulaşır. Bileklerine dolanmış yularları kestikten sonra, yangın söndürme köşelerinde mevcut olan ucu çengelli 3-4 metre uzunluğunda sırık yardımı ile çekerler Sarı Ahmetin cesedini yukarı. Oluşan girdaplı çukurun derinliğinin üç dört metreye ulaştığını ifade etmişti mühendis bey.

Anşe ana heyecanlıdır, Sarı gelecek akşama. Acıkmıştır şimdi o. Ocakta sıcak aş hazırdır. Sarı gelmeden sofrayı kurmaz. Acı haber akşamın geç saatlerinde, bir atlı ulak ile köye ulaşır….

Herkesi derinden yaralayan bu olayın olduğu sırada henüz 10 yaşındadır Davut. Köyde okul yoktur o yıllarda. Hacıyusuf Köyü Boğaz Köylerinin merkezidir. Bir yıl önce açılan ilkokulun ilk öğrencileri olan Davut ve küçük kardeşi Mustafa akrabaları Emine Teyzenin evinde kalırlar. İlkokulda bir öğretmen ve tek derslik vardır. Tüm çocuklar birleşik sınıfta ders görürler. Aslında okul binası henüz inşa edilmeden açılmıştı köyün ve bölgenin tek okulu. Mısır Mehmet Ağa köyün muhtarıdır. Muhtarın evi büyüktür. Misafir odası okul yapılıncaya kadar ilkokul olarak kullanılır.

Yaz tatilinde köye dönen Davut köy işlerine yardım etmekte, en çok da Sarı ağabeyin yanında olmaktan mutludur. O gün Sarı Ahmet’in at arabası ile Yeniçubuk’a pancar götüreceğini bildiği için her işe koşuşturur Davut. Kafasında ağabeyi ile beraber gitmek vardır. Azığı getirmiş, testi ile taze suyu Hanın Pınarından doldurmuştur. ‘Abi ben de geleyim’ der. Sarı Ahmet duymazdan gelir ve kamçısını şaklatır. ‘İn arabadan Koç’um, “sen gelmeyeceksin, ben belki gecikirim, söz sana gelirken hediye alacağım’ der gönlünü almak için. Davut biraz üzgündür, iner sessizce arabadan. O gün bu gündür içi burkularak merak eder, acaba ne getirecekti diye…

Bu trajik olayın etkisiyle yıkılan Anşe Ana; o günden sonra bir daha normale dönemedi. Hiç gülmedi, hep yastaydı. Daha sonraları komşuların düğünlerine uğrayıp hayırlı olsun dedikten sonra hemen ayrılırdı oradan. Ölünceye kadar ağladı Anşe Ana. Mıhtat Ağa ‘yahu hatun bu çocuklar da senin çocukların, bunlarla biraz ilgilensen ne olur’ diye çıkışırdı. O tarihte 15 yaşında olan Urhuya Sarı Ahmet’in çok sevdiği arkadaşı Rafet ile nişanlanmıştı. Sarı Ahmet de bir kızı isterdi. Önce bacısını gelin edecek, daha sonra kendisi evlenecekti. Urhuya ancak yıllar sonra gelin olabilmişti. Ağlamaktan bir gözünü neredeyse kaybetmişti.

Köyden taşınamamıştı Mıhtat Ağa. Ancak oğulları Davut ve Mustafa babalarının hayalini nispeten gerçekleştirmişlerdi. Cemal Koç, Dursun Koç ve Mustafa Öztoprak’ın açtığı yolda ilerlemişler, Gemerek’te ortaokul ve liseyi bitirmişler. Ortaokul ve lise yıllarında Kız Üssüğün daha sonra da Fikri Dayının kiralık tek odalı evinde, gaz lambası altında,  tek yatak içerisinde yıllarca okula gidip gelmişlerdi. Mıhtat Ağa her hafta onların yiyeceklerini taşımıştı Gemerek’e. Harçlıklarını hiç eksik etmemişti. Askerlik sonrası memuriyete atılmışlardı. Davut Kayseri Merkez Postanesi Müdürlüğü, Mustafa ise Türk Telekom Bölge Müdürlüğü gibi görevleri ifa ederek çevresindekilere,  akrabalarına ve köylülerine hem rol model, hem de birçok kişinin işe alınmalarına destek olmuşlardı. Köyün ilk devlet memurları  olarak  göreve başlayan Davut ve Mustafa kendilerinden sonra gelenlere Mıhtat Ağanın istediği yolu açmışlardı..

Anşe ana hasretiyle acısıyla gitti. Ağlamaktan son zamanlarında gözlerine inme inmişti.

Anşe Ananın ahını aldığından olsa gerek ‘Çıbık Köprüsü’, şimdi atıl, işe yaramaz bir halde çürümeye bırakılmış öylece duruyorsun…

 

 

  1. Arzuhalci / Yazıcı Cemal Koç

Kaymakama kafa tutan muhtar olayı ilçede neredeyse infial etkisi yaratmıştır. Artık herkes Topal Muhtar Cemal Koç’u tanımaktadır.  Devlette üst düzey görevlerde bulunan Gemerek’in ilk hukukçusu Avukat Hamdi Bey ilçeye döner ve avukatlık yapmaya başlar. Tapu müdürü için verilen veda yemeğinde Muhtar Cemal ile tanışır, birlikte iki kadeh rakı içerler. Muhtar Cemal iki kadehten fazla içmez, prensip edinmiştir. Üçüncü kadehi ise ancak evinde içer. İlçeye geldiğinde ablasının evinde kalan Muhtar Cemal ertesi günü atına atlayıp köye dönecek iken Avukat Hamdi beyin yanına uğrayıp bir konu hakkında fikir danışmak ister. Hamdi bey’de çok etkilendiği muhtara bir teklifi olduğunu söyler. ‘Muhtarım çok yetenekli bir kişisin, köyde daha ne kadar kalacaksın, bak çocukların büyüyor, onların okuması lazım, gel seninle birlikte çalışalım, yanıma alayım seni, zaten idari işlemleri biliyorsun, kalemin güçlü, mahkeme usul ve  dilini de benden öğrenirsin, iyi bir arzuhalci olursun, ilçeye taşınırsın, çocuklarında burada orta ve lise mektebine giderler.  Sevgili avukatım müsadenle köyüme döneyim eşim ve çocuklarıma teklifini anlatayım, biraz düşündükten sonra konuyu tekrar ele alalım der ve ayrılırlar. İki başarılı, iki topal, iki aklı başında beyefendinin yolları kesişmiştir artık.

Köyde yaşamın zaten kendisine dar geldiğini düşünen Cemal konuyu eşine anlatır. Çocukların okuması gerektiğine inanan Hayriye hanım dünden razıdır Hamdi Beyin teklifine. Cemal Koç üçüncü dönemin sonuna geldiği muhtarlık görevinden istifa ederek Av. Hamdi Beyin yanında yardımcı olarak göreve başlar. Her bir yazılan dilekçe ve her alınan dava sonrası gönlü bol Hamdi Bey yardımcısı Cemal’e bir miktar para verir. Hatta Cemal senin tabelanı da yaptıralım üzerine Arzuhalci Cemal Koç yazdıralım der. Cemal yazdığı her bir dilekçenin bir nüsha fazlasını alır  ve dosyasına koyar. Dilekçeler mutlaka iki nüsha yazılır. Boş kağıtların arasına karbon kağıdı denilen arkası siyah boyalı bir kağıt konur, daktiloya her bir  vuruşta alttaki nüshaya da aynı yazı yazılır. Bazen üç dört nüsha da yapılır, ancak üçten sonraki nüshalar giderek bulanık bir görüntü alır. Bu yöntemle hem ilerde kullanabileceği şablonlar oluşturulur, hem de tekrar tekrar okuyabileceği öğrenebileceği kopyaları dosyalar. Cumhuriyet Savcılığına, asliye hukuk mahkemesine, nereye hangi istidat (dilekçe) yazılacağını öğrenir. Kaymakamlık, Nüfus İdaresi, Maliye ve Tapu Müdürlüğü gibi dairelere dilekçeler yazmaya başlar. Muhtarlarca düzenlenen evlenme işlemleri zaten bildiği konulardır.

 

  1. Amaa bu da topalmış.

Bir kadın müşteri arazisine ihlalde bulunan komşusunu şikayet etmek üzere yazıhaneye gelir. Konuyu avukata anlatır. Avukat Hamdi Bey, -tamam hanım, şimdi kaymakamlığa  bir dilekçe yazacağız, ‘Cemal Efendi iki nüsha kağıt takıver’. Cemal karbon kağıdını iki kağıdın arasına koyar ve yeni aldığı Facıt marka daktiloya yerleştirir. Silindir başlığını yavaşça çevirerek kağıtları tek kağıtmış gibi özenle daktilo içerisinde yazı yazılacak hale hale getirir. Avukat Hamdi bey yerinden kalkarak yazı masanın etrafında, elinde usta bir elden çıkmış işlemeli vernikli bastonuyla aksayarak;

-Kaymakamlık Makamına….

Müşteki…. mütecaviz …..haksız şekilde ağaçlarımı kesen, akarsuyun akışını değiştirmek suretiyle benim araziden toprak almasına neden olan, sınır ihlalinin yerinde tetkik edilmesi için keşif kararı verilmesine, keşif ve vekil masraflarının karşı tarafa yüklenmesine, ihlalin düzeltilmesine, tüm bunlarında derkenar karara işlenmesini yüksek makamınızdan arz ve talep eylerim….

Müşteki imza….

Konuşmasındaki akıcılığı olağan üstü olan avukat hiç aksatmadan dilekçeyi yazdırır. Yazımı biten dilekçe daktilodan çıkarılır, karbon kağıdı  ayırılır. Dilekçenin imzalanması için ayağa kalkan Cemal Koç’ da bastonuna basıp yazı masasının etrafını dolanırken aksayarak kadın müştekiye doğru ilerler. Kadın şaşkındır, gayri ihtiyari ağzında şu sözcükler dökülür ‘Amaa bu da topalmış’.

Doğuştan engelli Cemal hiç bir zaman engelliyim diye aşağılık duygusuna kapılmamış, kale gibi iradesi ile hep dik durmuştur. Kadın müşterinin söylediğini, daha sonra iki topal gülerek başka yerlerde espri olsun diye defalarca kendilerinden gayet emin bir şekilde anlatırlar. İşini en iyi şekilde yapmak Cemalin en önemli özellikleri arasında sıralanabilir. Bu nedenledir ki ilçenin Kaymakama dahi posta koyan, kalemi, edebi dili ve mevzuata hakim mesleki bilgisiyle ilçenin gelmiş geçmiş en başarılı muhtarı olarak anılır. Topal Muhtar, Topal Cemal olarak anılmasına hiç takılmaz hiç üzülmez. Engeliyle barışık yaşarken, her türlü haksızlığa da karşı durmayı bilen, toplumda sayılıp sevilen, kendine münhasır duruşu ve engeli ile hafızalarda yerini alır Topal Muhtar Arzuhalci Cemal.

Muhtarlık döneminden kalan ilişkiler sayesinde geniş bir müşteri kitlesine ulaşır. Tek kazançla  evini geçindirir olmanın mutluluğu içerisinde, çocuklardan birinin mutlaka avukat olması hayalini taşır. Ancak torunlar Cemal dedenin  hayallerinin gerçeğe dönüştürüler.

 

 

 

 

  1. Arzuhalci Cemal Koç İlçeye göçüyor

İlçeye göç başlar. Cemal artık tamamen ilçeye yerleşmiştir. Akşamları ablasının evinde kendisine tahsis edilen odada kalır. Zaten daha önce kaldığı evde şimdi sürekli kalmaya başlar. Hafta sonları vesayit bulamadığı zamanlar oniki km yürüyerek köyüne, evine ve çocuklarının yanına döner.

Büyük oğlan ortaokula başlayalı iki yıl olmuş. Çocuk baldızın evinde, kendisi ablanın evinde artık yeni bir karar almanın zamanı gelmiştir. İlçede müstakil bahçeli merkeze yakın, içerisinde ahırı, tandır evi ve müştemilatı da olan güzel bir ev satlığa konmuştur. Ev ilçenin yerli halklarından Madros efendinin evidir. Avukat Hamdi Bey Madros efendi ile pazarlığı yapmış, bir miktar kapora dahi vermiştir. O günlerde DSİ köyde sulama amaçlı baraj inşasına başlamış, su altında kalacak arazilerin istimlak işlemleri neredeyse bitmiş ödemeler başlamıştır.

Muhtar Cemal köyde daha verimli tarım yapılması gerektiği, bunun için de eski usül bent kurularak yapılan sulamanın yeterli olmadığı, daha fazla sulu tarım yapılmasının, pancar ekiminin genişletilmesi gerektiğini her ortamda dile getirir. Hatta köyün sürekli akan deresi üzerine küçük sabit bentlerin yapılması talebiyle kaymakamlığa başvurur. Kaymakam muhtardaki ileri görüşe inanarak gerekli teşebbüslerde bulunur. Ankara’dan gelen DSI heyeti öncelikle Toplal Muhtarın köyünde fizibilite çalışmalarına başlar. Ardı sıra başka kurumlardan değişik başka heyetler de gelir. Heyetler vadi derinliği, dereden akan suyun debisi, toplanacak suyla yapılacak sulu tarım arazisinin büyüklüğü, ürün çeşitliğliği gibi teknik araştırma, analiz ve raporlar oluştururlar. Köy ile Üçtepe arasında Bağlar mevkiine sulama göleti kurmak amacıyla baraj yapılacağı bilgisi duyurulur. Halkın çoğu karşıdır baraj yapılması planlarına. Ne gerek vardır? Güzelim bağlar su altında kalacaktır, düşüncesi ile itiraz ederler. Köyün gençleri üzellikle de Sipah Kaya’nın sular altında kalacağına çok üzülürler. Sipah Kaya bir küçük Şelale benzeri yerdir. Derenin suyu bir yerde yosun tutmuş kayalar üzerinden akarak  ‘Sipah Kaya’ denilen yerden şelale misali küçük dere gölüne dökülür. Bu göl yaklaşık 2 metre derinliğinde bir yer olup yazları köy gençliğinin çimdiği, hayvanların sulandığı serinlediği  bir doğal güzelliktir. Muhtar Cemal bu görüşleri çürütmek için barajın ne kadar su tutacağı ve ne kadar arazinin sulanacağı konusunda, köye analiz çalışmaları için gelen mühendislerle köylüleri buluşturur. Ayrıca dolu savacak denilen yerde güvenli bir yüzme ortamının  gençlerin talebine karşılık vereceği belirtilir. Köylülere yeni iş imkanları, olta ile balık tutma ve mesire yerleri oluşturulacağı ve güzel verimli bir gelecek hazırlamanın yanı sıra su altında kalacak her bir arazini ederinin üzerinde bir rakama istimlak edileceğinin bilgisi verilir. Köylü ikna olmuştur. Artık süreç Ankara’da takip edilecektir. Köy ihtiyar heyeti ile Topal Muhtar Cemal Ankara’ya gider. Ankara’da mülki idareler daire başkanlığı yapmakta olan baba dostu eski Bünyan Kaymakamı Atıf bey ziyaret edilir. Atıf Bey Emişen Hanım ve Küçük Ağayı rahmetle anarken, sevgili muhtarım keşke orta okulu okumak için benim yanıma gelseydin, şimdi başka şeyler konuşurduk, diyerek  hatırlarını da paylaşır. Baraj projesine gerekli desteğin Atıf Bey tarafından  sağlandığı ilçe kaymakamı tarafından anlatılır.

 

  1. Köylümüz Osman Efendi

Nihai kararın alınmasında meclisin kapısını aşındaran bir diğer kişi, köylümüz Osman Efendi’nin de katkısı olduğu rivayet edilir.

Osman Efendi başlangıçta çok düzgün konuşan, bilge insan edasıyla konuşmalar yapabilen bir köylü vatandaştır. Osman Efendinin konuşkan sevimli özelliği yöre milletvekillerinin dikkatini çeker. Milletvekilleri köylü ağzı ve rahatlığıyla konuşan, arasıra  küfür de edebilen sevimli hoş sohbet kişilik Osman Efendiyi severler. Onu sohbetlerine meclislerine dahil ederler. Özellikle rakı sohbetlerinde Osman Efendiye bir iki kadeh içirdikten sonra  birilerine sövdürmeye bayılırlar. Milletvekillerinin kapısını çalmadan odalarına girdiğini, lan oğlum bana ivedi çay söyleyin bakayım, diye emirler verdiğini övünerek anlatan, sekiz köşe şapkasıyla, elinde iğde ağacından yaptığı baston vari sopasıyla gezinen bir garip köylüydür aslında Osman Efendi. Tüm güzel başlayan konuşmalarını, sürekli olarak kullandığı şu sözlerle tamamlar;

 

‘kayadan düştü

katran sıştı,

Osman Efendinin dediği

tam gediğine yapıştı’

 

İşin özü bu deyim tam olarak ne anlama gelir, kimse bilemez, gülüp geçilir. Özellikle bu sözden sonra muhabbet geyik havasında, tik halini alan küfürlere dönüşür. Örneğin yüksek sesle ‘müdürüm’ dendiğinde, ‘müdürünü şidiyim’, ‘Erdoğan ‘ denilince ‘Erdoğan’ı şidiyim şeklinde devam eder. Bu durumu bilen bazı milletvekilleri diğer milletvekili arkadaşlarına sövdürmek için Osman Efendiyi zaman zaman Ankara’da Büyük Otel de misafir eder ağırlarlar, meclis lokantasında yemekler yedirir, değişik misafirhanelerde yatırırlar, hatta cebine harçlık dahi koyarlar. Milletvekili arkadaşlarının odalarını ziyaret ederler. Osman Efendi’yi misafir oldukları vekile sövdürüler.

Osman Efendi Ankara’daki bu tanışıklıklarını zaman zaman kullanıp küçük atamaların gerçekleşmesine, hastahane kabullerine, işe alınmalara, bazı küçük kollama ve desteklere aracı olmak suretiyle  iş bitirilmesine de aracı olduğu söylenir.

Köyün sulama göleti projesi köylü için yeni bir yaşam kapısı aralayacak, yeni bir gelir imkanı yaratacak bir projedir. Kendisine görev edinen Osman Efendi her Ankara ziyaretinde kime denk gelirse konuyu arzeder. Kendine has uslubuyla ‘Kayadan düştü, Katran sıçtı, Osman Efendinin dediği, tam gediğine yapıştı’ diyerek konuyu dile getirir. Bu ziyaretlerin birinde, işgüzar vekilllerden birisi DSI genel müdürü Erdoğan Beyi ziyaret etmek ve baraj meselesini konuşmak amacıyla randevu ayarlayıp Osman Efendiyle beraber Genel Müdürün makam odasına giderler. Belirli aşamadan sonra dikkat yoğunluğunu kaybeden Osman Efendi meşhur tekerlemesini patlatır; ’Bana bak müdür ;

‘Kayadan düştü      Katran sıçtı,     Osman Efendinin dediği    Tam gediğine yapıştı’

Bizim köye o baraj yapılacak,’ diyerek, artık kendinden geçer. İşi bilen vekil yüksek sesle ‘sayın Müdürüm’ diye seslenir, buna duyan Osman Efendi ‘sayın müdürünü şidiyim’ der. Vekil konuya güya açıklama getirmek için Erdoğan Bey der, -‘Erdoğan Beyi şidiyim’ diye üstüne bastırarak tikini sürdürür Osman Efendi. ‘Şidiyim’ sözcüğünün ne anlama geldiğini anlamayan genel müdür Erdoğan Bey, sayın vekilim ‘şidiyim’  ne demek diye soran müdüre, mugallit vekil, Kayserice ‘canını  yerim’ anlamında yöresel ber deyimdir, diyerek durumu geşiştirmeye çalışır. Genel Müdür Erdoğan Bey de onlara dönerek nezaket içerisinde, öyleyse ‘Ben de sizi şidiyim’ diye cevap verir.

Köylü, Osman Efendiyi tiiye almak için ‘Barajın başına Muhtar Topal Camal’ın heykelini dikeceklermiş’ dendiğinde o meşhur sözü tekrarlayıverir;

 

‘Kayadan düştü                                Katran sıştı

Osman Efendinin dediği                  Tam gediğine yapıştı’,

 

‘Barajımı kimseye gaptırtmam, heykeli şidiyim, muhtarı şidiyim, ula hepinizi şidiyim,’ diyerek  ortamdan uzaklaşır.

Osman Efendi kendi halinde, hiç evlenmemiş, gözü gönlü tok, elinde ne varsa kendinden yoksullara dağıtan, sürekli yollarda görülen sıradan bir Anadolu insanıdır. Okur yazarlığı askerde Ali Mektebinde öğrenen zeki bir köylüdür. Özellikle Kayseri eşrafınca da bilinen Osman Efendi çoğu zaman Kayseri’de otellerde ücretsiz kalır, lokantalarda yemeklere ücret ödemeden yaşamını sürdürür. Geçimini ise Kayseri Yoğurt Pazarında satılan kaliteli küp peynirleri, tanıdığı eşrafa satmak suretiyle sağlar. Osman Efendi hangi köyün peynirinin yoğurdunun  tam yağlı veya yağsız olduğunu bildiği için, aracı olduğu alım satımlarda hile hurda, kimseye mahçup olmak istemez. Oluşturduğu bu güven sayesinde küçük asuvata ile üçbeş kuruş kazanır.

Yardım sever özelliği de vardır Osman Efendinin. Özellikle kendi köylülerinden herhangi birisi hastahaneye kaldırılmış olsa,  mutlaka haberi olur, hastayı ziyaret etmenin yanı sıra, başhekime uğrayıp hastayla ilgilenilmesi talimatını verir, yol yordam bilen tavrıyla, baş hekimim peyniriniz benden diyerek,  hastasına daha konforlu bir hizmet verilmesini sağlar. Gözü gönlü bol olan Osman Efendi, ,htiyacı olanlara yemekler ısmarlayan cebindeki harçlığını onlarla paylaşan yürekli bir kişiliktir.

Osman Efendi son zamanlarını köyün baraja bakan eski baba evinde geçirir. İlerleyen yaşı, tansiyon ve kollestrol rahatsızlığı, gezmeyi seven Osman Efendi’ye eski, günlerini aratır olur. Kayseri ve Ankara’daki irtibatlarından ve muhabbet ortamlarından  zamanla uzaklaşır. Yaşamında anlamlı olan iş bitiriciliğinin azalması yaşama tutunmasını da zayıflatır. Baraj manzaralı baba evinde, kardeşlerinin yanında hayata veda eder. Kayseri Sivas Yozgat Kırşehir ve Ankara civarında tanınan, konuşkanlığı, kendine özgü deyimleri ve tikine bağlı sövmeleriyle hatırlanan köylü Osman Efendi,  bir hoş seda bırakır Anadolu’da. Köy mezarlığına defnedilir.

 

  1. İlçeye ev yaptırılır

Cemal köye gelip Hayriye Hanıma, artık ilçeye taşınma zamanının geldiğini, bir ev alma konusunda anlaşmaya vardığını, konuyu ağabeylerine anlatıp, satın alma konusunda eksik kalan kısmın tedariki için tarla satması gerektiğini anlatır. Kardeşler Hakkı Ağanın evinde toplanmıştır. Camal’ın köyden taşınmak istediği bilgisi kardeşlerine kara bir haber gibi ulaşmıştır. Kimsenin ağzını bıçak açmaz. Dünyaları yıkılmıştır sanki ağabeylerin. Cemal söze girer; ‘Ağalarım bildiğiniz gibi yıllardır ilçede çalışırım, Fidan Bacımın evinde kalırım, artık başkasının evinde olmuyor, üstelik büyük oğlum Kemal’de ortaokula gitmeye başladı. Ben evimi ilçeye taşımak istiyorum. Müsadeniz olursa ilçede Madros Efendi nin evini satın almak istiyorum. Evi almak için Kumpınardaki iki parça tarlamı da satmam gerekiyor’, der .

Tam bir sessizlik ortamında en büyük ağabey Mahmut Ağa ‘o evi alamazsın Camal!. Madros Efendi’nin babası kilise papazı iken, kilisede silahlı  ermeni çetesi saklanıyor, iddiası ortaya atılır.  Güççük Ağam  silahlı müfrezesiyle kiliseyi basar ve kilitli kapı arkasında saklanan bir Ermeniyi vurur. O günden sonra Ağam, acaba adamı haksız yere mi adam vurdum, diye hep hayıflanırdı. O nedenle o Ermeninin evini alamazsın. Sen en iyisi bir arsa alıver. Oraya sana bir yeni ev yapalım. Ahırı, samanlığı, tandırlığı ve odaları olan yeni bir evin olsun. Amma bilesin ki Camal burada herbirimizin evi senin evindir.

 

  1. Gemerek ve Ermeniler ‘Gemerek Nire Bloomington Nire’

Her sabah yolu uzatıp Oyaların evlerinin bulunduğu sokaktan geçip okula giderim. Ortaokul ikinci sınıftayım. Derslerimiz sabah saat 08.15 de başlardı. Bizim evden okula en fazla on dakikada varılırdı. Yarım saat önceden çıkardım okula gitmek için. Anam, oğlan okul aşkıyla her sabah yarım saat erkenden evden çıkıyor diye babama, birazda gururlanarak bilgi veriyordu. Köşe başındaki ev taş ahşap karışımı iki katlı bir evdi. Büyükçe bir havlusu, tandır damı, evlik, ahır, samanlık ve de kocaman deposu vardı. Havlunun içerisinde Man kamyon ve Reno 12 araba duruyordu. Ana kapının girişinde ise küçük bir kömürlük, içerisinde ise kurt cinsinden dedikleri köpekleri kalıyordu. Geniş havlu kapısı, araçlar sürekli girip çıktıkları için sürekli açık olurdu.

Benim aklımda bir şekilde tesadüfen ordan geçiyormuşum gibi yapıp Oya ile beraber yürüyerek okula gitmek vardı. Gayretlerimin karşılığını almış bir kaç kez beraber okula gitmiştik. O çocuk dünyamda aşkmış sevdaymış adını koyamadığım bir duygu yaşıyordum. İlgi duyuyordum Oya’ya. Sanırım o da anlamıştı neden her sabah o sokaktan geçip okula gittiğimi. Neden böyle yapıyorsun diye adını koymamıştık ama sık sık zamanın tesüf etmesi sonucu beraber okula gider olmuştuk. Bazen benimle yürümekten çekindiğini hissederdim. Evden mi tenbih alırdı, ya da başka bir şey mi vardı o sıralar pek çözemezdim.

Bir akşam karanlık çökünce içimden gelen sese uyup kendimi Oyaların avlusunda buldum. Ağacın altındaki kümesin kenarına ilişip ışık yanan odaların camlarına bakınıp duruyordum. Pencereler bir kat tül ve bir kat sarı kırmızı renkli, lamel desenli kumaş perdeleyle kapanmış, içerisi görünmez olmuştu. Gecenin karanlığında bir umut belki onu, olurda şöyle perdeyi çeker, yüzünü ya da siuletini görürmüyüm düşüncesiyle hareket edip, kendimi havlunun içinde bir yerde bulmuştum.  Oturduğum yerden, hafif bir hırıltıyla dilinii sanki iştahla bir şeyi yalayacakmış gibi sevecen şekilde çıkaran karabaşın dibinde olduğumu anlayınca neye uğradığımı anlamadan, arkama bile bakmadan koşmaya başladım. Köpek bir kaç kez havladıktan sonra peşimi bırakmıştı. Evin dış kapısının lambası yanıverdi. Oyanın annesinin sesi geliyordu ‘hırsız var hırsızzz’ diye. Biraz ilerde çarşıdan mahalle bekçisiyle, adliye binasının köşesinden dönüp, beraber yürüyen, çakır keyif Manik amca ile karşılaşınca daha da telaşlanmıştım.  Hayırdır yeğen neden kaçıyorsun diye seslenince ne diyeceğimi bilemedim. ‘Mmanik Mmaanik amca, sesim titreyerek, sizin köpek havladı evinizin ordan geçerken,  biraz korktum ve koştum, ‘ diyebildim. ‘Korkma yeğenim korkma,  Karabaş kimseye bir şey yapmaz’, diyerek beni uğurladı.

Ertesi gün doğrudan okula gitmiştim. Oya beni arıyordu. Kenara çekti, konuşalım dedi? Akşamdan beri orda olduğunu biliyordum. Ama artık yapma, babam farkında, annemle konuşurken duydum. Yolda seninle karşılaştığını, Karabaşın sana havladığını söyleyip telaşlandığını anlattı. İşte o zaman annem senin orda olduğunu anlamıştı. Kele herif ben annesiyle konuşurum, sen çocuğun babası ile arkadaşlığını bozma diye uyarmıştı.

Ertesi gün annem beni kaşısına alıp,; Oğlum elbet bir gün bir kıza gönlün düşecek. Ama gönlünün düşeceği kız dengin olmalı. Annem ne konuştuğunu biliyordu da ben anlamıyordum. Annemin benimle bu tarz konuşmasından sanki biraz mahçup olmuştum.  Anneme her derdimi anlatırdım elbet. O, benim sırdaşım, sığınağım, sıcaklığını kuş tüylü yorgan gibi hissettiğim annemdi. İlk kez annem benimle böyle konuşuyordu. Bir de oğlum, dikkat et başkasının evine falan gitme, hırsız mırsız sanırlar sonra. Ya da köpek möpek ısırır Allah muhafaza. Mesajı almıştım almasına. Kafamın almadığı şey, biz Oya ile sadece arkadaş idik ve de  iyi anlaşıyorduk. Hem Oya’nın hem de benim ailem olması çok mümkün bir aşkın yeşermesinin önüne geçmişlerdi. Yıllar sonra anladım ki, bizim birbirimizden fazlaca farkımız yoktu. Biz aynı yörenin insanıydık. Sadece farklı inanışlarımız vardı, o kadar. Aslında işin özü Oya ve ailesinin Ermeni olduğunu, görüşmememiz gerektiği talimatı geldikten sonra öğrenmiştim. Zaten çok sürmedi Oyaların göç ettiği haberi gelmişti. Aylar sürdü sokağa küskünlüğüm. Halen o sokaktan geçtiğimde içim burkulur, düşüncelere dalarım. Anılarım beni bir zamanlar Oyaların yaşadığı, zamanın çok kıymetli sokağına götürür.

Yıllar sonra babamdan dinlediğim hikayede  dedem Küçük Ağanın suçsuz yere bir ermeniyi vurduğu, komşumuz Yakup Amcanın köyünden, babasından, ağabeyleri ve tüm  yakınlarından nasıl kopartıldığı, bilim insanı Prof. Dr. İlhan Başgöz’ün Amerika’da Gemerek’li Loloyan ailesi ile bir araya gelişini, Serkis Usta’nın selamını götürdüğüm Gigi Köyündeki köy muhtarının baba dede dostu rastlantısını, değişik pancerelerden değişik insan manzaraları olarak belleğimden geçirip, içerisinde insan sevgisi ile yoğurulmuş değerlendirlenmeleri buraya aktarmaya çalıştım.

1900 lü yıllarda Sivas ve çevresinde Gürün’den sonra neredeyse en çok Ermeninin yaşadığı yerdir Sivas’ın Gemerek ilçesi. Ermeni Kilise kayıtlarına göre nerelerde Ermeni ahalisinin yoğunlaştığı bilinmektedir. Halk arasında dolaşan söylentilerden hareketle, Gemerek İlçesinin Ermeni halkı techir öncesi yapılan propogandalardan etkilenip yavaş yavaş silahlanmaya başladığı, bu duyumu öğrenen yöre ahalisinin  kiliseyi bastığı, kilisede büyük küpler içerisinde saklanmış mavzer ve tabancalar buldukları, bunun üzerine hükümet kuvvetlerinin de desteği ile bir çok Gemerekli Ermeninin  Büyük Dere mevkiinde öldürüldüğü rivayet edilir. Yine aynı söylentilerin devamında bir çok Ermeninin komşuları tarafından kollanıp saklandığı,  techir kafilesine teslim edilmediği de anlatılagelir.

Yıllar geçsede memleketini unutamayan ve Gemerekçe konuşan Gemerekli Ermeniler, kiliselerinin yıkılıp harabe olması ve Maşat diye adlandırdıkları ilçe yerleşkesinin yaslandığı Karabayır yamaçlarında bulunan Ermeni mezarlığının zamanla yerleşime açılmasını büyük bir hüzünle karşılarlar.

Kasımbeyli Gemerek ovasında Hacıyusuf Köyüne giden yolun üzerinde 8-10 haneden oluşan küçük  bir yerleşim birimidir, mahalledir. Kasımbeyli’den Arjantin’e 1950 lili yıllarda göçeden Serkis Efendi,  Dursun Ağaya mektup yazar.  Mektubunda Gemerek hasretiyle yanıp tutuştuklarını, komşularını, Böğelek Bayırını, Melloğun Hozanı, Serkonun Pınarını, Pekmezin Deresini ne de çok özlediklerini anlatır. ’Ben hakkımı sana helal ediyorum, sen de helat et’ diyerek sonlandırır mektubunu. Mektupla  bir de gümüş tütün tabakası göndermiştir Dursun Ağaya.

Basına düşen bir gazete haberinde ‘Gemerek Nire Bloomington Nire, sözlerinin tekrarlandığı hikayede Bir Gemerekli yaşlı Ermeni kadının çocuklarına hep Gemerek ağzı ile hitap ettiği konu edilmiştir. Bakınız İlhan Başgöz….

Kürt Yakub’un  anlattıkları; Yavrum biz Ağrı Eleşkirt’in Taşlıçay Köyündeniz. Köyümüz Kürt Köyüdür. Köydeki kadınların çoğu Türkçe bilmezdi. Yayla Beyin gelini Gülzade hanım yerliydi. Gelin hanım Kürtçeyi öğrenmişti. Gülzade Gelinin çocukları hem Türkçe hem de Kürtçe konuşurlardı. Ben de onlarla oynarken azıcık Türkçe öğrenmeye başlamıştım.

Köyün aşağısında bir  Ermeni Köyü vardı, Açıkağız köyü. Bizim köyün yanındaki yaylak onlarındı. Çok iyi komşuluk ilişkilerimiz vardı. Ne zaman taze bir kuzu veya dana kesilse komşu hakkı birbirimize gönderirdik. Davetlerimizde yapılan yemekler aynıydı. Beslediğimiz kazları keser kurutur kışın yemeklerin içerisinde kullanırdık. Aynısını Ermeniler de yapardı. Yaylada beraber kuzuları güderdik. Bir şekilde anlaşır, oyunlar oynardık. Halaylar çekerken, bizler Kürtçe onlar Ermenice  türkküler söylerdik. Türkü sözleri ayrı melodiler aynı, halaylar neredeyse birbirinin kopyasıydı. Saklambaç, çelik çomak, değişik oyunlar oynar, bir şekilde anlaşır hatta azığımızı, katığımızı, suyumuzu ve  aşımızı bölüşürdük. Aslında pek birbirimizden farkımız yoktu. Kışın kapanan yollar nedeniyle fazla görüşemez, aylarca köyde mahkum kalırdık. Ancak ölüm düğün olması durumunda büyükler birbirlerini ziyaret ederlerdi. Atlar, hayvanlar, köpekler, kazlar tezek ve kermeler hepimizin ortak yaşamıydı.

O günlerde sıkca katır sırtı değişik eşyalarla yüklü, çerçici  denilen, seyyar satıcılar gelmeye başlamışlardı. Bunların çoğu Türkçe veya Kürtçe  bilmiyorlardı. Bu durum bizim için normaldi. Kürt köylülerin bir çoğu da  Türkçe bilmezdi. Köylüler arasında çerçicilerin silah sattıkları rivayet edilmeye başlamıştı. Aradan çok geçmeden atlı, silahlı, tüfek ve mavzerli müfreze grupları köyün etrafında  dolaşmaya başlamıştı. Grupların Ermeni Taşnak Çeteleri oldukları duyulmuştu. Artık köylüler olarak birbirimize gidip gelmez, düğün ve toylara çağrılmaz, kestiklerimizden ikram etmez olmuştuk. Komşu Ermeni Köylüleri de mahçup mahçup gözlerini kaçıştırır olmuşlardı karşılaştığımız anlarda. Önce küçük köy ve mezralara baskınlar yaptıkları, köylülerin altın akçe gibi kıymetli eşyalarına el koydukları duyulur olmuş, bir tedirginlik baş göstermişti. Daha sonra bu taciz ve saldırılar giderek şiddetini artırmış, hiç tanımadığımız adamlar türemişti ortada. Son baskından önce dedemi Delibayır tepesini orda sıkıştırmışlar, üzerindekileri almışlardı. Parası pulu olmazdı dedemin. Yırtık yamalı pantolonu, ceketi, terden kokmuş işliği ve eski sarığı ve çarığından başka değerli bir şeyi yoktu. En çok da işlemeli tütün tabakasını ile ağaçtan yaptığı ağızlığının alınmasına içerlemişti, dedem.

O gün, hiç unutamadığım o gün, aklımdan çıkmayan o gün,  tüm köylüyü Aşağı Harman’da topladılar. Kadın çocuk ve yaşlılara;  yanınıza atınız eşeğiniz katırınız ne varsa alın ve burayı terkedin dediler. Durumun ciddiyetini kavrayan bir kaç kişi direnmek istemişti ki, onlar tüm ahalinin gözü önünde köy meydanında  mavzerlerle vuruldular. Esir aldıkları  erkekleri yaylaya doğru döve döve götürürken silah sesleri ile birlikte ateş ve duman da yükselmeye başlamıştı köyün semalarından. Ahh yavrum ah! Gavur pek azmıştı. Can korkusu ile yola koyulmuştuk. Babam, amcalarım ve ağalarım köyde kalmıştı. Ayrılırken babam, kaçın bari çocukların canını kurtarın diye tembih etmişti anama. Anam, ebem, ben ve küçük kardeşlerim yola revan olmuştuk. O günden sonra köyden kimselerden haber alamadık. Yolda ebem ve kundakdaki kardeşim öldüler. Tercan’da cenazelerimizi defnetmiştik.  Aylar sonra Sivas’a ulaşmış, kafilenin yarısı yolda telef olmuştu.

Gemerek’e ulaştığımızda buradaki Ermeniler kaçmaya başlamıştı. Onlardan birinin evine yerleşmiştik. Elde para, yiyecek içecek hiç bir şey yoktu. Anam, bize babalık eden yaşlı bir adama varmıştı. Babalık aslında bize sürekli eziyet ediyordu. Anamı dövüyor, küfür ediyor, bizleri evlikten kovuyor ahıra kilitliyordu.  Ahırın musurunda uyuduğum çok olmuştu. Ne zamanki elim iş tuttu, işe yaramaya eve para getirmeye başladım, babalığım bize zulüm etmeyi bıraktı. Gerçi büyümüştüm artık, diklenmeye bile başlamıştım. O zamanlar büyüklere karşı laf söylemek ne mümkün.

Ermeni meselesi üzerine;

Büyük Dere’de bir çok Ermeniye kıyıldığı bizim küçük çocuk dünyamızda söylenti olarak duymuşuzdur. Manik amca bölgenin önemli tüccarlarından biridir. Kızlarından Oya ortaokula gittiği zaman öğretmenler onu dindersleri olunca dışarı çıkarır, başka ödevler yaptırırlardı. Yalnız hiç bir şekilde dışlanmasına, alay edilmesine müsade edilmezdi. O bizim sınıf arkadaşımız güzel gözlü Oya’ydı. Uzun yıllar sonra sonra görüştüğümüzde ortaokul yıllarından, komşulardan Gülderen ve Şenay’dan söz edip Gemerek özlemini dile getirmişti. Gözleri halen çok güzel bakıyordu.

 

Manik Amca zahra alır satardı. Tarlada ürünü uygun fiyata alır, ambarında bekletir veya daha uygun fiyat bulursa hemen satardı. Peşin parayla çalışan, biraz fırsatçı, biraz garantici bir esnaftı. Çevrede herkesin güvendiği, saygı duyduğu bir Gemerekliydi. Rakı içer, çayına hoşgin, parasına yanık ve çanak oynar, Gemerekli gibi  ‘siktiğimin siliği’ diye küfür ederdi. Gemerekliydi Manik amca. Ne zaman ki Gemerekli Soner Nayır’ın adı, Fransa Orly havalimanında, Türk Hava Yollarının valiz kabul deposunda patlayan, Asala terör örgütünün sekiz kişinin yaşamına malolan  bombalı eyleme karıştığı duyuldu, işler değişti. Bombayı yapan teroristlerden birinin Gemerekli Soner Nayır olduğu duyulduktan sonra, memleket ona dar gelmeye başladı. Büyük Kahvenin bir köşesinde girdegör denilen bir küçük kapalı oda bulunurdu. Burada o gün rakı ısmarlayan birisi masayı kurar, diğeri evden turşu getirir, bakkaldan beyaz peynir ve leblebi alınır, bazen de  Kelleci Durdu’dan pişmiş kelle siparişi ile masa donatırlardı. Herkes rakısını adaba göre yudumlar, başkasından fazla içeyim çabasında olunmazdı. Manik Amcanın olduğu sofrada laf dönüp dolaşıp Soner Nayır olayına gelince, Bakkal Hacı Abi, amına koduğum Serkisin sıpası, memleketimizde doğdu büyüdü, şimdi bize düşman kesiliyor, siktiğimin silikleri, pislikler diye küfrettikten sonra sus pus oturan Manik’in başını öne eğdiğinin farkına varınca, Manik gardaş, sen bizdensin içimizden  birisisin, öz Gemereklisin, gardaşımızsın sen, diye de gönlünü almaya çalışmıştı.

Soner Nayır’ın Babası Serkis Nayır kendi halinde bir Gemerekli. Kıyamaz tarlalarını ve çiftliğini satıp gitmeye. Tüm çocuklarını ve ailesini İstanbul’a göndermesine rağmen ait olduğu topraklarından kopamaz. Gemerek’te olduğu zamanlarda, Pekmezin Deredeki çiftlik evine gitmeden önce Enişte’nin ocakcılık yaptığı kahvede çayını, Killi Ali Efendi’nin lokantasında bir tas mercimek çorbasını içer, sonra eşeğine binip çiftliğine gider,  başkada toplum içine karışmaz, tarlalarını ortakçıya verir, çiftliğinin tüm işlerini evinde bedava yaşayan Sarı Fikri ile beraber yapar.

Sarı Fikri kimsesiz, başka bir köyden Gemerek’e gelip yerleşen, insanların çarşıdan aldıkları öteberileri evlerine taşıyan, başkalarının yardımları ile geçinen gariban birisidir. Sarı Fikri’nin bir kaç kez evlendiği, ama kadınların kısa sürede onu terkettikleri, köse olması hesabıyla çükünün kalkmadığı / erkeklik işlevini yerine getirmediği rivayet edilir. Evi barkı olmayan Fikri, Serkis’in evinin alt katındaki bir odada kalır. Ara sıra Serkis ile çiftliğine gider gelir. Ufak tefek bakım ve götür getir işlerini yapıp kaldığı evde kira vermeden yaşamını sürdürür. Sarı Fikri hayatında hiç doktora gitmemiştir. Hiç ilaç almamış, sağlıklı bir kişi iken ellili yaşların başında evinde ölü bulunur. Kaldığı evin önünden geçenlerin aldıkları koku neticesinde eve girerler. Kapıyı zorlayıp açtıklarında kapıya doğru hareketlenmiş dirsekleri yara bere içerisinde kalmış bir cesetle karşılaşırlar. Yapılan otopsi sonucu Sarı Fikri’nin Kalp krizi sonucu yaklaşık bir hafta önca vefat ettiği belirlenir.

Soner Nayır olayından sonra Serkis Efendi bir daha Gemerek’e dönemez. Demirci Deli Memet’in Serkis’in mallarını çok ucuza kapattığı rivayet edilir. Manik de bu olaydan sonra önce ailesini İstanbul’a yerleştirir. Daha sonra alacak verecek işlerini halledip, kamyonu, arabasını, evi ve  tarlalarını satıp savıp İstanbul’a yerleşir. Gemerek’ten kim İstanbul’a gitse yemek yedirmeden, rakı içirmeden göndermez.  Manik Efendi Gemerek hasretiyle ölüp gider.

1970 li yıllara kadar ilçe merkezinde dört beş bin  kişinin yaşadığı kayıtlarda yer alır. O yıllarda Gemerek merkezinde en az dört beş tane berber, iki üç tane terzi, üç adet lokanta, beş altı tane kahvehane, değirmen, nalbant, hızar atelyesi, nalbur dükkanı, demirci, züccaciyeci, tuhafiyeci, köşger, bakkal, manav, kasap gibi çeşitli esnaflar yeralır. Adliye, kaymakamlık gibi adli ve idari işleri için sabahın erken saatlerinde ilçeye akın ederler köylü ve kasabalılar. Özellikle Salı günleri kasabada kurulan Salı pazarının etkisiyle ilçe merkezi acayip hareketli olur.

Kentleşme süreci köylerdeki nüfüsun göç etmesi sonucunu doğurmuştur. Giderek küçülen köyler kasabalardan nasibini Gemerek de almıştı. 1970 li yıllarda köyleri ile birlikte Gemerek nüfusunun 65.000 olduğu  tespit edilmişken,  günümüzde toplam nüfusunun 25.000 lerde olması, nüfus artışına rağmen köyden kente göçün ne anlama geldiğini ortaya koymaktadır. En kötüsü ise kapanan köy okulları, bir iki haneden oluşan köyler, ıssızlaşan yanlızlaşan köy yaşamı. Tarımın zayıfladığı, hayvancılığın azaldığı, köyünde yumurta satın alan köylülerin çoğalmasına neden olmuştur. Boş evler, ekilmeyen tarlalar, işletilmeyen kömür ocakları, kapanan esnaflar ve köhneleşen o güzelim köy kasaba ve ilçeler.

 

Gemerek Nire Bloomington Nire 

 

Prof Dr Ilhan Başgöz Gemerek ile anılan bir bilim insanıdır.

İlhan Hoca, ‘1921 yılında arpalar biçilirken Gemerek’te doğmuşum. Babam Gemerek İlkokulunda öğretmendi. Annem Cadoğlu Türkmenleri’nden Zeycan hanım, ev kadını. İlkokul dördüncü sınıfa kadar Gemerek’te okudum.

 

İlhan Hoca zorlu imtihanlar sonrası 1940 yılında Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesine kayıt yaptırır.  1944 yılında  Pertev Nail Boratav hocanın asistanı olur. Bir yıl sonra fakülteden mezun olur.  Fakültenin folklor kürsüsü kapatılınca  Tokat Lisesine edebiyat öğretmeni olarak atanır. İki yıl sonra öğretmenlikten çıkarılır.

 

Belirtildiği üzere; Prof Dr Mehmet İlhan Başgöz 1921 yılında ekinler biçilirken dünyaya gelen, neredeyse Cumhuriyet ile yaşıt bir bilim insanıdır. Bir dilin güzel eserlerini derleyip toparlayıp folklor dünyasına kazandıran hoca, Türk Folklor yaşamına kazandırdıkları eserleri ile  çok büyük hizmetler etmiştir. Köroğlu’ndan, Nasreddin Hoca’ya, Yunus Emre’den  Pir Sultan Abdal’a ve dahi adı sanı bilinmeyen onlarca halk ozanlarından derlediği  deyiş, şiir, ağıt, söylence / anlatılar  ve yazılı metinleri bilim süzgecinden geçirerek dünya ve Türk folkloruna  kazandırmıştır.

Öykünün geçtiği yer Gemerek’te doğan, yukarıda sözü edilen Ermeni meselesi konusunda çarpıcı görüşleri olan M. Ilhan Başgöz’ün tam da bu meseleyle yaşantısından bir kesiti ve görüşlerini buraya aktarmakta fayda var.

Milliyet Gazetesinden alıntı yapılmıştır. Alıntı yapılan link aşağıda yeralmaktadır.

 

www.blog.milliyet.com.tr/gemerek-nire-bloomington-nire

 

Laf lafı açar laf da yüreği;

Biz gelelim benim yeni döndüğüm Bloomington seyahatime. Sohbetlerin birinde ben, son zamanlardaki, gemi azıya alan lümpen milliyetçilekten yakınıyor ve Ermenilere karşı takınılan husumetli tavırdan duyduğum endişeyi dile getiriyordum. İlhan Hoca’da bana, Türk toplumunda Ermeniye karşı husumet için zemin olduğunu belirtti. Ben Türkiye dışındaki Ermeni diyasporasının *herzelerinden Ermeni asıllı Türk vatandaşlarının sorumlu tutulamayacağını anlatmaya çalışırken, Hoca’nın belli belirsiz kızdığını farkettim. İlhan Başgöz gibi seyrek ve az kızan insanların kızgınlığını hemen sezersiniz. ‘bak dedi, ben severim Ermenileri. Ben Gemerek’te doğdum. Gemerek nüfusunun yüzde yetmişi Ermeniydi tehcire kadar. Şimdi ise parmakla gösteremezsin. Ermenileri öldürdük. Doğrudur. Fakat Ermenilerin bazıları da (evet yerli Ermeniler, Osmanlıyız diyenler) Taşnak’ın tahrikiyle öyle akla sığmaz, ağıza alınmaz zulüm yaptılar ki bunu bilmeyenler için, yılların Ermeni diyasporası propogandasının etkisiyle Türk halkını mahkum etmek kolaydır. Devlet kayıtları, vakayı nameler, kitaplar eksik, yanlış şeyler içerebilir. Ama maniler, ağıtlar türküler yalan söylemez.’

Dinle şunu;

1920 yılında Haçın’da (Adana’ya bağlı bugünkü Salimbeyli), Fransız işgali sırasında, Ermenilerin Türklere uyguladığı yok etme harekatını, olaya tanık olan bir kadının ağıtından öğreniyoruz;

1 Amir memur demeyerek                                  2 Hep bir ipe bağladılar

3 Bekiroğlu Deda’yı                                            4 Demirinen dağladılar

 

5 Sekiz gavur bir gelince                                   6 Osmanımı şaşırdılar

7 Baban çete başı deyi                                       7 Hac’Ahmedi pişirdiler

 

8 Sen çete topladın deyi                                    9 Çalgıyınan yüzüyorlar (derisini yani)

10 Bebeleri kaynatmışlar                                   11 Guzu etidir yeyin deyorlar

12 Enfiyeci Hüseyin’i                                          13 Tellerinen boğuyorlar

 

14 Yağ kazanını kurdular                                    15 Çocukları  ayrı gaynattılar

16 Gün görmeyen hanımları                                17 Süngü ile oynattılar

 

Bu ağıdı söyleyen  Haçınlı kadının bir politik hesabı, gündemi yok, olamaz’. Söylediklerinden kuşku etmek için de sebebimiz yok. İlhan Hoca bu araştırmayı yapmak, ya da mevcut olanı körüklemek, Ermeni diyasporasının iftiralarına karşı defansa geçmek amacıyla yapmıyor. O bir araştırmacı, bir folklorcü. Maniler, Ninniler, Hapishane ve Asker Türkülerinin yanı sıra ağıtları incelerken rastladığı bir tarihsel anlatıyı almış kitabına.

Yazarken bile gönlümü karartan bu olayların tamamı doğrudur. Bunları yapanlar benim için bir avuç kansızın giriştiği bu sapıklıklardır. Ben bu konuyu sadece Ermeni Türk meselesi olarak görmeyecek kadar aydınlanmış bir insan olma çabasındayım. Çocukları kazanda kaynatanın, savunmasız insanlara kötülükler yapanın  Ermenisi Türkü olmaz. Sapığın milliyeti, zilliyet, dini, imanı, tarikatı ne ifade eder?

İlhan Başgöz ve Ermeni muhabbeti açılınca anlatmadan geçemeyeceğim ve Prof. Başgöz’ün evinde kaldığım sırada hatırlayıp, olayı bilmeyen dostlarla paylaştığımız ortak bir anımız var;

İlhan Hoca, ‘Hele sen anlat dedi,’ Anlatıyorum.

Oğlum küçüktü. Bir gün eve geldi ve kuru temizlemecide çok tatlı bir Türk teyze ile tanıştığını anlattı. ‘Öyle mi kimmiş, ismi neymiş?’ ‘İsmi Anna, oğlum Anna Türk ismi değil ki. Yanlış anlamışsındır. Handan filan olmasın?’. Yok anne, dedi’. Vallabilla ismi Anna, İstanbullu.’ Ben de gidip istanbullu Anna hanımı göreyim dedim. Anna Loloyan ve ailesi ile tanışmam böyle oldu. Loloyan ailesi İstanbul Kurtuluş’ta yaşamış ABD’ye göçmeden önce. Aile erkeklerinin kimisi kuyumcu, kimisi terzi.

Anna evine davet etti. Gittim. İçeriden bir İbrahim Tatlıses müziği duyuldu. Ayağıma terlikler verdiler. Kahve içtik, fal kapattık. Yıllar boyunca dostluklarını esirgemediler. Sonra baba Loloyan Ohannes vefat etti. Ailece kilisede anma törenine gittik. Kilise Papazı Ohannes için okuduğu  yazıda  ‘Ohannes from Gemerek’ diye kısa öz geçmişinden söz etti. Anna’nın annesi Nazlı Teyze çok hanım, esaslı bir kadın. Birgün evlerine gittiğimde Nazlı teyze sanki namaz kılıyordu. Dizlerini kırmış,  başında örtüsü, elinde tesbih mırıl mırıl dua ediyordu.  İçimden  acaba Nazlı Teyze müslüman mı oldu, diye geçirdim. Nazlı Teyze dönmüş anlaşılan, diye düşündüm. Zaten ismi de Ermeni ismi değil (oysa ailede bir de Gülbahar gelin var).

Kadının duası biter bitmez ‘Nazlı Teyze sen müslüman mı oldun, dinini mi değiştirdin,’ diye sordum (sanki neden önemli ise) Yaşlı kadın, yüzüme tuhaf tuhaf bakıp ‘’Yoooh’ dedi. Bozuldum. ‘Şey yani tıpkı  müslümanlar gibi başını bağlamışsın, elinde tesbih, dizlerin bükülü, oturmuş dua ediyorsun da…Sandım ki..’ Nazlı Teyze gülüverdi ‘Ne bilim gızım, bizim oralarda hep böyle dua ederdik’ dedi. Nazlı Teyzenin torunu Julyet ömründe Türkiye’ye gitmediği halde İçanadolu şivesi ile mükemmel Türkçe konuşuyor. Belli ki Türkçeyi anneannesinden öğrenmiş. Neden bu şiveyle konuştuklarını sorduğumda. ‘İyide biz Gemerekliyik’ dediler.

Nazlı Teyze bana Gemerekte evlerinin bir odasını kiralayan ailenin oğlu Mehmet’ten söz eder oldu. ’Duydum ki oğlan Amerika’ya gelmiş. Böyük adam olmuş. Bir aile gibiydik onlarla. Oğlan elimizde büyümüştü.

İlhan Başgöz hocayı biraz yakından tanıyınca O’nun da  Gemerekli olduğunu, bir Ermeni ailesinin yanında bir göz odada kiracı olarak yaşadıklarını, orada okula başladığını öğrenmiştim. Yahu şu Gemerek dediğin ne kadarlık bir yerdir 60 yıl önce. Orda kaç tane Ermeni ailesinin odasını kiralayan, kaç tane aile vardır ki oğlunun adı Mehmet olsun. (İlhan hocanın tam adı Mehmet İlhan Başgöz)

Hocaya yıllarca gel evimizde konuğumuz ol dedik durduk. Hoca, ‘yok ben kendi evimden başka yerde rahat edemem,’ der gelmez, otelde kalırdı. Bir kış günü telefonda,  ‘Washington’da konferansa katılacağım, size uğramak istiyorum, ‘ dedi. Sevindik. Geldi ve fethetti gönülleri. Ben de ona; ‘hoca gel seni biriyle tanıştıracağım’ deyip, onu Nazlı teyzenin evine götürdüm.

Aradan onca yıl geçmesine rağmen, bu iki insan birbirini görür görmez bir bağırış bir çığrış sarıldılar, ağladılar, saatlerce konuştular, seyredenlerin yüreğini dağladılar. Ogün bugün görüşürler.

İşte Anadolunun kültürel, etnik danteli. Çözmeye kalkışırsanız iplik dolaşır kördüğüm olur….

Keşke tüm bu büyük acılar yaşanmasaydı. Bu memleketin  insanları olarak  birarada barış ve huzur içerisinde yaşayabilsek ne güzel olurdu. Hep birlikte Memleket İsterim şiirindeki ortak kaygılar ve ortak değerler etrafında, düşmanca duygulardan uzak buluşabilsek ne güzel olurdu.

Keşge güzel gözlü Oyayla dostça muhabbetlere devam etsek. Keşge!

Cahit Sıtkı Tarancı’nın Memleket İsterim şiirinde ifade ettiği gibi herkesin mutlu olduğu, eşitliğin, baharın, barışın,  dostluk ve kardeşliğin egemen olduğu  bir  dünya olsun.

 

 

Memleket İsterim

Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;

Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

 

Memleket isterim

Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

 

Memleket isterim

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun.

 

Memleket isterim

Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;

Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

 

Yıllar sonra Danimarka’da tanıştığım, dostluklar kurduğum oto tamircisi Serkis Usta’nın ricası üzerine emanet aldığım küçük hediye paketini yerine ulaştırmak üzere yaz tatilimde Gemerek’ten Bünyan’ın Gigi köyünü bulmak üzere amcaoğlu Cihangir’in arabası ile yola koyulduk. Gigi Köyü Bünyan ilçesi ile Sarıoğlan’a bağlı Çiftlik Kasabası arasında kırsalda, kıraç tarımın yapıldığı bir köydür. Sarıoğlan ovası bölgenin 600 m rakımında verimli bir ovası iken Gigi Köyünün rakımı yaklaşık 1350 m lerdedir. Günümüzde 30 -40 hanenin yaşadığı köyde 100 civarında insan yaşamaktadır. Yaklaşık 40 ailenin yaşadığı bu köy eski bir ermeni köyüdür. Günümüzde köyde ikamet eden hiç bir ermeni bulunmamakla birlikte,  çoğu yurtdışında, bir kısmı da İstanbul’da yaşayan, kendilerini biz Gigiliyik diye tanıtan yurttaşlarımız bulunmaktadır, onyıllar geçmesine rağmen.

 

Yeni adı ise Danişment’ir  Gigi köyünün.

 

https://bindalli.wordpress.com/category/gigi-danisment-koyu/ sayfasında yer aldığına göre;

 

Rasim Deniz Hoca eski adı Gigi olan, bugünkü adı Danişment olan köyümüzde bir cami bulunmayışını görür ve bu köye bir cami yaptırmak ister. Eski bir Ermeni köyü olan Gigi’de, Hıristiyanların büyük bölümü köyü terk etmiş, sadece Garabet ve hanımı kalmıştır. Köyün diğer ahalisi ise civardan göçen Türkmenlerdir ama Türkmenlerin köyde durduğu mu var? Çoğu hayvancılıkla uğraştığı için yaylalardan, inlerden köye ancak çetin kış vakitleri gelmektedirler. Durum böyle olunca Rasim Hoca, eski kilisenin yerine bir cami yaptırmak için Garabet’i ve hanımını ikna etmeye uğraşır. Garabet o sırada köyün muhtarıdır. Garabet, hanımının karşı çıkmasına rağmen iyi niyet gösterir ve Cami Yaptırma Derneği Başkanlığını kabul eder. Hatta civardaki Müslüman köylerini gezerek camiye bağış toplar. Asıl para Müftülük tarafından karşılanacaktır ama Garabet’in bu işe temiz kalple başlaması ve yüksünmeden bu işi yürütmesi çevrede Garabet’in şöhretini artırır. Civardaki insanlar Garabet’e daha da bir sevgiyle bakarlar ama camiye de pek fazla yardım yapamazlar. Purağıl ve Koyunabdal’daki Türkmen ağaları koyun verirler. Diğer Türkmenler ise zaten fakirdir. Hem de öyle camiye gidecek vakitleri de yoktur. Garabet, çok fazla bir para toplayamaz ama yine de gösterdiği iyi niyetle Rasim Hoca’nın hatıraları arasındaki yerini alır.

 

https://www.haritamap.com/yer/danisment-bunyan#google_vignette

 

Şair Ahmet Kutsi Tecer’in ifadesinde yeralan dizeler aslında herkes için söylenmiş dizelerdir.

 

Orda bir köy var, uzakta

O köy bizim köyümüzdür

Gezmesek de, tozmasak da

O köy bizim köyümüzdür

….

Dizeleriyle özdeşleşen onlarca ermeni halen kendilerini Gigili olarak anarlar.

Gigi, Ermenilerin unutmadıkları bir köydür. Bir kısmı İstanbul, Kanada, Amerika, Fransa gibi ülkelerde yaşayan aslen Gigili olan birçok genç yaşlı kuşak çok uzak mesafeler katedip, esameleri okunmayan kiliseleri, bakımsız mezarlıkları, viraneye dönmüş evleri, zamanla kırgı bayıra dönüşmüş bağ ve bahçeleri, sadece anlatımlarda hatıralarda kalan hikayeleri ile büyüdükleri köylerini Gigi’yi ziyaret ederler. Şimdiki adıyla Danişment köyünü.

Genç kuşakları Gigiye davet eden, onlara rehberlik etmek suretiyle kökleri arasında bir köprü kurmaya çalışan Necdet Efendi (Madros Kilimciyan) köy muhtarı İdris Bey’in desteği ile eski viranelerden, tahmini kendilerine ait evlerden birini tamir ettirip oturulabilir hale getirir. Yazları gelip köyde yaşamaya başlar. Köy halkı ile güzel dostluklar geliştiren Necdet Efendi neredeyse tüm köyün sayıp sevdiği bir kişi olur.  Hatta yurtdışından gönderilen yardımlar sayesinde eski mezarlığın etrafına bir ihate duvarı örülür. Bu işler hem zaman alır hem de streslidir.

Necdet Efendi’nin beklenmedik acı haberi İstanbula’ ulaşır. Muhtar Necdet Efendi’nin çocukları ile iritbata geçip üzerine düşen haber verme görevini yerine getirir. Aileye ister siz gelin burada cenazenizi eski mezarlıkta defnedin, isterseniz cenazenizi bir nakil aracı ile İstanbul’a getireyim der. Aile gerekli girişimleri yapar, Ermeni Cemaat vakfının çabaları sonucu cenaze, muhtarın da nezaretinde,  İstanbul Şişli Ermeni Mezarlığına ulaştırılır. Dualar eşliğinde cenaze defin işlemleri gerçekleştirilir. Ermeni cemaatinin sevilen şahsiyetlerinden olan Necdet Efendi’nin son yolculuğunda insani görevini yerine getiren muhtar Gigili Ermenilerin gönlünde sevgi yumağı oluşturur. Muhtara teşekkür mesajları, hediyeler gönderilir.

Ben ve amcaoğlu da böyle bir emaneti ulaştırmak üzere yola çıkıp Danişment köyüne ulaştığımızda karşılaştığımız ilginç olayla dünyanın ne kadar küçük olduğuna şahitlik ettik.

Kayseri Çiftlik karayolunu bir kaç km geçtikten sonra tahmini bir yola sapıverdik. Koyunaptal Köyünü sora sora bulduktan sonra Gigi Köyünü bulmamız zor olmamıştı. Yaklaşık 15 km stablize yoldan ağır ağır ilerleyerek iki saat sonra Gigi ye ulaştık. Biraz da acemiliğimziden olsa gerek her görüdüğümüze sorup yavaş sürmüştük arabayı. Arabayı  köy meydanına minarenin olduğu alana doğru sürdük. Açık olan köy bakkalına girdik. Bakkal dükkanı sanki ikiye bölünmüştü. Ön kısımda sedir, masa ve sandalyeler mevcuttu. Küçük bir köy kahvesine de benziyordu. Sedirin arka kısmında bir bakkalda olması gereken, bir terazi ve raflar,  yüklükler ve üzerinde torbalar içerisinde şeker, leblebi, toz biber, makarnalar, sele içerisinde yumurta ve çay paketleri, sabun ve deterjanlar ve bolca sigara paketleri yeralmaktaydı.

Bakkala, muhtarın evini aradığımız sorduğumuz anda elinde bastonu yaşlı bir köylü içeri girdi.  ’Ali Dede içeri’ö buyur dedi bakkal. Ali Dede gözlerini bizim üzerimizde yoğunlaştırıp ’kimsiniz ula siz’ diye seslendi. Ali Dedeye cevaben biz muhtarın evini arıyoruz, aslen Gemerek Kümeören köylüyüz diye yanıt verince; ’hadi ordan siz oralı olamazsınız, ben bilirim Kömerenlileri,’ diye seslendi. Anladık ki Ali Dede bizim oraları biliyor. ’Hayırdır Ali Dede niye atarlısın’ öyle  diye sorunca; elinde iğde ağacından yaptığı bastonunu yere vurarak, dinleyin hele diyerek, sedire oturmamızı istedi. ’Bakın gençler ben tam 90 yaşındayım. Askerde acemi birliğinde usta erler, çavuşlar komutanlar herkesin sövüp saydığı, dövdüğü bir devreyi geçirmekteyiz. Günün birinde kış hazırlığı yapılacak, odunlar toplanıp baltayla parçalanacak. Ben araziden kalın odun parçalarını getirirken, arkamdan seslenen komutanın bağırmasıyla irkildim. Lan eşşekoğlu eşşek,  gibi küfürler savurup bana yaklaşınca hazırolda put gibi duruvermiştim. Sırasıyla savurduğu iki tokat yanağıma ben ise yere yapışmıştım. Adanalı komutan halen küfrediyor, küfürlerine; senin Allahını kitabını şeyderim gibi sinkaflı alışık olmadığımız bilmediğimiz küfürleri de ekliyordu.  Ağacın altında elinde baltası ile odun kırmakta olan Mahmut Ağa, baltasını eline alıp komutanın gırtlağına dayamıştı. Komutan falan dinlemem, milletin Allahına kitabına küfredemezsin. Yoksa senin kelleni burada hemen şuracıkta, bedeninden  koparırım. Mahmut Ağa bir hafta hücre cezası almıştı ama bir daha o komutan kimseye küfür edememişti. O günden sonra Mahmut Ağa herkesin saygı duyduğu bir ağa, yiğit yürekli  bir asker arkadaşımız olmuştu.

Sözü edilen anadolu insanı Mahmut Ağa benim öz amcam, aracıyla beni götüren Cihangir’in ise dedesiydi. Şaşırmış neye uğradığımızı anlayamamıştık. Neye gelmiş ne bulmuştuk.

Kim olduğumuzu anlayan Ali Dede’nin kuruyan gözleri sanki sel olup akmaya başlamıştı. Elini öpüp boynuna sarılmış hep beraber ağlaşmıştık.

Gemerek nire Gigi Köyü nire. 20 yıl önce kaybettiğimiz Mahmut Ağanın asker arkadaşı Ali Dede ile tesadüfen karşılaşmıştık. Ali Dede bizimle birlikte muhtarın evine kadar eşlik etmişti. Muhtarla tanışınca Muhtarın babasının ise Dedem Küçük Ağa ile ahbap olduğunu öğrendikten sonra ziyaretimiz uzamış, uzun uzun sohbetler etmiştik. Hiç olmazsa tere yağlı omaç yemeden gitmeyin diye ısrarcı olmuşlardı.

Böylelikle dünyanın ne kadar küçük olduğu, Anadolu insanının yollarının nasıl ve hangi acılarla kesiştiği konusu bir kez daha farklı bakış açılarıyla dile  getirilmiş oldu.

Ermeni aile dostum fanatik Fenerli, Kurtuluşta büyümüş tam bir İstanbul ağzı ile konuşan Gigili Sevgili Murat aslında Garabet ustanın oğludur. Murat aslında içimizden biridir. Vücudunda Kanarya dövmesiyle çok iyi bir Fenerbahçeli olmanın yanı sıra Türkiye’nin derdiyle dertlenen bir kardeşimizdir Murat ve kardeşi Şahin.

Keşke Anadolu coğrafyasında büyük acılar yaşanmasaydı., Ülkemizin etnik zenginliğini doğal güzellikleriyle bütünleştirerek barış ve huzur içerisinde yaşayabilseydik.

Murat ve Haygü’nün biricik kızları Melisa’ geçen gün Iraklı bir Süryani ile dünya evine girdi. Danimarkalı davetlilerle birlikte sanki Ortadoğu  düğün salonunda buluşmuştu. Türkçe Arapça Danca Süryanice müzik eşliğinde halaylar çekilmişti Melisanın düğününe gelen dede Gigi’li Garabet amca ile tanıştım. Gemerek ten Manik Amca ve kızı Oya dan söz edince; Manik ile bacanak olduğunu anlattı. Oya’yayı sordum. İstanbul’da yaşıyor dediler. Selamlarını iletmelerini söyledim.

 

Dünya küçük, yaşam güzel, herkese yetecek kadar yer var.

 

 

  1. Marchal Yardımı

Köydeki evimizin bir köşesinde beş litrelik teneke kutular ile kağıt torbalar içerisinde un ve süttozları bulunurdu. Bu ürünler ile okulda süt kaynatılır un ve yağ ile keteler yapılır, öğrenciler evden getirdikleri bardaklar ile süt içerlerken evlerde pişirilip taze taze okula gönderilen keteleri yenirdi. Sütün tadı pek alışık olduğumuz süt gibi değilken sıcak keteler çok lezzetli olurdu. Bunlara Amerikan yardımları denirdi. Gerçi Emine öğretmenimiz tüm bunlara karşı gelir, zaman zaman bamamla tartışırdı. Amerika kendine bağlı ülkeler yaratma peşinde. Küçük yardımlarla  o yoksul ülkeleri kendine bağımlı hale getiren emperyalist bir ülkedir. Aslında boşuna vermiyor bunları diye az da olsa itirazını dile getirmeye çalışıyordu. O zamana kadar devletten veya başka kiöselerden karşılıksız yardım almayan, kendi ürettikleri ile ayakta kalan köylüler acayip duygular içerisinde kalmıştı. Marchal Yardımı ile milletin genetiğini bozdular, beleşciliğiealıştırıyorlar, diye itiraz ediyordu Emine Öğretmen.  Daha sonraları köylü lezzetsiz süttozunu kaynatıp süt ve kete yapmaktan bıkmış ve  artık yapmayacaklarını ifade etmişlerdi. Bu işte Emine öğretmenin solcu olduğu, köylüleri organize ettiği de söylenirdi. Kete ve süt verilmiyordu artık. Geriye teneke kutular içerisinde bir sürü yağ kalmıştı. Kalan yağlar bir iki yıl boyunca tezek üzerine dökülerek sanki gaz yağı gibi sınıfın ısınmasında kullanılmıştı. Amerikan yardımı soğuk kış gününde işe yaramıştı. Boş tenekelere de öğretmenimiz çiçek ekerek vazo gibi değerlendirmişti. Her bir öğrencinin ayrı bir çiçeği olmuştu. Bu çiçeklerin bakımı çocuklara aitti. Mezun olan çocuklar mezuniyet hediyesi olarak bir kitap ve bir çiçek ile birlikte diplomalarını almışlardı..

O yıllarda radyo ajanslarında Amerika’nın  Pakistan, Mısır,  Yunanistan ve Türkiye’ye çeşitli yardımlar yaptığını dinlerdik. En az yardım Türkiye’ye verilirdi. Çocuk aklımca en az yardımın Türkiye’ye verilmesinden dolayı Amerika’ya kızgındım. O gün bu gündür içim ısınmıyor şu her kötülüğün anası Amerika’ya.

O yaşlarda ajanslara ilgim babamım da dikkatini çektiğinden bu konuları onunla konuşur olmuştuk. Benim Amerika’yı sevmediğimi anlatmıştı Rüksan Öğretmenime. Öğretmenim, bana Amerika’yı neden sevmediğimi sorunca, ajanslarda duyduğum haberleri anlatınca; şu açıklamayı getirmişti; Hiç bir devlet başka bir devlete bedava yardım etmez. Mutlaka ilerde kullanacağı bir hesabı vardır. Hatta bu gönderdikleri gıda yardımı var ya, işte o gıdalar Amerikanın üretim fazlası mallarıdır. Zaten depolarda bekleyecek kalitesiz ürünleri, güya dünyaya Amerikan Marchal Yardımı diye yutturmaya çalışıyorlar. Türkiye’nin bunları kabul etmesi çok yanlış bir politikadır. Tam bağımsızlık tam özgürlük isteyen bir toplum bu tür karşılıksız yardımları kabul etmemesi gerekirdi, diye bir yorum yaptıktan sonra bana dönerek ‘sen sen ol, kimseden karşılıksız bir şey alma, haketmediğin bir şeyi isteme, çalış, gayret et, alın terinle emeğinle kazan, kimseye de minnet etme’ diye tavsiyede bulunmuştu. Hatta konuyla pek ilgisini kuramadığım aşağıdaki örneği de anlatmıştı.

Baban Muhtar olduğu için ben sizin eve sıkça gidip geliyorum. Evinizde bana biz öğretmenlere çok hürmet ediliyor. Annenin yaptığı lezzetli yemekleri de yiyoruz. Sağolsunlar.  Annen bir gün gelse bana öğretmen hanım, benim oğlanın derslerine hep PEKİYİ yaz dese, ben de bunu aynen yapsam sence doğru yapmış olur muyum?. Hem ben hem de annen çok bariz yanlış yapmış oluruz. İkimizin de vicdanı bundan rahatsız olur. Vicdanımızı rahatsız edici hiç bir olayın içinde olmamalıyız. Sonra vicdanımız gelip bir gün bizi sorgulamaya başlar.

En doğru olan senin derslerine çalışman, gurup çalışamalarını en iyi şekilde yapıp, arkadaşlarınla iyi ilişkiler geliştirmen sonucu, kendi gayretlerin ile hakederek PEKİYİ notunu almak değil midir?

 

Kürt Yakub’un evinin karşısındaki birbuçuk dönümlük arsa,  uzun pazarlıklardan sonra 1000  TL karşılığı satın alınır 1972 yılının sonuna doğru.  Köydeki baraj istimlakından gelen para, bağdan kesilen ağaçlar ve satılan tarlaların parası ile arsa üzerine bir müstakil ev inşası başlatılır. Evin ancak yarısı biter, eldeki para da tükenir. Evin odalarından bir tanesi samanlık, diğeri ahır olarak düzenlenir. Pencereler naylon ile kapatılıp içerisi  sap ve saman karışımı  çamurla sıvanır. Odalardan iki tanesinin pencere ve kapısı takılıp kışı geçirecek hale getirilir. Evin üstü gıcır gıcır kiremitli bir çatı ile kaplanır. Dışarıdan bakınca köy evlerinden farklı güzel bir bina olarak görünen evin artık; köye evlerindeki gibi dam loğlaması, özel kil toprağı ile su geçirmez hale getirmek için sıkılaştırması, çörten akarının düzenli olması gibi bir çok iş yapılamayacaktır. Eve taşınıp içine girdikten bir süre sonra havaların soğumasıyla gerçekle yüzyüze gelir aile. Çatı konmadan önce evin tavanı için  yeni kesilmiş kaysı ağaçlarından biçilen beş onluklar atılır ve tahtalar kullanılır. Ahşap ağaçların kullanılmadan önce  kurutumuş olması gerekir. Hem bilgisizlik, tecrübe eksikliği, hem de durumun aciliyeti nedeniyle kullanılan yaş ahşapların  üzeri ziftli kağıtla örtülür. Ziftli kağıt çamurla ağacın temasını önleyerek olası çürümeyi önlemek için yapılır.  Ziftli kağıt kaplama üzerine saman karışımlı serpme çamur sıvanır. Ağaçların ve çamurun kuruması sonrası derin yarıklar oluşmaya başlar. Yarıkların kapatılması için samanlı toprak atılmasına rağmen çatı yalıtımının yeterli olmaması nedeniyle ev bir türlü ısınmaz. O kış çetin bir kış olur,  musluklar ve su tesisatı donar. Yaklaşık üç ay boyunca komşunun bahçesinde sürekli akan çeşmeden hem evin  hem de ineklerin içeceği su kovalarla taşınır eve.

Bir sene sonra kerpiçten iki göz ahır samanlık yapılır. Evin kalan kısmı borç harçla içerisinde oturulacak hale getirilir. Hayriye hanım mutludur. Cemal akşamları eve gelmektedir. Çocuklar büyümüştür. Kemal’in düğünü yapılır. Celal Kayseri’de fırında çalışmaya başlarken Mustafa Fazıl ve Soner ilçede okula başlamışlardır. Ömer Lütfi o yıl aralık ayının son günü 1974 de dünyaya gelir.

Günlük kazancı ile çocuklarını orta halli bir aile gibi geçindiren Cemal kılık kıyafetine özen gözteren biridir. Beyaz mintanı, yeleği, çeketi ve en önemlisi ayakkabıları boyalı ve temiz olur. Gerçi ayakkabısının biri eskirken diğer pırıl pırıl durur.

 

  1. Tamirci Çırağı ve Ayağında potini var zengin mi sandın

İlk kez iskarpin ayakkabı giymeyi düşlüyorum. Babamın işe gitmediği bir gün sabah erkenden okula giderken babamın ayakkabısını giymenin mutluluğu tarif edilemez unutulmaz bir duygudur.

Artık ortaokula başlamış kitap, defter,kalem, cetvel, pergel gibi okul araçlarının yanı sıra beden eğitimi dersinde giyilecek eşofman, spor ayakkabısı gibi kıyafetlere de ihtiyaçlar vardır. Ortaokula giden öğrencinin bunları alması gerekmektedir. Paramızın olmadığını da biliyorum. Hafta sonları çarşıdaki Havuzlu Kahvede ayakçı denilen, sadece getir götür, temizlik gibi işleri yapan eleman olara çalışmaya başlamıştım. Kazandığım paralarla eşyalarımı alırken biriktirdiğim parayı da ciltlediğim İnce Memet kitabının içinde saklardım. Anneme bu paralarla mutlaka bir düzgün ayakkabı alacağımı tembihliyor, altyapısını yapıyorum. Parayı sakladığım yeri bir tek anneme söylüyorum, ne olur ne olmaz, Mustafa bulsa bu parayı hemen kendine yeni bir kitap alırdı.

Evde  siyaset konuşulurdu. Babam Cumhuriyet Halk Partilidir. Mahmut Amcam Adalet Partili. Hasan Amcam ise Selamet partili. Partilerin kısaltmalarından CHP’nin Cumhuriyet Halk Partisi, AP’nin ise Adalet Partisi olduğunu öğrenmişim. O yıllarda Kıbrıs Harekatı yeni yapılmış. Karaoğlan, Bülent Ecevit in adı sıkca duyulur olmuştu.

1960 lı yıllarda Kıbrıs Cumhuriyetinin cumhurbaşkanı Rum, başkan yardımcısı ise Türklerden seçiliyormuş. Kıbrıs Türklerinin lideri ise Dr Fazıl Küçük imiş. Buradan hareketle babam,  Kıbrıs Türklerinin lideri Dr Fazıl Küçük’ün adını bana koymuş. Keza, dedem Küçük Ağanın isminden esinlenerek bu ismi bana verdiğini gurula anlatırdı babam.

Köydeki okulumuzda iki sınıf vardı. Dört ve beşler bir sınıfta , birler ikiler ve üçler ise diğer birleştirilmiş sınıfta ders yapıyorduk. Okul yeni başlamış,  öğretmen adlarımızı tam olarak öğrenmemiş olsa gerek, ilk hafta sürekli tekmil verir gibi; Adım şu, falanın oğluyum, kızıyım diye kendimizi tanıtıyorduk. Sıra bana gelince, ‘benim adım Dr. Fazıl Küçük Koç, Muhtar Cemal Koç’un oğluyum,’ dediğimde arkadaşlarımın, ‘duydung la dohdur olmuş Fazıl hehe,’ alay edercesine, güldüklerini hatırlıyorum.

Altı yaşılarında okumayı sökmüştüm.  Annemle birlikte Kayseriye gidiyor, ilk kez otobüse binmiş, anneme eşlik ediyordum. Yanımızda üç dört kiloluk iki adet küçük ahşap barkaç içerisine sıkıştırılmış küp peyniri  var. Bunları peynir pazarında satıp harçlık edecekmişiz. Annemin asıl derdi bir daha bebek yapmamak için korunma amacıyla Kayseri Devlet Hastahanesine spiral koydurmakmış. Celal abim anneme ‘bu işi kaç paraya yapıyorlar’ diye sorunca, 45 -50 liraya yaparlar herhalde diye yanıt verince, anne o zaman sana 100 lira vereyim iki tane taktır, demiş. Celal’in derdi ise  arkadaşları köy harmanında top oynarken o çocuk bakmak durumunda kalmasından ötürü böyle bir çözüme aklınca destek vermek istemiş olsa gerek.

O yıllar tabuların, cehaletin, özellikle de kadınların regil olmasının saklandığı, gizlendiği, ayıp olarak algılandığı yıllardır. Yeni yeni halk eğitim merkzlerinin, sağlık ocaklarının halkı doğum kontrol alanında bilgilendirmeye henüz başladığı bilgilerdir. Petlerin olmadığı, regel olan kadınların kanamalarını gizlemek için eski kıyafetlerini kullandıkları, kullanılan bu çaputlerin tekrar kullanıldığı yıllardır. Anne bu nedir diye sorulduğunda, oğlum ‘dem gidiyor’ diye kısa yetersiz açıklamalarla geçiştirilir. Zavallı küçük bedenler, anneciğimin karnında yarası var herhalde diye üzülürler.

Bünyan Garajında otobüsten indikten sonra önce peynir pazarına gidip Osman amcayı bulduk. Annem Osman Amcaya, dayıoğlu sen bu peynirleri satıver, ben hastahaneye gideceğim deyince endişelenen Osman Amca, ben de geleyim mi bibi gızı demişti. Annem, yok yok benim işim uzun sürer, deyince ısrar etmemiş, cebinden çıkarıp 100 lira para vermişti, lazım olur diye.

Devlet Hastanesine doğru yaklaşık bir iki kilometre yolu yürüyerek ilerlerken , annem acele edip hastahaneye yetişelim diye çekiştirirken ben çevreye bakıyor, gördüğüm tabelaları okuyordum. Özellikle de apartman girişlerindeki tabelaları bakıyor ve hayretler içinde okumaya devam ediyordum. Tabi bu arada ömrümde ilkkez apartmanlar görüyorum. En fazla iki katlıdır bizim oralarda evler. Apartman girişlerindeki tabelalarda; Yıldız AP, Sevgi AP, Barış AP yazıyor. Hiç bir apartmanın tabelasında örneğin; Karaoğlan CHP, Yıldız CHP veya İnönü CHP yazmıyor. Oradaki okumamda apartmanların Adalet Partili olduklarını düşünmüş, Kayseri’ye karşı biraz garip duygular beslemeye başlamıştım. Annem okuma yazma bilmediğinden konuya açıklama getiremeyince okuduklarımı babama anlatmıştım. Kahkahayı basıveren babam, ilahi oğlum hiç aklıma gelmemişti, diyerek bir süre benimle dalga geçmişti.

 

Postahanenin karşısındaki kahvede garsonluk yapıyorum. Yöğmiyem elli lira. Günlük beş lira harcar gerisini kumbara tenekesine atarım. Garsonluk yaparken cepleri olan, içerisine bozuk para da konulan kırmızı renkli bir  önlük takılır. Renginden dolayı pek de severek takdığım söylenemez. Postahanede işi olan bir adam ve kızı gelip kahvenin önündeki sandalyelere oturular. Adam bir çay bir de  gazoz söyler. Buzdolabında duran üzerinde Niğde Gazozu yazan şişeyi aldım kıza uzattım. Kızın bakışları o kadar güzel ve  hoş gelmişti ki bana anlatamam. Gidip gelirken sürekli kıza bakıyor, bakmaktan kendimi alamıyordum. Rahatsız oluyor olmuyor farkında değildim. Aklım başımdan gitmişti. Bizim ocakcı Ali Emmi durumunun farkına varır ve başlar beni izlemeye. Önümdeki önlüğü çıkarmış bir kenara koymuşum. Bu arada adam kızına, sen burda otur ben işimi halledip geliyorum, der oradan ayrılır. Çay ocağında lavabonun kenarından sisli puslu eski bir ayna var. Aynanın karşısına dikilmiş saçlarımı suyla ıslatıp taramışım. Saçlarım sert olduğu için kolay kolay şekil almaz, başlamışım tükürüklü ellerimle saçlarıma şekil vermeye. Kızın babası geldi, çay ve gazozun parasını verdi. Şöyle bir sert bakış fırlattı ve geçip gitti. Kızın arkasından baka kalmışım.  Ocakcı Ali Emmi, yanıma geldi, omzuma vurdu. Oğlum tak şu önlüğü, çaylar seni bekliyor, şıp sevdi seni..dedi.

Ne zaman Tamirci Çırağı şarkısını dinlesem bu anım aklıma gelir.

 

Tamirci Çırağı

Gönlüme bir ateş düştü yanar ha yanar yanar
Ümit gönlümün ekmeği umar ha umar umar

Elleri ak yumuk yumuk, ojeli tırnakları
Nerelere gizlesin şu avucum nasırları
Otomobili tamire geldi dün bizim tamirhaneye
Görür görmez vurularak başladım ben sevmeye
Ayağında uzun etek, dalga dalga saçları

Ustam seslendi uzaktan oğlum al takımları
Ustam seslendi uzaktan oğlum al takımları

Bir romanda okumuştum buna benzer bir şeyi
Cildi parlak kağıt kaplı, pahalı bir kitaptı
Ne olmuş nasıl olmuşsa aşık olmuştu genç kız
Yine böyle bir durumda tamirci çırağına

Ustama dedim ki bugün giymeyim tulumları
Arkası puslu aynamda taradım saçlarımı
Gelecekti bugün geri arabayı almaya
O romandaki hayali belki gerçek yapmaya
O romandaki hayali belki gerçek yapmaya

Durdu zaman, durdu dünya, girdi içeri kapıdan
Durdu zaman, durdu dünya, girdi içeri kapıdan

Öylece bakakaldım gözümü ayırmadan
Öylece bakakaldım gözümü ayırmadan

Arabanın kapısını açtım, açtım girsin içeri
Arabanın kapısını açtım girsin içeri
Kalktı hilal kaşları, sordu kim bu serseri
Kalktı hilal kaşları, sordu kim bu serseri

Çekti gitti arabayla egzozuna boğuldum
Gözümde tomurcuk yaşlar ağır ağır doğruldum
Ustam geldi, sırtıma vurdu, unut dedi romanları
İşçisin sen işçi kal giy dedi tulumları
İşçisin sen işçi kal giy dedi tulumları
İşçisin sen işçi kal giy dedi tulumları
İşçisin sen işçi kal giy dedi tulumları
İşçisin sen işçi kal giy dedi tulumları
İşçisin sen işçi kal
İşçisin sen işçi kal
İşçisin sen işçi kal
İşçisin sen işçi kal                                              Cem Karaca

 

 

  1. Dertler sıkıntılar ve sağlık problemleri

Babamızın siyasete ilgisi çocuklarına reisicumhurların adlarını vermek şeklinde kendini göstermişti. Bu düşünce çocuklar okuyup büyük adam olsunlar düşüncesinin yansımasıydı.  Tekerleme halinde Kemal Kami- Celal Cami – Mustafa Sami şeklinde tekrarlanırdı. Daha sonra  Fazıl Küçük, son olsun diye de Soner ve nihayet tanrıverdi, sonradan gelen  Ömer Lütfi ile altı erkek çocuklu kacaman bir aile olmuştuk. Annemin anlattıklarından aklımda kaldığı kadarı ile bir de ablamız varmış, dört yaşında ölmüş.

Bu kocaman aile aynı zamada birçok sıkıntı ve kaygıları da  beraberinde getirmişti. Çocukların büyümesi, okulları, yeni ihtiyaçları ve çocukların başlarına gelen belalar ve giderek artan geçim sıkıntıları, evin babası çalışanı önderi, eskimeyen ayakkabılı  babamızı derinden etkilemeye başlamıştı.

Bir ablam olsaydı keşge duygularını hep yaşamışımdır. Erkek kardeşlerin anaç olmayan yapısından mıdır nedir, halen bir kız kardeş özlemi içerisindeyim. Dört yaşına gelmiş ablam Şengül bir gün tandıra düşer, ağır yanık yaraları iyileşemez. Ağrılar içinde kıvranan küçük beden melek olup uçar gider bir kış günü. Celal henüz altı yaşındadır, dedesinin yaptığı, iki kişinin üzerinde oturacağı, kayısıdan yapılmış kızağı, Şengül’ün mezarı üzerine örtü olarak örtülür. Kardeşinin ölümüne değilde kızağının mezara gömüldüğüne çok içerler Celal  oğlan. Her zaman dile getirdiğim bir söylemim var. ‘Keşge ablam yaşasaydı, Ablama mutlaka bir daire enişteme de bir araba alırdım’. Aslında bu duygu toplumdaki kadının yerinin zayıflığını iyi niyetli bir itirafın kendisi olsa gerek. O nedenle kızlarım kendi evlerini ve arabalarını kendilerinin alacakları, başkalarına bağımlı olmadan kendi ayakları üzerinde durabilen bireyler olmaları benim açımdan olmazsa olmazlardandır.

Çocuklarının geleceği konusunda duyduğu kaygılar ve düşünceler ile yıpranan, aynı zamanda sağlık problemleri ile yürüme zorluğu çeken Cemal Koç, her gün düzenli gidip açtığı, çalıştığı,  yıllarca ekmek teknesi olan arzuhalci yazıhanesine  gidemez hale gelir. Damar sertliği, yüksek tansiyon, hatta hiper tansiyon diye adlandırılan rahatsızlıklar nedeniyle günlük yaşamında bazı işlevleri yapamaz hale gelir. En fazla iki üçyüz metre yürüyebildiği için bir km ötedeki işyerine gidemez. Hatta yazıhaneye ulaşabilmek amacıyla, köyden getirtilen eşek ile yazı haneye gitme  denemeleri de pek yürümez. Eşek veya at üzerinde durmak için bacakların güçlü olması gerekir. Bir seferinde eşekten düşmesi sonucu elleri dirseği ve kalçasında ciddi yaralanmalar olur. Bu süreçte Ankara’ya, ilgili bazı dairelere engelli bir yurttaş olduğunu, ailesinin geçimini sağlamak için arzuhalcilik yaptığı yazıhanesine gitmesi gerektiğini, sağlık sorunları nedeniyle en fazla ikiyüz metre yürüyebildiğini, ev ile iş yeri arasına dolmuş vari vesait bulunmadığını,  engellilere uygun küçük bir  motorlu ulaşım aracına ihtiyaç duyduğunu belirten uzun bir talep dilekçesi kaleme alır. Ankara’dan talebe hemen yanıt gelir. Kaymakamlık devreye girer ve Ankara’dan gelen  paket imza karşılığı teslim edilir. İçerisinde  şangır şungur sesler çıkan kocaman kutu hevesle açılır. Ne gelse iyidir; iki bisiklet tekeri, iki mini teker, bunların patlak lastikleri, bazı parçalar eğilmiş, bazıları eksik olan oturaklı sandalye vari bir engelli aracı gönderilir. Tüm çevrenin  yetenekli kişileri toplanırlar ama aracı toparlayıp kullanılır hale getirlemezler. Onca umutla engelli aracı gelecek diye beklenilen günlere mi, gele gele kullanılamaz kırık dökük bisikletli sandalyeye mi yanarsın. Haksızlığı kabul etmeyen tutum hala geçerlidir. Bir taksi tutulup doğrudan kaymakamın makamına gidilir. Aynen muhtarlığında olduğu gibi kaymakama, ‘alın tekerinizi başınıza çalın’ diyerek, döküntü bisikleti oraya bırakıp, bastonunun çıkardığı garip seslerle oradan ayrılır. Engelli olarak ilkkez devletten bir  ayrıcalık ister, destek talebinde bulunur. Talebin ciddiye alınıp gerekli ihtimamım gösterilmemesi derin bir hayal kırıklığı  yaratır. Yine umutlar sönmüş, hayata tutunmanın önüne bir engel daha gelmiştir. Bu arayışlar sadece işyerine gitmesi, çalışıp birazcık para kazanması ve az da olsa sosyal bakımdan insanlarına arasına karışmasına yöneliktir.

 

  1. Oğul Naçar Ağlama

Umutsuzluğa gerek yoktur. Ne de olsa altı tane oğlu vardır. Fazıl arzuhalcilik işini neredeyse kavramıştır. Hatta bir çok dilekçe örneklerinin birer nüshası çıkartılmış dosyalanmıştır.

 

Oğul Naçar ağlama

Her gün geçer ağlama

Bu kapıyı kapayan

Bir gün açar ağlama

 

Artık yazıcı Cemal Koç’un arzuhalci yazıhanesini Fazıl devralır. Vergi dairesine Cemal Koç’un arzuhalciliği bıraktığı bildirilir. Gelen müşterilerin gözü hep Cemal Koç’u arar, kim neylesin 18 yaşındaki bir çocuğu. Bir yıl kadar gider gelir Fazıl yazıhaneye. Bu arada bir vergi kontrolünde, yazıhaneyi kendi adına beyan etmediği için 22 bin lira vergi cezasına çarptırılır. Nasıl ödenecek bu ceza? Yazıhane kapatılır. Sandalyeler yazı masası ve daktilodan oluşan demirbaş eşya eve taşınır. Verilen ceza 5 yıl sonra ağır küsür cezası ile birlikte toplam ikiyüz yirmi bin lira olarak ödenir. Ödeme yapıldıktan hemen sonra eski vergi borçlarına af gelir.

Kemal memuriyet sınavını kazanır görevine başlar çocukları ile birlikte evden taşınır. Celal çoktan yurtdışına kapağı atmıştır. Mustafa Bursa’da üniversitede okumaktadır. Soner endüstri meslek lisesini okulunu bitirdikten sonra Bursa’ya gider bir fabrikada işe başlar. İki kardeş birlikte yaşarlar. Fazıl ise Niğde Eğitim Yüksekokulu’nu kazanmıştır.

Hiç bir işe yaramadan öyle evde oturmak ona göre değildir. Hayatı boyunca tek ayağı üzerinde duran, çocuklarına hep helal rızk kazanan, herkese eşit adaletli davranan Cemal günden güne umutsuzluk düşünceleri içerisinde karamsarlığın dibine kadar iner. Bu iniş ki girdap gibidir, çıkmak öy kolay olmayacaktır.

Bu çocuklar nasıl okuyacak? Bu ev nasıl geçinecek? Geçim ve yaşam kaygısı ile günlerini geçirirken elde kalan bir kaç parça tarlasını satışa çıkarır. Tarla bu hemen satılmazki. Akrabalar, başkaları bizim tarlanın dibine girmesin, biz alalım düşüncesine sahiptirler. Dolayısı ile tarlayı ancak akrabalar alacaktır. Akrabalardan birisi üç aşağı beş yukarı tarlanın bir tanesini satın alır. Bu kışı da atlatırız diye hesaplar yapılır, borçlar ödenir. Mustafa ve Fazıl’ın harçlıkları ayırılır. Başka da zaten neye ihtiyaç vardır ki. Eldeki üst baş ayakkabı da yeterlidir. Zaten ayakkabının biri hiç eskimemiştir, keza ayakkabılarını giyip çarşıya gidecek hali de yoktur.

Niğde Eğitim Yüksek okuluna başlayan Fazıl’ın kışlık ayakkabısı yoktur. Babanın ayakkabısını alır, zaten Cemal’in evin dışında bir yere gittiği de yoktur, ayakkabıyı ne yapsın. Fazıl ayakkabıyı boyatır. Eskimiş ayakkabı boyansa da defosu kırışıklığı eskiliği kapanmaz. Allah büyüktür, yeni bir ayakkabı alıncaya kadar mecburen bunlarla idare edecektir.  Fazıl ilk zamanlar anlayamaz insanların neden sürekli ayakkabısına baktığını. ‘Dost başa düşman ayağa bakarmış’ deyişinden hareketle insanların, teki eskimiş diğeri yeni gibi duran ayakkabıyı neden giydiğini merak eden bakışlarına bir süre maruz kalır. Şarkışlalı arkadaşı Kemal, ‘la oğlum şu türkü tam senlik olmuş;

Ayağına eski ve yeni potinleri giymişsin ama cepde beş kuruş para yok. Bir de bizim sınıftaki Tülay’ın peşinde koşuyorsun. Oğlum o kız bir astsubay ile çoktan çıkmaya başladı bile.

Hacel obasını engin mi sandın
Ayağında potini var zengin mi sandın
Her olur olmazı canım dengin mi sandın
Ay da doğdu göremedim yar seni

Yıl da geçti göremedim yar seni…..

Yıl 1984 tek keyfi vardır Cemal’in demli çayı ve sigarası. Eskiden bir iki kadeh rakı içebilirken artık ona da gücü yetmez olmuş, yeleğinin iç cebine koyduğu cüzdana  ihtiyacı kalmamıştır. Hoş parası da yoktur. Yelek deyip geçmemek gerekir. Yeleğin dış cebi bozuk paraların olduğu ceptir. Orada mutlaka bozuk para bulunur. Yatağa gitmeden çıkarılan yelek babanın tek hazinesidir. İç cepte cüzdan, dış cepte ise bozuk paralar vardır. Çıkarılan yelek dörde katlanacak şekilde yastığın ibiğinin altına yerleştirilir özenle. Çocukların gençlik çağları harçlığa ihtiyaç vardır. Okula gitmeden önce ihtiyacı olan gençler, babalarını uyandırmadan hafifce bozuk para cebine bir el atarlar, ne çıkarabilirlerse artık. Bir lira, elli kuruş, şanslıysan  ikibuçuk lira, değme keyfine. O zamanlar çaktırmadan aşırırdık desek de, belliki bilerek konurdu bozuk paralar oraya.

Duygusallık ve kaygılarla dolu yaşam tüm ruh halini alt üst eder, ayakkabısı eskimeyen babamı. Çabucak küsen, kızan, nedensiz ağlayan ve çok çabuk yorulan bir adam halini alır. Öyleki sevinmesi gerekirken ağlamaya başlar ve göz yaşlarını tutamaz. Oğullarından telefon geldiğinde onlarla konuşamayacak kadar duygu yoğunluğu yaşar, ağlamaktan konuşamaz ve kendisini odasına kapatır.

Yaşama tutunmak için fazlaca sebep kalmamıştır artık, ‘bir işe  dahi yaramıyorum, ‘Allah korusun ele ayağa düşecek olursam benim halim nice olur,  Allahım beni ele ayağa düşürme’  şeklinde dualar etmeye başlar.

 

  1. Mustafa’dan gelen mektup

Mustafa’dan gelen mektup. Mustafa çocuklar arasında en çok kitap satın alandır, en çok kitap okuyandır. Dersleri de oldukça başarılıdır. Okul harçlığını kazanmak için hafta sonları kahvede garson olarak çalışır. Kafasinda mutlaka bu hafta hangø køtabi alayim düiüncesi vardır Mustafa”nın. Dünya klasikleri, Türk tarihi kitapları, felsefe, psikoloji ve siyaset içerikli kitaplar en çok  aldıkları kitaplar arasındadır. Gerçi bu kitapların bir çoğu 12 Eylül sonrası yasaklı hale geldiği için torbalar içerisinde bahçeye gömülür. Bir kısmı ise köydeki samanlıkta saklanır. Daha sonra soba tutuşturmak için kullanılır. Frued’un ‘bilinç altı ve davranışlar’ ile ilgili kitapları en çok  ilgisini çeken kitaplardır.

Mustafa Gemerek lisesinin en çalışkan öğrencileri arasında yerini alırken, kahvelerde pişpirik oynayıp akşam ocağa toplanan vatan millet sakaryacı gençlik nerede haylazlık yapacağını planlarken, ocağın kitaplığındaki tüm kitaplar büyük bir zevkle okumuştur Mustafa Sami  tarafından. Özellikle yazılı sınavlarda Mustafa’ya yakın oturmak için birbirleriye yarışır, ne kapsak kardır, beş alsak bizim için kafidir diye düşünür haylaz kopyacılar.

Kitap okumalar Mustafa’ya farklı bakış açıları ve değişik kanaatler kazandırmıştır. Babasının sıkıntılarının nedenini analiz edip kendince bir sonuca ulaşmıştır;

Freud’ın ’davranış analizi teorisinden”  bir çıkarım yapar. Bu çıkarıma göre;  Cemal Koç hala cinsel işlevsel dönemindedir.  Ancak bunu pratize edecek ortam motivasyon ve özgürlük içerisinde değildir. Fantazi özgürlüğü, duyguların serbestliği, cinsel yaşamın doğal bir olgu ve ihtiyaç olduğu, tüm bunların kabulü ve yeteri kadar algılanmamış olması, bu tür konuların tam bir tabu olması, insanların yaşamında bir şekliyle davranış bozuklukluklarına neden olabilmektedir. Bu bastırılmış duygular davranışlarda gerginliğe, agrasif fevri tepkilere, sinir patlamalarına, ağlama ve  aşırı ve gereksiz kıskançlıklara neden olabilmektedir.

Babasında yukarıda sözü edilen davranış tanımlamalarına benzeyen özellikleri gözlemleyen Mustafa, bu konuyu doğrudan babası ile görüşemeyeceğine göre bir mektup yazmaya karar verir.

 

Mektup;

‘Sevgili babacığım ‘Emmi’. Senin yönlendirdiğin ve istediğin istikamette  kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Arzu ettiğin doğrultuda ilerlemek için çok kitap okuyorum. Okuduğum kitapları hakkında zaman zaman seninle sohbet ederiz. Bu anlayışın beni ziyadesiyle motive ediyor, sağolasın sihhatli yaşayasın. Bazen benimle gurur duyduğunu hissederim. Senin engin sevgin bizim üzerimizde bir sevgi otoritesi oluşturur. Bu sevgi otoritesi sana karşı müthiş bir saygı ve sevgi beslememize neden olur. Bize söylediğin en önemli öğütlerden birkaçını sıralayacak olursam, yalan söylememek, cesaretli, adaletli ve dürüst olmak, haketmediğimiz bir şeyi talep etmemek, kimseye haksızlık etmemek gibi güzel değerlerin yanı sıra fikir dünyasında da önümüzü açan yaklaşımınla, aklımıza esen her bir deli fikri seninle paylaşabileceğimizi, tatlı sınırlı bir otorite içerisinde bize hissettirdiğin aktardığın için sana minnettarım. Şimdi buradan cesaret aldığımdan olsa gerek aklıma gelen şu konuyu seninle paylaşmak istiyorum.

Sevgili babacığım; insanlar bedenlerinin yanı sıra duyguları ile de var olmaktadırlar. Duyguların rahatlığı, serbestliği ve özgürce davranabilmesi kişinin rahatlamasını sağlamaktadır. Bugünlerde insan davranışı gelişimi üzerine çokca yazılar okuyorum. Burada ortak konu çiftler arasındaki ilişkilerdeki kopuş ve davranış farklılaşmaları üzerine yoğunlaşmaktadır. Daha somut olarak ifade edecek olur isem; çiftlerin cinsel yaşamlarındaki kopuş, yetersizlik ve motivasyon eksikliği bir takım davranış bozukluklarına neden olmaktadır.

Bu bağlamda sen ve annemin kendinize özel anlarınızın, kolay kolay tarif edemeyeceğim cinsel deneyimlerinizin olması ikiniz için de iyi olacaktır düşüncesini taşıyorum. Özellikle babacığım senin ani sinir tepkilerin, basit ağlamaların, kıskançlık belirtilerin, annemin fotoğrafını cüzdanında taşımaya başlaman ve benzeri davranışların bu bastırılmış duygularından olsa gerek.

Haddimi aşarak sana bu mektubu yazdığım için beni affet. Allah seni başımızdan eksik etmesin. Seni seviyorum Güççük Ağanın oğlu.

M Sami

 

Mektubu okuyan Cemal’in gözleri dolar, ağlamakla gülmek arasında şaşkın  bir duygu yoğunluğu yaşar.

Mustafa Bursa’da üniversitede okumaktadır o yıllarda.

Yürüme zorluğu çekmekte olan Cemal çarşıya ve iş yerine gitmekte zorlandığı için postacı gelen mektubu vermek için eve kadar gelir. Hayriye Hanım, ‘Herif!, Mustafa’dan mektup gelmiş, halbuki daha yeni gitmişti, ‘acep para mı isteyecek oğlan gene’, diye söylenerek mektubu uzatır. Cemal heyacanlıdır, keza Mustafa gitmeden önce, ‘baba, senin yüzüne söyleyemeyeceğim bir konu var, onu sana mektupla ileteceğim’ demişti.

Mektubu ilgiyle tebessümle okuyan Cemal, biraz mutlu, biraz şaşkın ve biraz da gururlu bir şekilde kahkahayı patlatıverir. Hayırdır herif ne oldu, ne diyor Mustafa? diye meraklı gözle Cemal’den cevap bekler, Hayriye Hanım.

  • Hiiç mektup yazmış bana, tavsiyelerde bulunuyor kendince.
  • Nasıl yani?
  • Ne olacak ‘Eşşekoğlueşşek sikime de karışıyor’ diye, açıklama getirir.

 

  1. Bilinçlenme üzerine;

Cemal pek iyi değildir o günlerde. Nedensiz başı ağrımaktadır. Ara sıra ağız salyasını tutamadığı hatta  çay içerken zorlandığı anları yaşamaya başlamıştır. Bir keresinde başağrısından gözünü açamadığı bir anda yüzünde gariplikler olduğunu hisseder. Görme bozukluğu ile yakındakileri net göremez. Çocuklar benim ağzımda su durmuyor, yazıları okuyamıyorum, diye seslendiğinde, yüzünde farklılaşma ve dudaklarının tam kapanmadığının ve yüzünde kısmi felç oluştuğunun farkına varırlar. Hemen acilen sağlık ocağına yetiştirildiğinde ağız kayması bariz görünür bir hal almıştır. Durumu gören doktor hemen tansiyonu ölçer.

  • 190 olmuş amca senin tansiyonun!
  • Sana hemen bir iğne yapıyorum, şimdi burada iki saat bekleyeceksin,
  • Hemşire hanım Cemal Beyi bekleme odasına alalım, daha sonra detaylı açıklama yaparım
  • Daha sonra günlük tansiyonu takip edeceğiz,

Cemal’in hiper tansiyon denilen hastalığa yakalandığının tanısı konulur. Yemeklerini özellikle tereyağlı ve kaya tuzlu yemeyi seven Cemal diyet programına dahil edilir. Yemeklerin tadı tuzu kalmamıştır. Yürüme zorluğu çekmeye başlamıştır. En fazla 200 m yürüyebilen Cemal artık evin içinde ve etrafında hareket edebilmekte, arzuhalci yazıhanesine ve çarşıya gidememenin acısıyla içine kapanmaktadır. Sosyal yaşamdan uzaklaşma, ekonomik çöküş ve gelecek kaygısı herşeyin önüne geçmiştir. Boş vermişlik, amaçsızlık ve yaşama tutunma hedeflerinin azalması bir girdaba girmesine neden olmuştur. Belliki tansiyon, kalp ve damar rahatsızlığı ilerlemiştir. Sadece tansiyon ilaçları ile yetinen Cemal detaylı bir muayene için şartları zorlama gereği duymamış, kendisini yaşamın akışına bırakmıştır. Tek dostu  olarak sigarası ve demli çayı kalmıştır geriye. Çocuklar dağılmış her biri kendi yaşam koşullarının peşinde koşmaya başlamışlar. En küçük Ömer Lütfi ve Hayriye hanımla evden çıkamamanın ikinci yılını yaşarken biraz kırgınlık olarak nitelenebilecek halsizlik yorgunluk ve hafif göğüs ağrısı ile yatağa düşer. Yaşanan rahatsızlık sıradan bir hastalık olarak algılanır. Doktora sağlık ocağına gidelim denmez, götürülmez. Hastalığın ağır geçtiğini duyan abiler ve yeğenler son gün ziyarete gelirler. Cemal’in göğüs ağrısı ve  nefes alma zorluğu devam etmektedir, rahatsızlık aslında şiddetli değildir, muhtemelen ağır ağır kalp krizi geçiriyordur. Doktor desteği, yaşama tutunma ve direnme motivasyonunun eksikliği ile dört günlük ağrılı süreç derin uykuya dalmasıyla son bulur.

 

Ali Hafız’ı çağıralım mı diye öneri getiren hanımına, hayır istemem, ben şu an kendim  Ayetel Kursiyi ve  bildiğim tüm duaları okuyorum, en önemlisi ‘beni ele ayağa düşürme’ diye Tanrıma dua ediyorum, der. Son sözü ‘ayağım üşüyor’ olur.

57 Yıllık ömürde yalan, fitne, yüz kızartıcılık, adaletsizlik, kin ve nefretin olmadığı, halis insani duyguların, empati ve memleket sevgisinin yanı sıra, yurttaşların derdiyle dertlenen gurur duyulacak bir engelli yaşamından geriye bir çift, teki eskimeyen ayakkabı ile  gürgen ağacından yapılmış ‘değnek’ler kalır.

 

 

 

  1. Kalp Damar ve Kan Dolaşımı üzerine

Bize üçlü kapalı devre sistemi denir. Şefimiz Kalptir, suyumuz kandır yolumuz ise damarlardır. Sürekli hareket halindeyiz. Baş istasyonumuz kalbin en önemli görevi alt odacıklardaki karıncık kısmında toplanan temiz kanı basınçlı pompalama sistemi ile atar damarlara akıtır. Atar damarlar içerisinde başlayan akışımız vücudumuzun en uç kısmına ulaşıncaya kadar sürer. Kanımız akarken damarlarımız kanın akışına engel olmazlar. Kanımız gideceği yere gidip görevini yaptıktan sonra geri dönüş yolculuğu başlar. Geri dönüşe geçen kanımız biraz kirlenmiş kan olarak toplar damarlar sayesinde ve yine onun içerisinde var olan basınç etkisiyle eve dönüş yolculuğunu tamamlar. Toplar damarlar ile kalbimize dönen kanımız üst odacıklarda  toplanır. Bu işlem sürekli devam eder. Öyle ben ben yoruldum beş dakika dinleneyim sonra devam ederim olmaz. Sistemin iyi çalışması için kalbimizin sağlıklı olması, damarlarımızın kanın akışına zorlaştıracak durumda olmaması ve de akış halindeki sıvı kanımızın sıvılığı katılığı öyle dengede olmalı ki akış kolay geçekleşebilsin.

Biz üçümüz, kalp damar ve kan, işlevlerimizi doğru yaptığımız zaman sorun yok. Ancak içinde bulunduğumuz şahsın yaşam biçimi, genetik özellikleri bizim kusursuz işleyişimizi etkileyebiliyor. Halk dilinde gizli kalp varmış, adam birden ölmüş, derler ya, işte bu yaşam biçiminden veya genetik durumdan kaynaklanan bir neden ile kalbimizin ani bir tepkisi, kanımızın pıhtı atması veya damarımızın bir nedenle tıkanması sonucu bu durumlar ile karşılaşabiliriz. Kalbimize, damarlarımıza ve kanımıza iyi bakmalıyız. Onları zorlayacak yaşam biçimlerinden uzak durmalıyız. Hele hele bir de genetik irsi rahatsızlıkları olan bir aileden geliyor isek mutlaka daha dikkatli olmalıyız.

Kalp damar ve kan üçlü silahöşörüz biz. İçinde bulunduğumuz bedene can verir hareketini sağlarız. Beyin ve diğer organlar tabiki çok önemlidir ama biz mutlaka hareket halinde olmalıyız ki, beynimize kan gitsin, midemiz bağırsaklarımız taşıdığımız enzimlerle sindirim yapsın, kaslarımız taşıdığımız oksijen ile alınan besinleri enerjiye dönüştürebilsin. Salgılanan tüm hormonlar, sinirlerimiz sayesinde gönderilen tüm sinyaller, uyarılar, hissetmeler yine sinir doku içerisinde yer alan damarlar ve kan akışı sayesinde  yerlerine ulaşırlar. Ulaşım olmadan haberleşme olmaz. Kalbimiz canımız, kanımız can taşıyıcımız damarlarımız ise tüm vücudumuz sarmış ana ve kılcal damarlarımız ile birlikte uçuca eklendiklerinde toplam 100 bin km uzunluğunda olan bir yapıdır. Dünyanın etrafını ikibuçuk kez dolaşma  uzunluğuna ulaşan devasa, karmaşık ve kusursuz işleyen bir kapalı devre sistemdir kan dolaşım sistemimiz.

Vücudumuzda yaklaşık 5-6 litre kan bulunmaktadır. Kansız bir yaşam düşünülemez. Kanımız sürekli seyrül sefer halindedir. Ana istayondan yüklediği çeşitli maddeleri tüm vücudun diğer istasyonlarına, oradan da kılcal damarlar aracılığı ile diğer küçük birimlerine ulaştırılar. Bu ulaştırma işleminde kullanılan kanımız akıcı bir sıvıdır. Kanımızın içerisinde aktığı kanallara damarlar diyoruz. Biz damarlar çok hassas üniteleriz giden yolcu ile gelen yolcuyu asla karıştırmayız. Zaten bir karışacak olsa vay halimize, ortalık fena karışır. Sadece bir yerde, ana istasyonda, kalbimizde kulakcıklar ile karıncıklar arasında geçişi düzenleyen kapakcıklarda sorun olması durumunda temiz kan ile kirli kan birbirine karışabilir. Bu durum felaket bir süreçtir. Vücut sürekli arıza verir. Bedenimiz resmen ağır hasta olur ve kalp kapakçığımızın değiştirilmesine kadar gider. Kalp kapakçığının  değiştirilmesi açık kalp ameliyatı ile yapılır, zor bir ameliyattır bu.  Bazen bu ameliyattan çıkamadığımız olur.  Bu konuda ilk başarılı açık kalp ameliyatı ile kalp kapakçığı değiştirilmesi dünyada ilk kez 1953 yılında ülkemizde ise 1963 yılında gerçekleştirilmiştir.  Bilim insanlarımız bu konuda çok ilerleme kaydederek organ nakli aşamasına dahi gelmişlerdir.

Bu sistemin işleyebilmesi için akar özellikte kanımız olacak demiştik. Damarlarımızı yol olarak düşünürsek. Trafiğin akması için yolların sürekli açık olması gerekmektedir. Düşenelim; trafiğin düzgün şekilde aktığı otoyolda bir küçük alanda yol çalışması var, bilgilendirme levhaları ile uyarılar yapılmış. Hele hele trafiğin yoğun olduğu bir anda trafik doğal olarak yavaşlamaya başlar. Bu yavaşlama arka taraflara doğru domine etkisi ile trafiğin neredeyse durmasına yol açar. Trafik akar ama çok yavaş ilerler. Trafikde yer alan araçlar, araçların manevra kabiliyetleri, araçlarda bulunan insanların duyguları, tepkileri, oluşan motor soğuması gibi ve sair mekanik arızalarla tıkanmanın daha da artması, insanların stresi  ile gerginlikler yaşanması gibi bir çok kaos ortamı oluşur. İşte kandamarlarımızı ulaşım yollarımız olarak görür isek,  ara sıra buralarda da akışı engelleyecek durumlar ortaya çıkabilir. Yukarıda sözünü ettiğimiz genetik durumlar, sahibimizin yaşam biçimi damarlarımızın iç akışkanlık özelliğini etkileyebilir. Yaşlanma ile beraber zamanla, doğal olarak, damarlarımızın yıpranması, akış yollarının daralması gibi durumlar oluşacaktır. Damar yollarımızdaki akışı engeleyecek unsurlardan kısaca söz edecek olursak. Otoyol örneğindeki gibi damar yolumuzun birazcık daralması kanımızın gideceği yere ulaşması bakımından daha fazla basınç gerektirecektir. Basıncı uygulayacak istasyon şefimiz olan kalbimiz daha fazla efor harcayacaktır. Öyle olunca daha fazla enerji ve mesai harcayan şefimiz çabuk yorulacaktır. Bu da şefimizin yaptığı işi tam yapmasını engelleyebilecek ve ömrünü dahi kısaltacaktır. Damar yollarımız iç kısmında akışı kolaylaştıran özellikler mevcuttur. Bu özellikler zamanla, yaş, yaşam biçimi ve genetik unsurlardan etkilenerek, damar kireçlenmesi  de denilen damar daralmalarına yol açacaktır. Damar daralmaları sıkıntılıdır tabiki, en kötüsü damar tıkanmasıdır. Özellikle de ana istasyonumuza giden ana damarlar ve kalbimize yakın damarların tıkalı olması sonucu büyük sıkıntılar çekmekteyiz. Genç yaşta aniden kaybettiğimiz bedenlerimiz işte bu ve benzeri nedenlerle istasyon şefinin çalışmayı bırakması neticesinde gelişen durumlardır. Adam kalp krizi geçirdi öldü derler. İyi de bu kriz neden oldu, neden bu kadar şiddetli gelişti de ölümle sonuçlandı gibi onlarca soruyu da berbaberinde getirir. Tüm bu konuların araştırılması ve bilinmesi  gerekmektedir.

Kalp damar kan sistemimizde oluşabilecek bir takım sorunlar için bilinçli olunması lazımdır. Bu bilinçlenme hepimizi ilgilendiren temel bir halk sağlığı bilinçlenmesidir. Öncelikli olarak bilincimiz bedenimizde oluşan bu durumu kabul etmesi gerekir. Daha sonra ben bu durumda ne yapmalıyım, nasıl davranmalıyım? Sorularına yanıt aramalı , bu doğrultuda bir yaşam mutlaka  kabul edilmelidir. Aslında vücudumuz kendini yenileyen, her türlü güzel desteklere olumlu cevap veren bir yapıdır. Önce zihinde kabul edeceğiz sonra yaşamda uygulayacağız. Neyi neleri nasıl uygulayacağız konularında bilgi edinme, edinilen bilgileri bilincimizde yerleştirme ve kanıksama süreçleri uygun davranmayı öğrenmemiz gerekmektedir….

Öyleyse akıllı bilinçli bireyler  olarak ne yapmalıyız diye sorgulayacak olursak; tüm yaşam koşullarımızın elden geçirilmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda

  • sigara içiyorsak burakmalıyız
  • beslenme konularına dikkat etmeliyiz
  • daha fazla hareketli olmalıyız, spor yapmalıyız
  • önleyici ilaç takviyesi almalıyız

Bilmemiz gerekenleri sıralamakta fayda vardır. Kalp ve damar hastalıkları oransal olarak;

* erkeklerde daha yoğun olur,

* obez veya kilolu insanlarda daha sıkca görülür,

* daha az hareketli kişilerde sıklıkla rastlanır,

* irsi genetik , ailede daha önce kalp damar rahatsızlığı olanlar rizikosu fazladır.

Buradan hareketle evet Cemal amcamızın   kalp ve damar hastası olma olasılığının, tansiyonunun sürekli yüksek olması, güçsüz ve takatsız kalması, engeli nedeniyle az hareketli olması ve beslenmesine de dikkat etmemesi gibi nedenlerden dolayı yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Peki bu rahatsızlıklaarın teşhis ve tedavisi konusunda ne yapıldı diyecek olursak;  sadece yüksek tansiyonu olduğu, tansiyon ilacının yanı sıra tuzsuz yemesi gerektiğinin ötesinde hiç bir şey tedavi programına dahil edilmediği, daha detaylı muayene ve ilaç desteği almadığını da belirtebiliriz.

İş böyle olunca görünen köy kılavuz istemez hesabı, Cemal amcamız için  olası kalp problemi beklenenden de önce gelmiştir. Üstüne üstelik kriz anında yapılması gerekeni müdaheleler de yapılmamıştır.

Doğal yaşama tutunma duygusu ve motivasyonunun eksikliği ile direnme gücünün azlığı da kolayca ruhunu teslim etme sürecini doğurmuştur.

 

  1. Babamın 41 numaralı ayakkabısı

Babamın 41 numaralı  ayakkabısı bana uymaya başlamıştı. Ara sıra iskarpin giyme hevesi ile babamın ayakkabısını gizliden giymeye başlamıştım. Yalnız sol ayakkabı gayet rahat olurken, sağ ayakkabı biraz sıkar dar gelirdi. Dar gelen ayakkabı kısa olan sağ ayağına giydiği  ‘eskimeyen ayakkabı’ydı.   İskarpinden önce lastikten yapılmış soğukkuyu denilen ayakkabılar vardı hayatımızda. Bir yaz tatilinde kısa bir dönem Kayseri Eski Sanayi de çay ocağında çalışmıştım. Çayocağının hemen yakınındaki, sürekli çay servisi yaptığımız Lastik Ayakkabı atölyesinde soğukkuyu ayakkabılar üretilirdi. Ayakkabı üretim işlemi sırasıyla şöyle yapılır; İlk önce kaç numaralı ayakkabı yapılacak ise onların kalıpları tezgahın üzerine sıralanır. Daha sonra kalıpların üst kısmı iç astar ile  örtülür. Alta tabanlık kısmına ise astardan biraz kalın olan  hafif keçeli bir tabanlık yerleştirir. Tüm bu hazırlıklar yapıldıktan sonra kalıplar buharlı makinaların içerisine sokulur. Lastik hammeddesi ve kokusu buharlı bir ortamda işçilerin iliklerine kadar hissettirir kendisini atölye içerisinde. Kalıplar içerde iken yarı akıcı lastik eriği kalıplara boşaltılır. Dış yüzeyinde çeşitli desenlerin olduğu hafif topuklu lastik ayakkabılar kalıplarla beraber bant üzerinden soğutma hanesinden geçirildikten sonra demir kalıplar çıkarılır. Eşleştirilen ayakkabıların taşan sarkan lastik kısımları makasla kesilip raflara yerleştirilir. İçerisi çok sıcak olduğu için terleyen işçiler için en iyi içecek çaydır. Çay harareti aldığı gibi bir nebze de olsa su kaybını giderir. Ortalama bir lastik fabrikası işçisi günlük  enaz altı yedi  bardak çay içer.

İlçeye geldiğimizde halen lastik ayakkabılarımız vardı. Daha sonra abilerim veya babamın eski iskarpinlerini giymeye başlamıştık. Bir süre sonra Köşger Ahmetin ayakkabı dükkanında hoşumuza giden deriden, biraz yüksek topuklu iskarpin ayakkabılar yaptırmaya başlamıştık. Kişiye özel yapılan bu ayakıbıyı almak için kahvede çalışarak biriktirdiğim bir aylık kazancımı vermiştim. İlçenin çoğu yeri toprak stabilize yollardan oluşmaktaydı. Bu nedenle de ayakkabılar çoğu zaman toz toprak içerisinde olurdu. Hemen herkes neredeyse haftada bir kez ayakkabısın boyatırdı. Boyanmış ayakkabılar ayna gibi parıldar tiril tiril yep yeni dururlardı.

 

  1. Ayakkabı Boyacısı, Boyayım mı abi

Ayakkabı boyacılığım üzerine; okullar tatil olmuş ne yapacağıma karar vermemiştim. Annem ayakkabı boyacılığı yapsan diye bir fikirle geldi. Fikir fena değildi. Ama ayakkabı sandığı  lazımdı. Hazır satılanları sordurduk, neredeyse bir yaz biriktireceğim kadar bir para imiş. Hızarcı Alibaz dan rice ettik, elindeki eski tahtalardan bir boyacı sandığı yapı vermişti. Küçük bir kasa kapağı kilte ile açılıyor. Sandık üzerinde ayak konulacak bir ayaklık ve yan tarafta da boyaların yerleştirileceği küçük bir kısım vardı. Eski kemerlerden omuza atılabilecek bir taşıma unsuru da yapılmıştı. Sandık yedi sekiz kilo ağırlığında idi. Ben Gemerek’te boyacılık yapmam, utanırım diye tutturunca, Kayseri’de ağabeyinde kalırsın orda boyacılık yaparsın denildi. Böylece boyacılık kariyerim Kayseri de başlamış oldu. Evden Aile Bahçesine yaklaşık birbuçuk kilometrelik mesafe vardı. Aile Bahçesi etrafında boyacılık yapmaya başlamıştım. İlk günün hevesi sandığı omuzlamış merkeze kadar gitmiştim. Dönüş yolunda yol uzadıkça uzuyor bir türlü eve varamıyordum. Sandık giderek iyice ağırlaşmaya başlamıştı. Bir simitle günü geçirmiş akşam evde ne yiyeceğimi dahi bilmiyordum. Evde azıcık  yoğurt ve taze ekmek vardı. Biraz şeker katıp ekmeğime katık edip akşam erkenden abimin yatağına gömülmüştüm.

Birkaç gün derken tek başına oniki yaşında bir çocuk ne ne yiyip ne içecek?

Kayseri’de son günüm. Boyansın, boyayım abi, boyayım mı amca diye seslenip bir ağaç gölgesinde oturup müşteri beklerken, birisi ayağını sandık ayaklığı üzerine koydu. Boya şunu diye garip bir ses tonu ile seslendi. Boyayım abi dedim kafamı kaldırmadan. Başladı gülmeye, sonunda sana abi dedirdim ya, bundan sonra bana abi diyeceksin diye pis pis sırıtmaya. Kim olacak süt kardeşim, kendinden iki ay büyük olduğum teyzem oğlu Erol. Yıllarca bana boya şunları, boyayım mı abi, diye takıldı durdu. Erol’lar Almanya’da yaşamaktaydı, yani almancıydı. Ford Taunus markalı beyaz stejin bir araba ile gelmişlerdi. Karahan Enişte geldi ayakkabısını boyattı bir lira olan boyama ücreti yerine onlira verdi. Ogün Döndü halam bana kıyamadı. Gemerek’e gidelim, sen de Yeniçubukta boyacılık yaparsın diyerek Kayseri kariyerim sonlandırmış oldu.

 

  1. Almanya’ya işçi alınıyor

Bir umut Almanya’ya iççi alınacağı haberi kaymakamlıkta kulanığına çalınmıştı Cemal’in. Nasıl başvuru yapılacağını Kaymakam bey köy muhtarlarına anlatmıştı. Ancak en doğru  haberi ve usülleri İş ve İşçi Bulma Kurumlarından alınacaktı. Muhtar Cemal ilk fırsatta

Kayseri İşçi Bulma Kurumuna uğrar. Kendisini tanıttıktan sonra, kaymakam beyin selamını getirdiğini, Almanya’ya işçi başvurusu konusunda teferruatlı bilgi almak istediğini ifade eder. Kaymakamın selamı olunca kurum müdürünün odasına çağırılır.

Almanya ve bazı Avrupa ülkelerine işçi alımı yapılacağı, bunun için iş başvurusunda bulunulması gerektiği, bireysel olarak kuruma gelmeleri, nüfus cüzdanı, varsa meslek sertifikası ve sağlık ocağından alınacak çalışabilir sağlık raporu ile kayıt yaptıracaklar. Bu kayıt listeleri genel merkeze gönderilecek. Daha sonra guruplar halinde İstanbul’a çağırılacaklar. Sanırım orada yeniden doktor muayenesinden geçirip davet mektubu vereceklermiş. Bize gelen bu bilgilere uygun olarak, İşçi alımı kayıt listeleri oluşturuyoruz. Muhtarım normal şartlarda engellileri listeye dahil etmiyoruz ama, sizin gibi eğitimli bir kişi bir sürü okuma yazma bilmeyenlerin arasında belki işe yarar düşüncesiyle kaydolmanızı ben sağlayacağım. Gittikten sonra, buraya göndereceklerinizin sağlıklı ve de meslek tecrübelerinin olduğu sertifikalı kişiler olmasına dikkat edin. Mesela, maden işçisi alındığını duyuyoruz.

Muhtar bir umut kayıt yaptırır İş ve işçi bulma kurumuna. Daha sonra bacanağı Karahan’a haber verir.

 

Karahan Enişte çok çalışkan bir adam. Güçlü kuvvetli tıknaz bir yapısı var. Garip bir çocukluk ve kimsesiz bir yaşam sürmenin verdiği yetişme ortamında çok yokluk yoksulluk çekmiş biri. Kömür ocağında madenci, tarlada çapa veya tırpanıyla ekin biçen bir ırgat, mahallede inşaat işçisi / bekçisi, Kayseri ve Nevşehirde bağ belleyicisi, Adana’da pamuk, Mersin’de  portakal narenciye toplayan işçi. Zaman zaman yarıcı, azap, çoban gibi herişi yapan becerikli bir adam Enişte. Alnının teri ile yaşamını kazanan çalışkan bir kişi.  Aynı zamanda neşeli mi neşeli, ağzında türküsü, yüzünde gülümsemeleri olan, hayatla barışık  sempatik bir adam. Konuşkan girişken sevecen. Girdiği toplumda garipliğinin yanı sıra çalışkanlığı, güler yüzü ve neşesiyle de iz bırakan bir kişilik.

Almanya’ya işçi alınacağı haberi artık tüm Türkiye’ye yayılır. İnsanlar İş ve İşçi Bulma Kurumlarına akın ederler. Başvuru sayısının çok olması nedeniyle Almanya’dan gelen işçi alım merkezi görevlileri işçi olarak gönderilecek kişileri seçmeye başlarlar. Sağlık raporunun yanı sıra kendi sağlık ekipleri tarafından  muayaneye tabi tutulurlar. Bazı meslek dallarında da tecrübeli eğitimli eleman ararlar. Karahan Enişte hemen bir maden işçisi sertifikası yaptırtır kendisine para karşılığı.

İki bacanak ve bir çok kişi İstanbul İşçi Alım Merkizinde toplanırlar. Cemal ilk bakışta dışarı çıkartılır. Zaten beklenen bir durumdur, fazla dert etmez. İyi kötü bir işi vardır.  Alım merkezinin önü ana baba günüdür. İş ve İşçi Bulma Merkezlerinden gönderilen kişiler muayene edildikten sonra mesleklerine tecrübelerine göre çeşitli firmalarda, maden ocaklarında çalışmak üzere. Alım Merkezinin uygun gördüğü kişilere, kendilerine talepde bulunan firmalara gönderilmek üzere sözleşme imzalatılır.

Sıra Karahan Enişteye gelir. Bebekken geçirdiği ateşli hastalık nedeniyle gözleri şaşıdır Karahan’ın. O nedenle Kör Karahan da derler. Karahan’ın görme bozukluğu olup olmadığına bakılmaksızın, aus, keine kontrak, denir dışarı gönderilir. Derdini anlatamayan Karahan bakar kontrat verilmeyecek. Kendisi gibi red alan kişilerle sohbet ederken, ya ne dert ediyorsunuz, gider memleketimizde çalışamaya devam ederiz, haydi biraz keyiflenelim. Bizim oranın bir türküsü ile haydi halay çekelim der. Halay başına geçer, üç ileri üç geri adım atacağız, benim söylediğim dizeleri aynı namede sizler de tekrarlayacaksınız.

 

Leblebi koydum tasa                        Doldurdum basa basa

Benim yarim çok güzel                     Birazcık boydan kısa

Hop ninnayı ninnayı

Gel oynayı oynayı…..                        Anonim

 

Dışarıda türkü söyleyip halay çeken insanları gören Alman sağlık ekibi çalışmayı bırakıp halay çeken adamları ilgiyle izlemeye başlar. Bir keyif bir neşe yok öyle bir şey. Hele baştaki adeta türkünün ritmi ile bir bütün olmuş, o güzel diz kırma hareketi ile ekibi yönlendirmesi izleyenleri mest eder. Seyrederken birbirlerinin gözüne bakan ekip, işte bu adam üretici ve yaratıcı bir adam, üstelik de küsmeyen yaşama neşeyle tutunan birisi. Bu adamı değerlendirelim. Madenci olmasını bir kenara bırakalım. Onu Miele Fabrikasına, yazalım gitsin orada çalışsın diye karar verirler ayak üstü. Kararı tercüman aracılığı ile Hemen ekip başı Karahan’a bildiriler.

Sözleşme imzalanır. Karahan Bielefeld’e gelir. Fabrikanın misafir işçilere ayarladığı Haim denilen yurt vari misafirhanesine yerleşir. Aralıksız 30 yıl çalıştığı Miele’den altın kol saat ile ödüllendirilir Karahan.

 

  1. Sahte evlilik işlemlerinde bilmeden şahitlik

İki polis kapıya yaslanarak, ne haber delikanlı, Fazıl sen misin? Diye hafif tebessümle bana bakıyorlardı. Bizimle geleceksin savcı bey seni istiyor. İçim bir korku salmıştı. Acaba savcı bey benden ne istiyor ola ki, düşüncesi ile polislerin peşine takılmıştım.

 

Kele herif her gün bir toplantıya çağrılıyoruz, ne oluyor bu sosyal bizden ne istiyor? Dediklerine göre belediye çocukları bizim elimizden alacakmış. Herif ne olur birşeyler yap. Öyle korkuyla yatıp kalkıyorum, kabuslar görüyorum. Kadınlar arasında konuşuluyor çocuklarını dövenlerin başı dertteymiş. Kaç kere dedim sana yapma etme diye.

Kahveden çıkmıyorsun ki çocuklarınla ilgilenesin. Bak hepsi elimizden kayıp gidecekler. Ne olur bir şeyler yapalım. Ben onlarsız yaşayamam.

 

Ailenin iki erkek bir de kız çocukları var. Oğlanlar 13-15 yaşındalar. Büyük oğlan İbrahim şehrin en belalı çetesi içerisinde kendisine yer bulmak için gözü karalık ne varsa yapmakta henüz 15 yaşında olmasına rağmen. Okula gidiyorum diye evden çıkıp klüpte, sokakta ve okulun etrafında çim sahanın çevresinde buluştukları, aynı saç kesimli, düşük belli pantalonlu, kapşonlu mont ve mobilet süren serseri tipli çocuklarla dolaşıp durmakta olan, aklı havada bir gençtir İbrahim. Dancayı yeteri kadar öğrenemediği için derslerde kendini iyi ifade edemediği zamanlarda sert ve saldırgan tavırları ile sınıfta var olduğunu farklı bir biçimde ortaya koymaya çalışan, söz dinlemeyen, kaba, sert ve saldırgan tavırlı bir delikanlıdır.

Küçük kardeşi de ağabeyinin yolunda olsa gerek ki geçen gün okul idaresi ve sınıf öğretmeni eve mektup yazmış. Mektupda  Yusuf’un sınıf arkadaşlarından ikisini tuvalette sıkıştırdığı, çocukların durumu ailerine bildirdiği, ailelerin ise hem polise hem de okul müdürüne şikayetçi oldukları bilgisi ile birlikte acil toplantıya gelmeleri istenmiş.

Küçük kız Filiz 7 yaşında birinci sınıfa gidiyor.

Filiz üç gündür zorunlu olarak bir çocuk esirgeme kurumunda tutuluyor. İki gün sonra toplantı var.

Hasan kele herif, gözüme bir türlü uyku girmiyor. Oğlanlar dersen nerdeler haberimiz yok,  ne olacak bu ailenin hali, ne yaşıyoruz biz Hasan.

Kız kardeşin evden alındığını duyan ağabeyleri, o gece, mahallede bulunan sosyal dairesinin camlarını arkadaşları ile birlikte yerle bir ederler. Gecenin karanlığında mobilet ya da bisikletleri ile ortadan kaybolan gençler, bir viyadük altından geçen polis aracına onlarca taş atarlar. Polis aracında küçük yaralanmalar olunca şehrin tüm polisleri  mahalleyi abluka altına alırlar. Zaten daha önceden takip ettikleri çocukların evlerine baskınlar yaparlar. Aynı anda İbrahimlerin evlerine de.

Ellerinde küçük poşetleri ile şehrin diskotekleri yakınlarında uyuşturucu satan yaşı küçük gençlik yakalansalar dahi bu kapıdan girip diğer kapıdan çıkarlar. Böyle bir çetenin içerisinde yer edinme durumunda kalan iki kardeş yaşlarına bakılmaksızın parayla oynadıkları söyleniyordu. Çeteye bağlı, ortalama ondört yaşlarında, cezai yeterlilikleri olmayan, onlarca gencin birlikte hareket ettikleri, motorsikletli Bandidoslara kafa tutan, getto bölgelerinde yaşayan yabancı gençlerden oluşan ‘Lahayatt’  adlı abi çetelere özenen yeni bir çeteden söz edilir olmuştu.

Son günlerde çocukların üzerinde otorite tesis edemeyen baba zaman zaman çocukları döver, onları Türkiye’ye götürüp bırakmakla tehdit edip korkutur hale gelmişti. Çoğu zaman çocukların ne yaptığının farkında olmayan baba Hasan, işe gidip geldikten sonra boş zamanlarının çoğunu ya kahvede çalışmakla ya da oyun oynamakla geçirir, olan bitenden neredeyse bi haber yaşardı. Aslında ailesini getirmekte pek iyi etmemişti. Sürekli talepleri oluyor, para yetiştiremiyordu. İyice bunalmıştı. Kahve ona iyi geliyordu.

Bugün tam üç gün olmuştu Filiz ellerinden alınalı. Telefonda babasının Filiz’i dövdüğü gerekçesiyle geçici bir süreliğine zorunlu çocuk sığınma evine yerleştirildiği bilgisi gelmişti. Derste film izlerken Filiz’in bir sahneden etkilenip ağlamaya başladığı, babasının da aynen filmdeki gibi poposuna, başına vurduğunu söylemesi üzerine okul idaresi belediyeye haber verir. Bunun üzerine belediyenin yetkili kurulları harekete geçerler. Danimarka’da her koşulda kamu hizmeti görenler olası bir şiddete tanıklık ettiklerinde hemen ilgili kamu kurumunu ve polisi bilgilendirmekle yükümlüdürler. Okul yönetimi üzerine düşeni yaparak, önce belediye sonra da polise bildirimde bulunur.

Çocuklar her ne kadar ailenin çocukları olsalar bile devletin de çocuklarıdır. Çocukların şiddet, kötü alışkanlıklar ve cinsel istismardan korunması yasası kapsamında, yargı kararı olmadan,  geçici bir süreyle  tedbiren çocuklara el konulması süreci başlatılır. Okul psikologları, kamu avukatları, sosyal danışmanlar, belediye meclis üyeleri gibi bir çok yetkili ve uzmanlar devreye sokulur.

Toplantı belediye binasında bazı meclis üyeleri ve bir hakimin katılımıyla gerçekleştirilecektir. Gelen bilgide 12 kişilik bir katılımın olacağı, ailenin avukat istenmesi durumunda yardımcı olunacağı, Filiz’in bundan sonraki yaşamının güvenli bir şekilde nasıl şekilleneceği konusunda  karar verileceği, toplantıya mutlaka katılınması gerektiği, aksi halde gıyaben kararlar alınacağı bilgisi de gelmiştir.

Çoğu zaman tercümanlıklarını yapan Ali ağabeyden konunun ne kadar ciddi bir konu olduğu hakkında bilgi alınmıştı. Kara kara düşünürken oğlanlar panikle içeri girerler.

O akşam ortadan kaybolan oğlanlar belliki bir şeyler yapmışlar. Üstleri başları çamur içerisinde kalmış. Kıyafetlerini değiştirip arkadaşlarının hobi bahçesinde saklanmak üzere kapıdan çıkacakken polisin ani baskını ile tüm aile neye uğradığını şaşırır. İlk defa onlarca polisi evde gören Hasan ve hanımı çaresizlik içerisinde çocuklarının acımasızca nasıl ters kelepçe ile yere yapıştırıldıklarına bizzat şahit olurlar. Ayakta olup biteni izleyip, ne yapacağının bilemeden polislerin üzerine doğru yürüyen Hasan’a da kelepçe vurulup koltuğa oturtulur. Durumu kontrol alan polisler yaptıkları aramada çocukların odasında delici aletler, beyzbol sopası, sustalı bıçak ve bir de gerçekten tabanca gibi görünen kurusıkı mermileri olan bir silah ve yirmi bin kr kadar para bulurlar.

Abiler kendilerince sisteme başkaldırmışlar, vandalist düşüncelerle kamu mallarına zarar vermişler. Uyuşturucu bulundurmaya başlamışlar. Çevreye korku salarken, kendilerini örnek alan genç çocukları da eylemlerine dahil edip, adeta organize suç örgütü haline dönüşmüşler.

 

Zaten Filiz’den dolayı  içi yanan Hasan’ın elleri çözüldükten sonra, oğlanların  bir kriminal çetenin üyesi oldukları, uyuşturucu satıcıları ile temasta oldukları, devlet dairesinin camlarını kırdıkları, polis devriye arabasının taşladıkları gerekçesiyle  tutuklamaya geldiklerini öğrencince, oracıkta göğsünü tutarak yığılıp kalır. Polisler hemen bir ambulans çağırırlar. Oğlanları ise gözaltına alıp oradan uzaklaştırılırlar.

Bir kaç gün kalp damar hastalıkları bölümünde kalan Hasan geçirdiği hafif kalp spazmı sonrası başlatılan tedavi sonucu taburcu edilir. Polisler Hasan’ı evinde ziyaret ederler. Tercüman  aracılığı ile oğlanların işledikleri suçların fotoğraflar ve viedo görüntüleri ile tespit edildiği bilgisini verirler.

Filiz’in toplantısı bir süre ertelenir. Keza babanın sağlık durumu gerginliği götüremeyebilir. Ayrıca oğlanlar da gözaltından alınıp doğrudan çocuk esirgeme kurumununun, ıslah evi benzeri bir başka yurduna yerleştirilir.

Yepyeni bir durumda kalan aile iyice çaresizdir. Mahalledeki eğitimli gençlerin kurdukları derneğe gider Hasan, onlardan yardım tallep eder. Hukuk ve sosyal danışmanlık okumakta olan gençler aileye gönüllü yardımcı olurlar.

İşin vahametini kavrayan Hasan kendilerine destek olan gönüllü gençlerin yönlendirmesi sonucu polis, sosyal, aile ve okul kurumları ile işbirliği yapacağını, çocuklarını hem aileye hem de topluma kazandırmaya çalışacağını ifade eder.

Belediye’de yapılan toplantı sonucu hem kız hem de oğlanlar en az altı aylığına koruma programı çerçevesince bir Çocuk Koruma programı çerçevesince Filiz bir bakıcı aileye, oğlanlar ise ayrı ayrı şehirlerde bulunan  gençlik yurduna yerleştirilir.

Hasan 20 senedir Danimarka’da yaşamaktadır. İlk geldiği zamanlar Türk inşaatçıların pizzacıların yanında kaçak ucuz işçi olarak çalışır. Çalışmak zorundadır. Çünkü kuzeni onu Çek sevgilisi ile sözde, işçilik hakkını elde etsin diye evlendirmiştir. Kadına her ay düzenli sekiz dokuz bin kron ödenecektir. Ödeyemediği zamanlar kuzene borçlanacaktır. Bu paranın bir şekilde ödenmesi gerekmektedir. Hasan ne yapsın gündüzleri inşaatta, akşamları kahvede çalışmaktadır. Dört beş yıl boyunca hem borcunu öder hem de köyde bıraktığı eşi ve iki çocuğunun geçimini sağlar. Tüm kazandığı elinden giden Hasan ancak beşinci yılında ilk kez izine gider. Artık süresiz oturumunu almış birisi olarak kafası rahat bir şekilde çocuklarına kavuşur. İlk işi karısı ile resmi nikah yapıp çocukları nüfusa kayıt ettirmek olur. Artık evdekiler de mutludur. Baba gelmiş evin içi neşeyle dolmuştur. Sayılı gün geçer, izin biter, Hasan Danimaraka’ya döner. İki yıl sonra tekrar döndüğünde kararını vermiştir, aileyi, yanına alma zamanı gelmiştir. Üstelik bir de kızları olmuştur.

Çocukları getirmek, yeni ev kurmak oldukça masraf gerektirmektedir. Masraflar artmış,  ekonomik darboğaz içerisinde debelenirken çocukların nasıl bir ortamda olduğunun farkında olmadan yıllar geçip gitmiş. Bu süreç içerisinde  zaman zaman çocukların terbiyesinde, eski usül şiddet yöntemleri de kullanılır olmuş. Kime ne ki benim çocuklarım değil mi, hem severim hem de döverim.

Hasan ve ailesi, tam bir yıl sonra çocukların eve gelmesi konusunda belediye ile anlaşmaya varırlar. Bu süreç içerisinde oğlanlar başka okullara gönderilirler. Aynı mahalle ve arkadaş gurubuna geri dönen İbrahim ve Yusuf kaldıkları yerden, sanki daha bir kariyer yapmış edasıyla, aynı yolda kaldıkları yerden, devam ederler..

Durumu gören Hasan ve eşinin aklına parlak bir fikir gelir. Eğer İbrahim evlenir ise uslanır. Oğlanı evlendirmek gerekir. Evlenirse sorumluluk sahibi olur, en azından dışarı çıkmaz, çoluğa çocuğa karışırsa bu ortamlardam uzaklaşır düşüncesini kendi aralarında enine boyuna konuşurlar. Hemen bir kız bulma çabası içerisinde Köydeki komşuları İsmail’in kızı Nurten akıllarına gelir. Nurten güzel becerikli bir kızdır, eğer olursa çok güzel bir gelinleri olacaktır. Bu parlak fikri hemen İbrahim’e anlatırlar. İbrahim ilk önce oralı olmaz. Tamam bakarız gibi yuvarlak sözler söyleyip aileyi oyalamk ister. Fakat anne ve baba bu işin peşini bırakmaz. Sonunda babasının otoritesine de karşı koyamayan İbrahim boyun eğmek durumunda kalır. Keza geçen yıl baba kalp krizi geçirmişti onların yüzünden. Siz bilirsiniz der, karşı çıkmaz. Aile umutludur. Yeni bir heyecanlı süreç başlayacaktır. İbrahim’in renkli vesikalık fotoğrafları çekilir, pasaportu ve nüfus cüzdanı,  hanımın altın bilezikleri, bir miktar borç edinilmiş parayı yanına alan Hasan uçağa atlayıp memleketin yolunu tutar.

 

Arzuhalci yazıhanesinde müşteri beklerken özellikle İnkılap Tarihi ve Türkiye Coğrafyası kitaplarını okumanın yanı sıra bazı sınav testlerini çözerek üniversite sınavına hazırlandığım bir anda iki polis memuru gelerek, savcı beyin beni istediğini söylediler. Savcı deyince herkesi bir korku salar. Mahkemelerin soğuk bir yüzü, ağır bir otoritesi ve kendini çok rahat hissedemeyeceğin bir ortamı vardır. Polis memurlarına, hayırdır diyecek oldum, biz de bilmiyoruz, gidince öğrenirsin diye beni aralarına alıp adliyeye doğru yürümeye başladık. İçimdeki korkuyu tarif edemem ama, diğer taraftan niye korkacaktım ki diye düşünceler ile savcı beyin kapısının önünde bulmuştum kendimi. Cumhuriyet Savcısı yazıyordu küçük kırmızı bir tabela üzerinde. Kapıyı tıklatan polisler, sayın savcım ifadesine alacağınız şahsı getirdik, diye seslendiler. İçerden ağır bir ses, dışarıda beklesin, siz gidebilirisiniz,  dediğini duymuştum. Bana burada bekle , seni içeri alacaklar,  diyerek ayrıldılar memurlar yanımdan. Onlar için sıradan bir olay benim içimde fırtınlar esmesine yetiyordu. Savcılığa dilekçe yazmaya benzemiyordu, savcılığın önünde ifade vermek için beklemek.

Biraz sonra savcının kalemi  beni içeri aldı. Masanın üzerinde bir kaç dosya ve kağıtlar vardı. Savcı bey birşeyler okurken göz ucuyla sert bir bakış fırlatmıştı. Bakışın etkisi yüzüme yansımış, betim benzim atmıştı. Kalem ;  Adın soyadın, doğum tarihin, adresin, anne baba adın, sorularını sormuş, ben de titrek bir sesimle cevap verirken, savcının sesiyle irkildim, duyulmuyor daha yüksek sesle konuş diye yarı azar şeklinde ikaz edilmiştim.

Savcı yanıma doğru yaklaşırken, başım önde sadece savcının ayakkabısını görebiliyordum. ‘Dost başa düşman ayağa bakar’  deyimindeki gibi ayakkabıya bakmıyordum ama, ben ne yaptığımı da bilmiyordum.  Hemen konuya girdi, bir kağıt parçasını göstererek, ‘buradaki şu imza sana mı ait’ diye sordu, baktım, tereddütsüz imza benimdi, evet benim diye cevap, verdim. Güzel, peki şu defterdeki imza da mı sana ait, dedi, kocaman veresiye defteri gibi bir  kitabı masanın üzerinde açarak imza parafının bulunduğu yeri gösteriyordu. Evet aynı imza, benim imzam diye kekeledim. Bu defter  evlilik işlemlerinin kayıt altına alındığı, belediyelerde veya muhtarlıklarda olan bir resmi Evlilik Kütüğü denilen defter idi. Evlenen kişilerin fotoğrafları, kimlik bilgileri ve imzaları, şahitlerin adları ve imzaları ile resmi mühür basılı olan bir sayfa duruyordu önümde.

Peki oğlum burada adları yazılı olan kişileri tanıyor musun?  Tek tek isimleri sesli olarak söyledi, tanıyor musun bunları? diye sordu. Ne gezer, hiç birini tanımıyorumdum, -tanımıyorum, –hiç birini tanımıyorum, dedim. Savcının sesi biraz sertleşmişti sanki, –iyi de be çocuk; bu imzalar benim diyorsun, kabul ediyorsun, fakat altına imza attığın, evliliklerine şahitlik ettiğin kişileri nasıl tanımazsın?

Hayret doğrusu. İş gittikce korkutucu hal almaya başlamıştı. Efendim imzalar benim, ama bu kişileri tanımıyorum, diye eklerken, kütük defterinde imzamın olduğu sayfadaki fotoğraflara gözüm takılmıştı. Aklıma gelmiş imza anını hatırlamıştım.  ‘Şey savcı bey bir şeyler hatırlıyorum galiba, evet evet bu fotoğrafı hatırlıyorum’, diye ekledim, heyencanlanmıştım, ne diyeceğimi tam bilememiş şaşkın şaşkın savcının yüzüne bakıyordum. Sanki savcının sakin ol oğlum, anlat hatırladıklarını demesini bekliyordum ki, öyle de oldu. Şimdi ne biliyorsan ne hatırlıyorsan sakince tek tek anlat bakalım, dedi.

Liseyi bitirdikten sonra boş gezeceğime ara sıra yazıhaneye uğrar babama yardımcı olurdum. Daktilonun başına geçir, dilekçe ve benzeri yazı işlerine yardımcı olurdum. Özellikle de Salı günleri iş yoğunluğu olduğu için sürekli yazıhaneye giderdimKöylerden gelenler Yeniçubuk Salı Pazarına gelirken bir takım idari işlemlerini de hazır gelmişken yaptırmaya çalışırlardı.

Müşteri bakımından yoğun bir gündü. O gün bir evlilik işlemi yapılacağı için kırtasiyeden tüm belgeleri içeren bir evlilik zarfı getirmemi iştemişti babam. Kıratsiyeden istenilen evlilik evraklarını getirdiğim için adamın birisi bana 10 lira harçlık vermişti. On lira harçlık iyi para o zamanlar, abim akşama kadar garsonluk yapar ancak 50 lira alırdı. Babam zarfdan çıkan belgelerin bir kısmını daktiloda bir kısmını ise inci gibi el yazısı ile, verdikleri kimlik ve diğer belgelere bakarak, bazen de orada bulunan şahıslara sorarak doldurdu. Sonra onlara şimdi bize iki şahit bulup getirin dedi. Ya Cemal efendi bir şahit var diğeri de sen olsan olmaz mı dendi. Babam ben prensip olarak şahit olmuyorum, sadece işlemleri yapıyorum, muhtarım diye karşılık verdi. Evlenecek kişilerin fotoğraflarını şu karelere sığacak şekilde kes ve yapıştır diye bana görev verdi. Ben makasla fotoğrafları keserken fotoğrafı, erkeğin resmi olan fotoğrafın renkli olması dikkatimi çekmiştim, o nedenle hatırlıyorum. Kadının fotoğrafı siyah beyazdı. Fotoğrafları yapıştırdıktan sonra orada bulunanlar imzalarını attılar. Başka bir şahit bulamayacaklarını, işlerinin acele olduğunu ifade edip, bu delikanlı bari şahit olsun dediler. Babam, o daha 18 yaşında değil, deyince, muhtar, boşver Cemal Efendi, oğlan ve kızın anne ve babalarının imzaları var, ben muhtar olarak da mühürlüyorum, diğer şahit de imzaladı, senin oğlan da imza atıversin şuraya dendikten sonra, benim adımı da şahit olarak yazıldı ve ben de diğeleri gibi gösterilen yerleri imzaladım.

Böylece ben bir evlilik işlemine ilk kez şahit olarak katılmıştım. İmza atarken babamın gözüne baktığımı hatırlıyorum. Tamam anlamına gelecek işaret gelince babamdan atıverdim imzayı. Sesim ağlamaklı çıkmaya başlamış, korkuyla şaşkınlığın ve de bundan sonraki sürecin nereye doğru evrileceğini bilemeyeceğim bir duygu yoğunluğu yaşıyordum. Her an savcının, alın bunu cezaevine tıkın, diyeceği  korkusunu yaşamaya başlamıştım ki;

Savcı bey sakin ol  evladım, anladım ben, sen doğruyu söylüyorsun, ama bilmeden bir suça dahil olmuşsun. Şimdi bana mutlaka doğruları söyleyeceksin. Aksi halde seni doğrudan cezaevine göndermek durumunda kalırım ki geleceğin kararır. Tehdit ve korku vardı son söyledikleri içerisinde. Daha da korkmuştum. Halen ne suç işlediğimi bilemiyordum. Savcı tekrar bana dönerek evlilik işlemleri yapılırken, evlenecek çiftler orada  mıydı? Diye sorunca yine tereddüt etmeden, hayır orada gençlerden hiçbiri yoktu. Sadece dört kişi artı babam ve ben vardım. Anladığım kadarı ile biri muhtar, diğerleri ise kız ve oğlanın babaları ve  ikinci şahit olduğunu düşündüğüm kişi vardı. Savcı tekrar üstüne basarak, imza atarken kız ve oğlan orada mıydı, onları imza atarken gördün mü? Diye sordu. Hayır görmedim, onlar yoktu orda dedim. Aferin çocuk, sen doğruları söylüyorsun, dedi. Sonra olup biteni kısaca anlatınca nasıl bir işin içerisinde olduğumun farkına varmıştım. Evlilik işlemlerine şahit olarak imza attığım olayda evlenen erkek delikanlı Danimarka’da yaşamakta olan bir gurbetçi ‘Almancı’ çocukmuş.

Hasan Efendi oğlunu köyden komşusunun kızı ile evlendirmek ister. Memleket gelir gelmez  Nurten’in ailesi ile görüşürler. Araya bir kaç hatırı sayılır eş dost dahil edilir. Kızın ailesi biraz nazlansada anlaşırlar. Kız evi naz evidir derler ya, gerçekte Nurten ve annesi epey direnirler. Aracıların ve vaad edilen gelecek ve verilen başlığın etkisiyle annnenin de rızası alındıktan sonra Nurten sesini çıkaramaz artık Kaderine boyun eğmiştir. Eğmiştir ama oğlan kimdir nasıldır, kaşı gözü, boyu posu, sesi eli ayağı nasıldır? Çaresizlik içerisinde tüm olup biteni izlemiştir zavallı Nurten. Köy yerinde kız çocuğunun ne önemi var ki, bekleyip de eve gardaş mı olacak?

İbrahim gelmediği için nikah kıyılması biraz sıkıntılıdır. Nurten’in Danimarka’ya  götürülmesi için nikah işlemlerinin biran önce yapılması gerekmektedir. Düğün dernek orda yapılacaktır. Ne gerek var burda masraf etmeye, masraf yerine iki bilezik fazladan alınır diyerek durumu muhtara açarlar. Muhtar da kızın anne babasının muvafakatı varsa hallederiz bu işi der ve işlemler başlatılır. Evlilik işlemlerinden hemen sonra oğlanın babası Danimarka’ya biran önce dönmesi gerektiğini,  davet ve vize işlemleri ile düğün dernek hazırlıklarının zaman alacağını, kendilerinden haber beklemelerini söyler. Gidiş o gidiş. Ne arayan ne soran var?. Günler haftalar aylar geçiyor İbrahimden Hasan Efendiden ses yok.

Hasan Danimarka’ya döner mutlu haberi aileye iletir. Çete işinde Kariyer yapmış İbrahim iyice işi azıtmıştır. Babasına resti çeker ve evi terkeder. Bir süre sonra dahil oluğu kriminal olaylar nedeniyle de içeri tıkılır.

Hasan çaresiz ve büyük bir pişmanlık içerisindedir. Mahçupluğunu tarif edemeyen Hasan sessizliğe bürünür. Memleketi arayıp herhangi bir açıklama da getiremez. Dünürü, muhtarı komşuları ve geliniyle tüm irtibatı keser. Gönderilen mektuplara dönüş yapmaz. Kendi yasına ve yaşadıkları utancın içinde sessizliğie gömülür.

 

İbrahim’den Danimarka’dan bir haber çıkmayınca, zaten istemediği ve tanımadığı birine zorla, yüklü bir başlık parası karşılığı verilen Nurten, gönlünün sesini dinleyip, günlerdir peşinden koşan birisi ile görüşmeye başlar. Ancak kızın ailesi, kızlarının görüştüğü gençle ilişkisini ve dahi evlenmesini istemezler, olurda ya dünürler çıkıp gelirse, İbrahim ortaya çıkar da, nerde benim nikahlımi derse ne diyecekler onlara?

Genç kız ailesinin dayatmalarından, haksızlıklarında zaten bıkmıştır. Sadece adını bildiği bir adamla istemeyerek zorla, düzmece bir şekilde evlendirilmiş. Bu evde daha fazla kalmanın, belirsilik içerisinde yaşamanın, esaretin , itilmişliğin değersizliğin devam etmesinin artık bir anlamı yoktur. Hazır kendisini seven, peşini bırakmayan, görüştüğü, hatta kaçırmayı bile göze alan bir varken artık evden ayrılmanın zamanı geldiğine karar verir. Arkadaşı ile birlikte kaçıverir genç kız. Artık kendi kaderini kendisi çizecektir. Nurten henüz 17 yaşındadır. Yaş küçük birini kaçırmak suçlamasıyla genç delikanlı ve ifade vermek üzere Nurten  gözaltına alınır.

Olay derinlemesine araştırılınca Nurten’in evli olduğu da açığa çıkar. İfadesinde Nurten aslında evlendirme işlemlerinin düzmece olduğunu, tanımadığı biri ile bir şekilde zorla düzmece bir şekilde evlendirildiğini, kendi rızasının olmadığını tüm detayları ile savcılığa anlatır. Soruşturma genişletilir, evlilik işlemlerini yapan, işlemlerde şahitlik eden herkes,  muhtar, diğer şahit ve kızın babası, sahte nikah kıyma işlemi yapılması suretiyle yasaları çiğnedikleri suçlamasıyla göz altına alınırlar.

Savcı, doğruları söylediğim, eğitim yüksek okuluna kayıt yaptırdığım ve iki ay sonra okula başlayacağım nedeni ile tutuksuz yargılanmak üzere beni serbest bırakır, diğerlerini ise ceza eveine gönderirir. Muhtar, diğer şahit ve kızın babası tutuklanırlar.

Devam eden mahkeme neticesinde nikah işlemlerinin geçersiz sayılması yönünde karar verilir. Nikah işlemleri sonucu nüfüsa kaydedilen örneğin soyadı değişikliği, hane, sicil ve sayfa numarası kayıtları tamamen silinir. Mahkeme karadı nüfus kayıt defterine eklenir.

Nurten’in anne ve babasının muvafakatı ile Nurten’in yenden  nikahı kıyılır.

Muhtara iki yıl, diğer şahite bir yıl, bana ise beraat kararı verilir.

 

 

 

 

  1. Babamın Nasihatleri

Babam yanlış bir şeyler yaptığımda önce açıklar sonra da fırçasını basardı. Bu kez yediğim fırça en ağırlardından olmuştu. Lise üçteyim, derslerim aslında fena değil. Kimya dersinde bazı elementlerin sayısal değerlerini bilmek gerekiyor ki kimya -problemlerini çözebilesin. Küçük bir kağıda işe yarayacağını düşündüğüm notları alıp cebime koymuştum. Sınav başlamış, bildiğim soruları güzelce yapmış, en son soruya gelmiştim. Tam da hazırlık yaptığım konuyla ilgili bir soru. Elim gidip gelirken cebime cesaretlenip avcumun içerisine almıştım küçük not kağıdını. Yaşar hoca çakmıştı durumu. Her kim ki kopya çekiyor, bıraksın o kağıdı diye seslenmişti. Üzerime alınmamış son kez bir daha bakıverince, hoca başımda bitivermişti. Sana söylemiştim ama dinlemedin, diyerek, yazılı kağıdını aldı masadan, kopya kağıdını da istedi, utanç içinde kalmıştım. Sanki yer yarılmış yerin dibine girmiştim. Çık dışarı ve dışarıda beni bekle dedi. İlk kez kopya çekmeye  teşebbüs etmiş, acemice yakalanmıştım. Oysa ki bir çok kişiyi tanıyorum ve çok rahat kopya çekiyorlardı. Ben ise çuvallamıştım. Kopya çekmek senin neyine, kızarıp duran birisisin. Yaşar Hoca dışarı çıktı. Kopya çekerken yakalandın. Bu bir disiplin suçudur, biliyorsun değil mi?. Cezası ise üç gün uzaklaştırma ve yazılıdan sıfır alma. Ayrıca durum babana bildirilecek. Okula çağırıp durumu ona tebliğ edeceğiz. Keşke babama bildirmeseniz diyecek oldum. Kuralları uygulamak durumundayız, aslında seni görmüş ikaz etmiştim. Üstelik sen kopya çekerken neredeyse ben buradayım diyorsun. Kızarıp telaşlanıyorsun. Ama sen, uyarmama rağmen devam ettin, beni de hayal kırıklığına uğrattın. Bu durumu babanın da bilmeye hakkı var. Ben de işimin gereğini yapmak zorundayım. Aslında babanı da tanıyorum. İltimas yapamam. Herkes yaptığı hatanın bedelini ödemeli.  İşte tam yıkıldığım andı o an.

Babamın hepimize sürekli söylediği öğütler tek tek belleğimden geçiverdi; 1,2,3,4,5,6…

 

  • Bir; bana yalan söylemeyeceksiniz, doğrudan şaşmayacaksınız
  • İki; hırsızlık yapmayacaksınız, okulda kopya çekmek de hırsızlıktır,
  • Üç; haksızlık yapmayacaksınız, kimsenin hakkını yemeyeceksiniz
  • Dört; Hak etmediğiniz bir şeyi istemeyecek talep etmeyeceksiniz
  • Beş, çevrenizde, bu çocuk güvenilir çocuktur, imajını oluşturacaksınız
  • Beni hiç bir şekilde mahçup etmeyeceksiniz….

diye sürekli tembihlerde bulunurdu.

 

Durumu önce anneme ve abime anlattım. Babama sen git söyle, doğruyu gerçeği önce senden duysun dediler. Kıvranıyorum karnıma ağrılar giriyor, nasıl başlamalıyım  gibi düşüncelerle babamın kültablasını boşaltıyorum, yakınında olmaya çalışıyorum. Anlamıştı meraklı gözlerle bana bakıyordu. Ama cesaret edip bir türlü başlayamıyordum anlatmaya.

Gel bakalım eşşek sıpası, derdin nedir anlat bakalım, diyerek karşısına oturttu. Anlatmaya başlamadan önce, o tok ve kararlı sesiyle  şu uyarıyı yaptı, öyle kıvırmak ağlamak yok, neyse olay, tümünü çarpıtmadan sen alatacaksın, önce senden duyacağım dedi. Ben olayı anlatırken, babamın büyük bir utanç duyduğunu hissediyordum. Git dedi. Uzaklaştım, kenardan bakıyorum, mendilini çıkardı gözyaşlarını sildi. İlk ve de son kez olacak bu kopya olayı, dedi. Başka da bir şey söylemedi. Babamın iki damla göz yaşı köyümüze yaptırdığı gölette biriken sudan daha yoğun olarak benim belleğime kazınmıştı.

 

  1. Niğde Günleri

Niğde Eğitim Yüksekokulunu yeni kazanmıştım. Niğde’ye gideceğim için arzuhalcilik işini bırakmış, geçici olarak Gemerek Pancar Kantarında işçi olarak çalışmaya başlamıştım. Son maaşımı alıp istifa edip okuluma başlayacaktım. Artık  aileye gelir getiren kimse kalmamıştı. Ailenin geçim kaynağı  satılan tarlalar olmuştu. Hiç bir gelirin olmaması babamın çok ağrına gitmekteydi. Çaresizlik girdabı sarmıştı babamın iç dünyasını.  Okul açılmış dersler yoğunlaşmış ve yeni bir yaşam mücadelesi başlamıştı. Eğitimci kimliğinin ilk adımları atılırken yazılı sınavlar da başlamıştı

Yoğun bir sınav haftası arasında sürekli, mutlaka gidip babamı görmem gerektiği duygusuyla yatıp kalkıyordum. Bir arkadaşımdan ödünç bir fotoğraf makinesi almış, nasıl kullanmam gerektiğini daha önce tecrübe etmiştim. Makinaya 12 lik poz yerleştirdim. Cumartesi günleri iki saatlik fransızca dersinden sonra yola koyuldum. Han Duvarları şiirindeki gibi değildi tabiki yolculuğum. Saat 16.00 gibi dört saatlik bir yolculuktan sonra eve ulaşmıştım. Odasının penceresinin önünde oturup dışarıya baktığını düşündüğümden doğrudan pencerinin önüne dikiliverdim. Beni gören babacığım kuşlar gibi çırpınıyordu. Şaşırmıştı. Pencereyi açıp gel oğlum gel, camdan içeri gir, annen kapıyı kilitleyip komşuya gitti, diyerek pencereyi açmış elini uzatmıştı. Pencereden uzattığı eli tuttuğumda, eski gençliğindeki güçlü haliyle, beni içeri almış, bağrına basmış, sulu gözleri pınar olmuş Isırgı çeşmesi gibi akmaaya başlamıştı. Beni bir çırpıda içeri çeken babamın eli o kadar sıcak ve güçlüydü ki, son kez tuttuğumdan olsa gerek sıcaklığı halen yüreğimin derinliklerin hissedilir. Bir süre kokladıktan sonra gözyaşlarını silmiş konuşmaya başlamıştık. Okulumdan, derslerimden söz etmiştik. Oğlum Mustafa Soner’imi de götürdü, bu küçük deli oğlanla, Lütfi’yle, başbaşa kaldık, diye iç geçirmişti.

Ertesi günü annem Lütfi  ve babamın resimlerini çekmiştim. Mavi ceketi ve elinde sigarası ile bize veda etmişti aslında o gün.

Daha sonra babamı rüyamda görmüştüm. Henüz vefat ettiğini öğrenmemiştim. Behsat ağabeyimin kahvehanesinde ocakcılık yapıyordu kahveye vardığımda.

Kahvede çayın yapıldığı yere çay ocağı denir. Çay yapan kişiye ocakçı, çayları dağıyan klişiye garson, boşları toplayanada ayakcı denir. Çay ocağında bardakların yıkandığı musluk, mermertden yapılmış tezgah veüzerinde bardaklar, tezgahın altında tüp, sürekli yanan bair kaç gözlü gazlı oack ve üzerinded kocaman bir su kazanı, kazanın üzerinde ise demlikler bulunur. Yeni çay demlerken, ölçüye  uygun iki bardak  Rize çayı, demlik içerisine boşaltılır. Soğuk su ile kuru çay durulanır, çayın bir nevi tozu alınır. Su kazanında özel Azer tatlı suyu kullanılır ki çayın demi güzel olsun. Su deyip geçmeyin. Suyun kalitesi içerisinde barındırdığı kireö oranına göre acılığı sertliği içilebilirliği belirlenir. İyi bir çay için musluk suynunda ziyade kaliteli Azer suyu kullanılır. Tam demini almış dinlenmiş çayın lezzeti başkadır.

Sipariş edilen çayları bardaklara boşaltmakta olan babamla gözgöze geldik. Babam işine dönüp, demliği alarak, sipariş edilen çayları bardaklara dülbentli süzgeçler (kireçli suyu süzme yöntemi) üzerinden dökmek için harekete geçmişti. Kazan üzerinde duran demlikleri bir türlü uzanamıyordu. Daktilo başında şakırtılı seslerin ahengi içerisinde şiirimsi diliyle yazdığı dilekçeler nere, ocaklıkta çay demliğine uzanmak nere. Hemen davrandım sipariş edilen çayları doldurdum, servis tepsisine koydum. Baba bu ne hal der gibi gözgöze geldiğimizde, sessizce derdimizi birbirimize anlattık. Yine göz yaşlarımız sel olmuş, kuraklık nedeniyle yeteri kadar dolmayan baraj göletine akıtmıştık.  Oğlum ne yapayayım herbiriniz  okula gideceksiniz, sizlere kitap almam gerek, dediğini duyar gibi olmuştum.

İçime bir ateş düşmüştü. Ertesi günü babamın kıymetli yeğenlerinden Rıza Ağabeye, bir mektup yazarak, arasıra babamla ilgilenmesinin iyi olacağını, yanlız bırakmamasını rica etmiştim. Benim ziyaretimden tam oniki gün sonra yaşama tutunmak yerine, ‘Tanrım beni ele ayağa düşürme’ diye dua attiği Hak’ka kavuşmuştu. Türkmen köylerinde öz Türkçe ‘Tanrı’ sözcüğü, örneğin; ‘Tarı canıngı almasın imi’ gibi deyimler sıkça kullanılırdı.

Birkezinde, baba neden namaz kılmıyorsun diye sorduğumda. Anlatayım oğlum demişti. Bizlerin bildiği tüm namaz dualarının bir kısmını babam öğretmişti. Çocukluk zamanlarında köydeki tek odalı evimizdeki sedir yastığına kısa ayağına denk getirerek namaz kıldığını hatırlıyorum.

Camide gülüşmeler yok mu? Camide namaz kıldığım zamanlar mutlaka sağ tarafımı duvara verecek şekilde duvar kenarına doğru gider, duvardan aldığım destekle namazın fiziki şartlarını yerine getirmeye çalışırım.  Her seferinde rükuya eğilirken duvardan destek alır, daha sonra küçük ayağımı yere koyar ve secdeye varma işlemini yaparım. Yalnız doğam gereği bu işlemleri yaparken bir mücadele içerisinde, başkalarından farklı olarak şekilsel hallerim oluşur. Arka saflarda  olup beni gözlemleyen bazılarının benim duruşuma gülümsediklerini farkettim. Eevet evet bana gülüyorlardı, farkındayım. Yine bir engelli durumdan dolayı canım sıkılmış, bir takım çapsız adamların aşağılamalarına maruz kalmıştım.

Hiç kimseye haksızlık etmeyen ben, bana yapılan haksızlığa da sessiz kalamazdım. Hemen namazın ortasında, döndüm, ‘bre terbiyesizler, hayırdır niye gülüyorsunuz’, diye seslendim. Hafif alaycı bir şekilde beni dikkate almaz bir tavır içinde gülmeye devam ettiler, Onlara doğru ilerledim. Canım sıkılmıştı, küçük ayağımla şuna bir tekme atayım dedim, tekmemi sallamamla yere yapışmam bir olmuştu. Zındık herif ayağımdan çekip düşürmüştü beni. Bu durumu gören yeğenlerim adamın ağzını burnunu kırmışlardı cami avlusunda. O gün bugündür, ihtiyaç duyduğumda iki rekat namaz kılarım ama kimseye göstermem. Oradakilerin bir kısmı gösteriş için camiye geliyorlar, biliyorum. . Bunun farkına vardıktan sonra camiye gitmez oldum. Ama yatmadan önce Allahıma Türkçe şu şekilde dua ederim; Allahım beni ve çocuklarımı yalandan uzak tut, doğruluktan dürüstlükten ayırma, haram lokma nasip etme, utanıp mahçup olacağım hiç bir işin içinde bırakma beni.

 

 

  1. İkisi Topal Biri Sağlam Üç Kardeşler

Ahmet amcamız çok nadiren bizi ziyarete gelir, geldiğinde de yatılı kalmazdı. Amcam gayet sağlıklı, babam ve diğer amcalarıma göre daha boylu boslu, hatta yakışıklı bir adamdır. Babamla aralarında iki üç yaş fark ya var ya yoktur.

Bir gün Hasan ve Ahmet amcam babamı ziyarete gelirler. Babamın işi bittikten sonra, gardaşlarım ‘bu saatte vesait bulamazsınız, gelin bugün bende kalın’ diyerek, bizde kalmalarına ikna eder. Ahmet amcam  ben vesait bulurum diyecek olduysa da; Hasan Amcam, ‘dur bre herif niğdeceğen gidipde, şurda Camal’ın evinde güzelce muhabbet iderik’, yarın Salı bazarına gelenlerinen dönerik, diye, abice tavır alınca sesini çıkaramaz, ikna olmuş gibi davranır Ahmet Amcam.

Üç kardeş yanyana olmanın mutluluğu yüzlerinde, çarşıya doğru yürürler. Eski belediye başkanı Cevat bey üç kardeşi kahve önünde karşılar. Oo baba dostları buyurun hele, size bir kahve ikram etmeden bırakmam diyerek içeri buyur eder. Çarşı yolu ile  kahvehanenin kaldırımı arasında oldukça yükseklik kod farkı mevcuttur. Babam değneğine yüklenerek basamağı çıkarken  gözü Hasan Amcama takılır. Hasan amcam ikinci kalça ameliyatını henüz yeni olmuş, iyileşmesi aylar sürmüştür. Kendini aşırı zorlayacak durumlara dikkat etmekte olan Hasan amcamın yüzündeki acıyı gören Ahmet amcam zaten burada kalmaktan memnun değil,  ‘halına bahmıyor Hasan Dağana oduna gidiyor, bre herif’ diye hafif seslenir, Hasan amcam bir şey mi dedin Ahmet diye çıkışacak olur ki, Hasan ile Ahmet Amcalarımın lafları bazen iğneleyici olabilmekte, bazen de gergin anların yaşanmasına sebep olmakta olduğunu bilen babam konuyu kapatmak için müdahele eder. Cevat Bey geliyoruz,  geliyoruz diye karşılık verir.

Kahveler içildikten sonra Cevat bey; Ağa çocuklarına bir kahve az gelir, size yemek de ısmarlamak istiyorum, sonra da bir iki kadeh rakı içeriz, diye ısrarlı olunca kendilerini şehir kulübünün lokalinde bulurlar. Hafif atıştırmalık bir şeylerin yanı sıra ikişer kadeh de rakı içilir. Kardeşler alışık olmadığı için hafif çakırkeyif olmuşlar. Cemal ise kardeşleri ile beraber olmaktan ayrı bir keyiflidir. Baba dostu Cevat Bey e teşekkür ederken,  Cevat Bey bir anımı anlatıp sizleri öyle uğurlamak istiyorum, der. Rahmetli  Babam Cevdet Efendi bir gün Küçük Ağanın misafiri olur köyünüzde.  Yeme içmelerden sonra yat zamanı gelir. Tertemiz döşek serilir misafir odasının tahtalı sedirine. Yün döşşek, işlentili yastık, çarşaf ve yorgan hazırlanır.  Küçük Ağa bakar, hanımına azarlayıcı bir ses tonuyla; olmamış hatun!  hele siz bir kat döşek daha atın bunun üzerine, gönlüm razı gelmez Cevdet Efendinin böyle yatmasına. Bu ağırlama hiçbir zaman unutlumaz bizim ailede. Siz Küçük Ağanın çocukları benim, bizim kadim dostlarımızsınız, diyerek güler yüzü ile uğurlanırlar.

Bu güzel akşam sonrası eve doğru yürüyerek yola koyulur üç kardeşler. Tekke Mahallesinden aşağı doğru adliyenin önünden  geçip evimizin bulunduğu sokağın başına geldiklerinde soluklanırlar.  Cemal, Gelincik marka cigara kutusunu çıkarır, birer tane ikram eder kardeşlerine. Cigara molasından sonra Topal Cemal, Ahmet ve Topal Hasan üç gardaş devam ederler.

Hasan Ağanın topallığı sonradan olmuş, Cemal’in ki ise doğuştan. Çocukken sedirden düşer  Hasan Ağa. Hafif bir kalça ağrısı şikayeti ile geşiştirilir olay. Gel zaman git zaman kalça ağrısı ile birlikte hafif aksama da başlar. İlçenin kırık çıkıkcısına götürülür. Değişik kuru üzüm ezmesi ve çeşitli ot karışımınından oluşan merhemli sargılar iyi gelsede ağrılar giderek artar. Bir süre sonra aksaması artan  Hasan Ağa nın kalçasında şişlikler oluşur. Kırıkçı çıkıkcı hiçbir faydası olmaz. Kalça rahatsızlığı depreşir. Bölge kızarmaya ve şişmeye başlar. Ağrılar çoğalır. Hareket kabiliyeti azalan Hasan Ağa hiç bir işin ucundan tutamadığı gibi derin ağrılar içinde kıvranır. Son keresinde Hasan Ağamın kalçası mavimsi bir şişlikte aynen hamile bir kadının karnı gibi olur. Zoraki Kayseri’ye götürürler. Hastahane baştabibi, halk tarafından çok sevilen aynı zamanda sert imajı yüzünden Biberci İsmaal Bey diye anılan doktorun  muayenehanesine varılır. Doktor bey durumu görünce; delirdiniz mi siz, şimdiye kadar nerde kaldınız? Bu hastanın ölmemesi bir mucize. Hemen müdahele etmemiz gerekir. Hemşire hanım hemen ispirto ve bistüriyi hazırlayın bir de iğne yapılacak, şu ilaçları da  getirtin. Şu kadar sargı bezi, bu kadar pamuk, tentürdiyot, ispirto, kızım şurdan dikiş iğnesi, kanca makası hazırlayın, diye talimatlar yağdırır. Hasan Efendi seni bayıltırsam iyileşmen uzun sürer, o nedenle canını yakacağım biraz diyerek cerrahi müdaheleye başlar. İlk bıçakla birlikte fışkıran kanlı cerahat hekimin suratına yapışır eder. Allah kahretsin şu işi, ne kadar uğraşsam bu cerahatli işler peşimi bırakmıyor diyerek çevresine serzenir. Hasan Ağa cerahat boşalmasının verdiği rahatlama ile neredeyse kesik ve dikiş ağrılarını unutur. O günden sonra kalçanın ters tuttuğu, büyümenin tamamlandığı dolayısı ile topallığının iyileştirilemeyeceği teşhisi ile taburcu olur. Hasan Ağa kurtulur, zamanla tırpan biçecek kadar iyileşir. Onu iyileştiren Dr. Biberci İsmaal Bey ise hiçbir zaman unutulmaz.

Eve giderken hafif çakırkeyif  üç kardeş güle oynaya çocuklar gibi sohbet ederek ilerler. Belkide hiç bu kadar birbirine yakın,  yan yana ve uzun süreli yürümemişlerdir.  Cemal solda Hasan Ağa Sağda Ahmet Ağa ise ortada yürümeye devam ederler. Cemalin aksaması  sağa doğru Hasan Ağa nın aksaması ise sola doğru olmaktadır. Akşamın alaca karanlığı, çakır keyifli olma ve yıllardır böyle bir yakınlaşma ortamının olmaması nedeniyle iyice omuz omuza yürümektedirler. Bir süre sonra bu yakın temas iki topalın ortada yürüyen Ahmete e düzenli omuz atmasına dönüşür. Daha fazla dayanamayan  Ahmey Ağa patlayıverir. Bir  omuz iki omuz üç omuz derken,  Ahmet Ağa dayanamayıp, ‘yeter bre herif sen sağdan sen soldan omuz atıp duruyonguz, derdiniz ne bana gareziniz mi var ? Eve gelene dek gülüşüp dururlar. Ahmet Ağa her ortamda bu hikayeyi anlatıp durur.

 

  1. Lanet Felek Hacı Mustafa’yı Şosede Yakalar

Ailenin kıymetli yeğenlerinden Behsat’ın düğünü vardır. Tüm akrabalar toplanılar. İlçede gelenektir kına gecesi erkek tarafında toplanılır düğün yemeği ikram edilir. Hali vakti yerinde olanlar düğünde kesilmek üzere adak adarlar. Yahya Bey de varklıklı biridir. Beş kızdan sonra bir erkek evladı olmuştur Yahya Beyin. Behsatın doğumundan sonra adak adamıştır Yahya Bey, memleketin en güzel düğünü yapılacaktır. Yahya Beyin tek oğlunın düğününde herkes davetlidir. Özellikle köydeki dayılar. Aslında .ocukluğu nererdeyse köyde geçen Behsatı tüm köy halkı tanır ve sever. Özellikle dayıları, kuzenleri ve akranları tam tekmil düğünde yeralmışlardır. Günler öncesinden kesine adaklar, pişirilen kavurmalar, yumulan mantılar ve su börekleri, iran usulü etli üzümlü pirinç plavı ile misafirlşere mükellef ziyafet çekilir.

Behsat’ın düğün heyecanı sadece dayılarını değil, tüm köy ahalisi ile birlikte genç kuzenleri de  sarmıştır. O zamanlarda  düğünlerde şarap ve rakı, hatta ev yapımı rakı da, ikram edilir. Yahya Beyin biricik oğlu evelenecektir ne de olsa. Genç kuzenler hazırlıklara başlamışlardır köyde. Veysel, Erdoğan, Dursun ve  Mehmet Duran gibi gençler Biçimlikte şıkıdık şıkıdık düğünde nasıl oynayacaklarının provasını yapmaya başlamışlar. Şıkırtının sesini ta Yokuşun Başı’ndan duyan Hacı Mustafa merakla kulak kesilir. Sesin geldiği yöne doğru ilerledikce ritimli sesin Biçimlik deresinden geldiğini farkeder. Sessizce yaklaştığı deredeki kavak ağaçlarının arasına kendilerinden geçen gençlerin halay çekip oynadıklarına şahit olur. Hacı Mustafa onlardan 3-4 yaş büyüktür. Birlikte futbol oynadıkları gençlerin cesaretini takdir ederek, ‘aferin uşaklar aferin’. Bakın size dört kişiyle de oynanabilen bir halay öğreteyim, der. Önce söylenecek türkünün hangi ezgide söyleneceğini, sonra da nasıl bir diziliş ile ne şekilde hareket edecekleri, nerede hızlanıp tempoyu artıracakları ve yavaşlayacaklarını öğretir.

Bu türkü özellikle Sivas ve Çorum yörelerinde farklı bir şekillerde oynanmaktadır. Kültürün küçük nüanslarla nasıl folklorik olarak zenginleştiğinin bir göstergesi olsa gerekir.

 

BİCO

Bico Kimin kızısın          Bico Kimin kızısın

Elmadan kırmızısın       Elmadan kırmızısın

Hop Bico hopla Bico      Fistanı Topla Bico

Hop Bico hopla Bico      Fistanı Topla Bico

 

 

Bico gider biçime          Bico gider biçime

Orak değimiş kıçına      Orak değmiş kıçına

Hop Bico hopla Bico      Fistanı Topla Bico

Hop Bico hopla Bico      Fistanı Topla Bico

 

Danimarka’da Türkçe Anadil Eğitimi bağlantılı 23 Nisan Şenliklerinde, ayrıca çok kültürlü etkinliklerde Danimarkalı öğrencilere de Bico türküsünün Dancaya uyarlanan nakarat hali,  aşağıdaki gibi, aynı aynı ritimle  öğretilir.

 

Bidjo

Hop Bidjo Hop op Bidjo                    Hop Bidjo Hop op Bidjo

Kjolen saml op Bidjo                        Kjolen saml op Bidjo

Hop Bidjo Hop op Bidjo                   Hop Bidjo Hop op Bidjo

Kjolen saml op Bidjo                        Kjolen saml op Bidjo

 

 

Bico Türküsü Mustafa Sarısözen’in derlediği bir Şarkışla türküsüdür. Aslında bir ağıt olan bu türkü, sözleri folklorik bir anlayışla, insanların yaşamında acıyı tatlıyı birarada yaşadıkları eğlenceli bir hale dönüşmüştür.

Sivas yöresinde dörtlü guruplar halinde oynanırken Çorum yöresinde elele onlarca kişiyle halay halkası dizilişyle, geri adım at elçırp, geri adım at elçırp şeklinde oynamaktadır.

 

Hacı Mustafa çok yakışıklı bir köy delikanlısıdır. Müthiş bir top tekniği olan Mustafa tüm kasabada topu dans ettiren bir olarak tanınır. Öyleki topu ayağından almak neredeyse mümkün değildir. Bir de pis bacak arası atması yok mu? Karşı takımın oyuncuları Mustafa ile karşı karşıya gelmek istemezler. Bilirler ki bir şekilde bacak arası yiyeceklerdir. Behsat köyün yeğeni olduğu için sıksık köye gelir gençlerle futbol oynar. Sürati ve tekniğiyi olan Behsat bile bacak arası yemeden kurtaramaz. Behsat’ın düğününe gidip oradaki futbol arkadaşları ile görüşeceği için de mutludur Mustafa. Ancak ailenin üzerine çöreklenen kötü felek düğüne gitmesine engel olur. Körolası talih Mustafa’nın teyzesi İrebiye Bacıyı Karağal yolundaki şosede yakalar. Karağal köyündeki  kızına kovalarla yoğurt süt götürmüştür o gün Irebıye Bacı. Sisli ve yağmurlu bir gündür. Eşeği ile karşıdan karşıya geçecek olan kadıncağız hayvanın azizliği ile şaşırır’ aptallaşır ne yapacağını bilemez. Saatte bir aracın geçtiği Kayseri Sivas il sınırının başlayıp bittiği yerde, yukarıdan hızla gelen kamyonun altında kalmaktan kurtulamaz İrebiye Bacı.

 

Kötü felek bu ailenin yakasını bırakmaz. Mustafa’nın ablası Fethiye çok dertlidir. Arhaz oğul Erdin evi terkedip gitmiş, bir daha da dönmemiştir. Ancak yıllar sonra bir televizyon programında Erdin Balıkesir Susurluk da izine rastlanmış ve aileye kavuşmuştur.  Kocası Efendi vefat ettikten sonra yaşamanın  anlamı kalmamıştır  Fethiye için. Hele hele büyük oğlu Erbay’ın  kahpe kurşunlara hedef olup her iki gözünü kaybetmesinden sonra. Yerde mi gökte mi bilinmezi yaşamaktadır kadıncağız. Biricik gardaşını görmek üzere bindiği traktörün römorkundan indikten sonra, adeta bile isteye ölüme doğru yürümüştür. Görgü şahitlerinin ifadesine göre Fethiye inmeyeceği durakta inmiş, kenara çekilmediği gibi yolu ortalayarak, hızla gelmekte olan kamyonun sert fren yapmasına rağmen altında kalmıştır.

Feleğin adisi ailenin yakasını bırakmaz ve en sonunda Hacı Mustafa’nın yakasına yapışır. Mustafa Evlenip çoluk çocuğa karışınca evini kasayabaya taşır. Kasabada transit geçen otobüslerin durduğu küçük yol üstü bir terminal işletmesi başlatır. Memleketinin yanı sıra çacukları için de güzel hayaller kurmaya başlar. Memlekete sporu sevdirmek gerekir. Gençleri  boş zamanlarında sportif faaliyetlere yönlendirmek gibi sosyal projeler üzerinde kafa yorarken çocuklarının, özellikle de kızlarının sağlık alanında başarı hikayesi yazacak olmalarından oldukça mutludur. Kasaba yerinde genelde çocuklar bir arada uyurlar. Kendilerine ait odaları olmaz çoğu zaman. Büyük kızı olağan üstü başarılı bir kızdır. Ancak, ev kızı anlayışı ile ‘kızım şu işe bak, küçük kardeşini avut, babaannenin abdest suyunu hazırla gibi bir sürü yumuşlar içerisinde derslerine çalışma gayreti içerisindedir. Daha çok dışarıda iş yaşamında olan Mustafa’nın evdeki bu olağan durumlardan haberi yoktur.  Tesadüf bir kaç günlük kırgınlık nedeniyle evde kaldığında ne görsün? Kızcağız tam dersine yoğunlaşmış, ya babannenin ya da annenin buyuruğu ile ders çalışması bölünüyor. İyiki de hastamlanmışım da evde kalmışım. Eğer bu kızcağız bu şekilde devam ederse okuldaki başarısı mutlaka düşer bir şeyler yapmalıyım düşüncesi ile harekete geçer. Yıllardır ertelediği ek odanın inşasını hızlıca bitirir. Yeni odayı kızların çalışma odası haline getirir. Bundan sonra, sakın ola kızlara yumuş buyurulmayacak bu evde, özellikle de ders çalışırlarken. Herkes kendi işini halledecek. Ana sen de kızları ders çalışırken rahatsız etmeyeceksin, varsa bir arzun eksiğin gediğin bana ya da gelinine söyleceksin. Mustafa’nın  talimatı pek  hoşa gitmese de kabul etmekten başka çare yoktur. Bu talimat sonrası huzur bulan kızlar liseyi birincilikle bitirip Mustafanın hayalini gerçekleştiriler. Aynı zamanda çevreye de kız çocuklarının eğitiminin ne kadar önemli olduğu yönünde güzel bir rol model olurlar. Kızların mezuniyetini göremese de onlarla gurur duyduğu kesindir Mustafa’nın.

Sadece kendi ailesi için değil başkalarının da yaşamlarına dokunmak, kasaba halkına  güzel hizmetler üretmek gibi sosyal projeler yapmak veya bu süreçlerin üçerisinde olmak düşüncesi ile çalışmalara başlar. Çocukluk arkadaşı, kasabanın göçmen yerlilerinden olan Demirci Harun ile bu konuları sık sık görüşmeye başlar.

Kasabanın merkezi yerindeki iş yeri ayrıca insanların ortak buluşma yeri olur. Güler yüzü, sevecen tavırları, hoş sohbeti ve  özellikle de sporcu kimliği ile  kasabanın en sevilen sayılan simalarından birisi olur. Bursa’da yaşayan göçmenlerden Demirci Harun futbol arkadaşıdır Mustafa’nın. Bursa Belediyesinde  sporcu gençlerle ilgili çalışmalar yapmakta olan Harun,  hem çocukluk aşkı kasabasına, Yeniçubuk’a, hem de çok sevdiği arkadaşı Mustafa’yı görmek amacıyla yola koyulur. Üstelik kasaba için güzel bir şeyler yapabilir miyiz düşüncesiyle hareket ettiği için çok sevinçlidir. Memleket toprağı Harun’u adeta son yolculuğuna güle oynaya çağırmıştır. Kasabaya geleceğinin haberini Mustafaya bidirir. Mustafa’da aynı kaderin ağlarını ördüğünden habersiz kıymetli misafirinin geleceği için çok sevinçli ve heyecanlıdır. Şehirlerarası otobüslerin dinlenme molası verdiği Cinpolat Tesislerinde kendisini karşılamasını rica eder.

Mustafa bir araç ile dinlenme tesislerine, çok da özlediği arkadaşı Demirci  Harun’u karşılamaya gider. Evden çıkarken hanımı ve çocuklarına tembih eder. Arkadaşım Harun gelecek, onu alıp geleceğim. Bir kaç gün misafirimiz olacak. Hazırlıklarınızı ona göre yapın der. Son tembihi olmuştur bu sözler Hacı Mustafa’nın. Beklenen otobüs ile birlikte azrailde gelmek üzeredir. Otobüsten inen Göçmenoğlu Harun ve Mustafa hasretle sarılırlar, sarılı vaziyette yürürler ölüme. Otobüsün arkasından yola doğru başlayan adımlar son adımları olur. Birbirlerini çok özlemiş olan iki dost arkadaş sarmaş dolaş bir halde elele ölüme doğru yolculuğa çıkarlar. Bir kaç adım atarak yolun ortasına doğru ilerlediklerinde, azrail orada görevini yapmak üzere iş başındadır. Hızla gelen gelen kamyon. Yine lanet felek, yine azrail.

  1. Ağaoğlu Hakkı ve ileri görüşlülüğü

Behsat için düğün dernek kurulur. Büyük bir yemek masası oluşturulur. Cemal ve  Hakkı Ağa da misafirlerle beraber masaya otururlar. Hakkı Ağa hiç ağzına alkol koymamıştır o güne değin, ilk kez o gün rakı içecektir. Bunu bilen masa hazirunları Hakkı Ağa şerefe diye diye Hakkı Ağayı sarhoş ederler. Hoş sohbetler gülüşler derken, Hakkı Ağa artık kendinde değildir; ‘Lan topal Camal ne kıçını sallayıp duruyorsun, haydi içelim, şerefe ebesi zollular, diye seslenir’ gülüşmelerle  beraber çöküşe geçer Hakkı Ağa. Çöküş ki ne çöküş. Masadan kalkar, yatacağı odaya doğru yürür, kapı eşiğinde durup pervazdan tutunur. Başım dönüyor at arabasını yavaş sür oğlum çetenden düşüreceksin beni diye seslenir. Lütfi yeğen Hakkı dayısını yatağa götürür. Ertesi günü akşam yemeğinde neler olduğunu hatırlamıyordu Hakkı Ağa.

Hakkı Ağa kabileci ve çok akraba canlı bir adamdır. Az ve öz konuşur, laubali olmaz. İşini en iyi şekilde yapar. Sabah erkenden kalkıp tarladaki, bahçedeki işinin başına herkesten önce gider. Sabah erken kalkan yol alır der. Hesabını kitabını iyi yapan tutumlu, yerine göre de ağalığını gösteren biridir. İşinde gücünde biri olmanın yanı sıra Karaoğlan aşığı iyi bir Halk partilidir. Köye gelen misafirlerin çoğu Hakkı Ağanın evinde ağırlanır. Hatunu Zemzem de hiç alnını kırıştırmaz, evliğin bir köşesinde misafire ikramlık mutlaka yumurta, tazeyağ, küp peyniri, yoğurt ve kavurma bulunur.

Hakkı Ağa her zaman bir sonra atacağı adımı bilir ve ona hazırlıklı davranır, tedbirli dolaşır. Bu akıllı davranışı ve çalışkanlığı onu nispeten köy içerisinde ekonomik olarak  daha güçlü hale  getirmiştir. Bir kezinde traktör parçası satın almak için Adana’ ya gitmek durumunda kalınca çok sevdiği yeğeni Ali’yi ziyaret eder. Ali tarif edilmez mutludur. Memleketten amcası gelmiştir. Amcasını ağırlamak üzere Misis Ayranı ile ünlü Köprübaşı lokantasına götürür. Adana’ya has kebaplar salatalar söylenir mükellef bir ziyafet ile amca ağırlanır. Hesap ödeme zamanı gelince Ali hareket geçer, Hakkı Ağa müdahele eder ‘hele dur sen yeğen, ben varken, benim masamda kimse hesap vermemiştir daha, ben Güççük Ağanın oğluyum diye, havasını basar.. Yaşamı boyunca cebinde üş beş misafirine yemek ısmarlayacak kadar hazırlığı olan,  mutlaka yedek akçesi bulunan  ve bu özgüvenle toplum içerisinde yer alan bir kişiliktir Hakkı Ağa.

Girinci’den nişanlanan Hakkı Ağa’nın nişanlısı ince hastalık nedeniyle hakka yürür. Bunun üzerine yasa bürünen Hakkı kendini dağlara taşlara vurur. Mahmut Ağa kardeşlerin en büyüğüdür ve Hakkı’ya ayrı sevgisi vardır.

Kardeşini, Maşatın Bayırı’ndaki Ağ Kayanın dibinde üzgün, kırgın ve ağlamaklı halde gören Mahmut Ağa, ‘-la oğlum ne ağlıyong, git Ahmet Dayımızın gızı Zemzem’ i gaçır, gız zaten nişanlısını istemiyor,’  Ne ağlıyong bre herif’.  Bundan cesarretlenen Hakkı  Zemzem i kaçırır.

Gelin Zemzem naifliği, temizliği ve güler yüzü ile herkesin sevgisini kazanmış çalışkan becerikli bir Anadolu kadındır. Hiç bir şekilde kızgınlık  hırçınlık gibi özellikleri olmayan, kimseyi incitmeyen, sesini yükseltmeyen, yeşil gözleri ve al yanaklarından sevgi ve şefkat akan, hafızalarda bu özellikleriyle yer edinmiştir gelin Zemzem. Mahmut Ağa’nın büyük kızının adı da Zemzem dir. Bu nedenle Kız Zemzem Gelin Zemzem şeklinde aile içerisinde adlandırılma yapılmıştır.

Kardeşler bir araya gelince siyaset konuşmaktan geri durmazlar. Mahmut Ağa Menderesci, Hasan Ağa Erbakancı, Hakkı Ağa ise Karaoğlan aşığı,  Ecevitcidir. Sohbetlerde Mahmut Ağayı kızdırıp kendilerine sövdürmekten keyif alır küçük kardeşler. Menderes’in asılması olayından girip, Demokrat Partililerin kötülüğünden  beceriksizliğinden söz etmeye başlayınca gerilmeye başladığını hissederler Mahmut Ağanın. Bir yerde asılması da iyi oldu gibi laflar edilince  patlayıverir Mahmut Ağa.  Ulan eşşek herifler, ulan densizler, ula ahlaksızlar siz kimsiniz ki koskoca Başefendi hakkında böyle konuşursunuz… Ben sizin ağzınıza tüküreyim, hızını alamaz devam eder,  ula ben  sizin kaynananızın götüne binerim, diyerek, kapıyı çarpıp odayı terkeder… Amaç hasıl olmuştur. . Mahmuta Ağa sövmüştür.  İşin ilginç olan yanı Hakkı Ağa her seçimde ağabeyleri Hasan ve Mahmut Ağaları Halk Partisine oy vermeye ikna eder. Yedi düvele kafa tutmuş Atatürk’ün partisidir CHP denildiği zaman akar sular durur, oylar Hakkı Ağanın istediği yöne verilir.

 

  1. Niğde Günleri Başlıyor

İzmir Baolçova Termik Otelinin bahçesinde arkadaşım Yaşar’ı bekliyorum. Aradan tam 34 yıl geçmiş birbirimizi görmeyeli. Sosyal medya uzağı yakın, aşılmazı aşılır eylemiş günümüzde. Facebook ve instegram gibi sosyal medya ortamları eski arkadaşların irtibata geçmelerine, birbirlerini bulmalarına ve buluşmalarına fırsat vermiş. İşte öyle bir gelişim sonrası Yaşar Artar’ın izine rastladım sosyal medyada. Arkadaşlık talebime hemen karşılık verip önce yazışmaya sonra da ara sıra konuşmaya başladık. Paylaşımlarımız ölçüsünde de birbirimizi takip etmeye başladık.

İzmir’de olduğumu gören arkadaşım bana mesaj atarak aslında çok yakınlarda olduğunu ve benimle buluşmak istediğini bildirdikten sonra zaman geçmez olmuştu. İnsan heyecanlı olunca zamanın sanki ilerlemediğini sanır, ben de öyle bir haldeyim, heyecanlıyım sevgili arkadaşımı karşıma alıp konuşmak için sabırsızlanıyorum. Hatta kızlarım ‘baba sakin ol, ne var ki bunda, sadece birisi ile buluşacaksın’ deseler de ben farklı bir duygular yaşıyorum. Tabi çocukların bunu anlamasını kavramasını beklemiyorum. Galiba biraz şapşalca hareketlerimden olsa gerek bakıp bakıp gülüyorlardı kendi aralarında.

Niğde’den yakın arkadaşım Yaşar ile farklı bir muhabbetimiz vardı. Saçlarımıza Necip Bey adlı briyantini sürer pırıl pırıl saçlarla dolaşırdık okulda Niğde sokaklarında. Kendimizce kızların beğendiğini düşünür kuruntu yapardık. Hala bilmiyorum briyantinli saçlarımız kızların ilgisini çekiyor mu?

Yaşar dört dan sahibi karate hocasıydı. Güzel saz çalardı, kısa bir süre sonra okulun en tanınmış popüler bir öğrencisi oluvermişti. Antremanlarda müthiş bir disiplin uygulardı. Bu sporu yapmak istiyorsanız dayanıklı olacaksınız, der, katılanların adeta  pestilini çıkarırdı. Bir kezinde ölesiye bir antreman yaptırdı ki aynı kiloda arkadaşımız ile birbirimizi sırtımıza alıp salonun bir ucundan diğer ucuna kadar taşıyacaktık. Ben zayıfca biriydim, partnerimde benim kilodaydı. Ancak 100 kiloluk adanalı Ali’yi taşıyan arkadaşın hali hiç gözümün önünden gitmiyor.  Yaşar ve bir kaç arkadaşı kiraladıkları, banyosu sobalı, galiba şofbenli bir evde kalıyordu. Bizim evde banyo suyunu leğenin içerisine attığımız resistan ile ısıtır maşrafa ile dökerek yıkanırdık. O günlerde arkadaşın biri yeni bir byepass yöntemi ile kaçak elektirik kullanma yöntemi geliştirmişti. Elektirik sayacındaki sigortaları gevşedince elektirik ev şebekesine dağılmaz. Ancak tek parça bir kabloyu elektirik akımının geldiği  sigortanın göbeğine tutturup diğer ucunu en yakındaki prize temas ettirince, elektirik, sayacın dışından akımını sürdürüp evin şebekesine dahil olurdu. Elektirikli soba ve ısınma suyunu bu halde  ücretsiz kaçak olarak kullanırdık. O günlerde, sonradan öğrendiğimize göre,  şehire verilen toplam elektirik ile abonelerin ödediği toplam elektirik birimi arasında ciddi bir fark olması nedeniyle TEKin  sayaç okuması için gelen memurlara, sayaçların mühürlü olup olmadığını da kontrol etmeleri istenmişti. Ayrıca ani ziyaretler ile öğrenci evlerine baskınlar düzenlenmeye başlanmıştı. Böyle bir baskında kaçak elektirik kullandığı tespit edilen bir arkadaşımız, itirafcı olup bizim evi ihbar edince kendi alacağı cezadan kurtarmıştı. Bize baskın yapan görevliler kullandığımız tekniği ilk kez gördüklerini ifade ederek, bizi tebrik edip, arkasından da tam altı aylık ev kiramıza karşılık gelen tam 90 bin TL tutarında bir cezayı da basmışlardı. Bizi ihbar edenler ve beraberindeki diğer arkadaşlar Cuma namazlarını hiç kaçırmaz, hatta cemaat evlerine de gider gelirlerdi. Demek ki haram konusunda yeteri kadar vijdani terbiyeden geçmemişler ki hem kaçak elektirik kullanmayı hem de itirafcı gammazcı olmayı içlerine sindirmişler.

İzmirli Osman çok beyefendi bir arkadaşımızdı. Kısa bir süre sonra Osman hocam diye hitab edilmeye başlamıştı. Bir kaç kez beni de çağırmışlardı evlerindeki toplantılara. Katıldığımız toplantı sonrasında gördüm ki Osman bayağı etkin ve saygın bir ortamda bulunmaktaydı. Açıkcası o günlerde benim ilgimi çeken dini telkinlerdeki açlığım ilgim falan değildi. İlgimi daha çok kibar, hürmetli ve misafirperver olmaları çekmişti. Ayrıca her ziyaretimizde mükellef bir sofra kurulur, midemiz bayram ederdi.

Kaldığımız evin kirası için ödediğim, bana düşen üçte bir miktar yaklaşık 4 TL iken, benim aylık harçlığım en fazla 7-8 bin TL idi. Babadan kalan iki parça tarla satılmış, evin geçimi ve biz öğrencilerin aylık harçlıkları karşılanır olmuştu. Gelen ceza müthiş bir para idi. Hatta evde kalan diğer arkadaş bizden de kötü durumdaydı. Eniştesi olayı duyunca gönderdiği beşbin lirayı bile gönderemez olmuştu. Eş dost teyze ağabey birşekilde parayı denkleştirip TEKin cezasını ödemiş elektiriğimiz açılmıştı.

Osman Hocanın telkini ile ben de sohbetlere katılıyor, yavaş yavaş toplu kılınan namazlara dahil ediliyordum. Özellikle annem ve babamın yardımı ile on tane kadar namaz duası zaten  ezberlemiştim. Bu dualar ile teravih, cuma ve cenaze namazlarını kılıyordum. Sohbetlere katıldıkça bildiğim  namaz dualarına eklemeler yapmış,  dua sayısını 18 e çıkarmış, hatta Ayetel Kürsi suresini dahi öğrenmiştim.

Yediğimiz her yemekten sonra ;

Ya Allah Ya kafi,  güzel fetihler nasib eyle

Allahım bu yemeğin sahibine ve yiyenlere mağfiret eyle

Allahım onların devletlerini daim,

Evlatlarını alim ve salih eyle

Şeklinde Türkçe Arapça karışımı dualar ve Türkçe ilahiler söylenirdi.

Yemek sonrası Peygamberimizin hayatının yanı sıra değişik vaaz kasetleri de dinlettirilirdi. Temiz yüzlü düzgün hitabet yeteneği ve bazı alanlarda başarılı abiler ile özellikle dini ve beşeri konularda sohbetler edilirdi. Hoca Efendi vaaz eder ki, Rasulü Ekrem Buyuruyor ki, Efendimiz Sallallahu Vessellem der ki, Cenabı Hakdan emrolur ki gibi sözcüklerle başlayan ifadeler,  alim adam, mübarek, Allah Razı Olsun, İnşallah, maşallah, Allah kabul etsin, Peygamber Efendimiz, Mübarek hocamız,  Hakkın rahmeti ve sair terimleri günlük duymaya, bazılarını da kullanmaya başlamıştım. Yalnız henüz mübarek hocamız kim tam olarak kavrama aşamasına gelememiştim.

Evlerdeki toplantılara gidip gelirken yavaş yavaş beni üç katlı altı daireden oluşan apartman dairesinden birinde ara sıra kalmam için bir somya, yatak yorgan ayarlanmıştı. Yatağın üzerine de bir seccade, bir takke bir de Risaleyi Nur kitabı konmuştu.

Antalyalı Kemal’in  yatağı da benim yatağın yanında duruyordu. Bizim okuldan biriydi, o da birinci sınıf öğrencisiydi. Kemal’in annesi babası o küçükken vefat etmişlerdi. Ablasının yanında büyümüştü. Astsubay okulunu kazanmış fakat oraya başlamayıp Niğde Eğitim Yüksek Okuluna kayıt yaptırınca eniştesinden iyi birça yemiş, oğlum orda ne güzel bedava okuyacak, bir yıl sonra mezun olup hemen iyi bir aylıkla işe başlayacakken nerden çıkardın bu Niğde’yi, biz seni nasıl okutalım, diye adeta evden kovmuştu. Sana sadece aylık beş bin lira gönderebilirim, o parayla ne halin varsa gör demişti. Kemal ara sıra ekmek arasına sürdüğü çamanı yiyip okula geldiğinde, çaman kokusunu alan kızlar, ‘ay senn çaman kokuyorsun, çaman mı yedin, ay okula gelir mi insan, gibi tepkilerle karşılaşmıştı. Bir kezinde; ne yapayım evde kuru ekmek ve Kayserili ev arkadaşımın getirdiği çamandan başka birşey yok ki, demişti. Aslında Eğitime ve Meslek Yüksekokulunun ortak  yemekhanesinde oldukça ucuza, istediğin kadar ekmek alabileceğin, öğrencilere verilen bir öğle yemeği uygulaması vardı. İyiki de vardı, günü o yemekle geçiren bir çok yoksul öğrenci arkadaşımız vardı.

Yemekhanenin ekmekleri ceza evinden gelirdi. Niğde cezaevi bir çok atelyesi ile çevredeki kamu kurumlarının işlerine katkı sunuyordu. Cezaevi mahkumları yarı açık cezaevi denilen, çeşitli üretim atelyelerinin de oduğu bir yerleşkede kalıyorlardı. Bir ziyaretimizde onlarla birlikte kitap ciltlemesini birlikte yapmıştık. Bizim ev işleri hocamız aynı zamanda cezaevinde de eğitimci olarak görev almaktaydı. Bu vesile ile cezaevi ziyaretimiz gerçekleşmiş, kendilerine kader mahkumu diyerek, işledikleri, suçları hafifleten bir deyimin tabirin arkasına sığınan, içerilerinde pişmanlıkları da yaşayan bir sürü hükümlü ile karşılaşmış tanışmıştık. Yarı açıkta olanlar aynı zamanda adliyenin çay ocağında servis elemanı olarak da değerlendiriliyorlardı. Temiz giyimleri ile, bir zamanlar kendilerini içeri tıkan hakim ve savcılara, ve adliye personellerine hizmet sunuyorlardı. Aslında herkes halinden memnundu. Ceza infaz savcısının olaya sosyal boyutta bakmasının tezahürü olsa gerek böyle çözümler geliştirilmişti Niğde Yarı Açık Cezaevinde.

Birkaç gün konuk edildiğim evde kaldığım için arkadaşlarım beni merak eder olmuşlardı. Tam onlara izahat vereceğim bir günde  kendimi bir kıyafet mağazasında buluvermiştim.

 

Hoca Efendi, Kör Mustaefendi Ruhi Hazretleri,  burası ayrı bir başlık altında ele alınacak

 

  1. O kadar kıyafetin var halen gözün dışarda

İlk ütülü kumaş pantalonum abimden kalmıştı 1970 lerin sonuydu. İlk zamanlar büyük olan pantalon zamanla bedenime oturmaya başlamıştı. Bel kısmı tam oturan, aşağı doğru paçası giderek genişleyen bir pantalon biçimiydi. Ispanyol Paça denilirdi. Paça kısmı neredeyse ayakkabıdan uzundu. 20 -25 cm kadar vardı sanırım. Bir de ütülemek gerekiyordu giymeden önce. Eskiden içerisinde odun közlerinin olduğu, metal döküm den yapılan ütüler ile ütü yapanların vay haline. Allahtan teyzem Almanya’dan kullanılmış bir Miele ütü getirmişti. Yıllarca ütü ihtiyacını karşılamıştı evin. Kıyafete düşkünlüğüm abimlerden kaynaklansa gerek. Yengem ağabeyimi ütüsüz dışarı çıkarmazdı. İç çamaşırlarına kadar ütülenir, beyaz çorap ve ütülü gömlek her gün mutlaka değiştirilirdi.  Hem babam hem ağabeylerim güzel giyinirlerdi. Onlardan bana bulaşan bu ilgi ve alışkanlık kıyafete düşkünlüğüme sebep olmuştur. İnsanın bir çok ağabeyi olunca onlardan kıyafet aşırmak çok da zor olmuyordu. Her zaman en az iki üç mintanım fazladan olurdu. Gerçi biraz yakaları büyük dururdu ama sanırım ben farkında değildim.

Bir kezinde Almanya’dan gelen bir çeket vardı. Çeketin kumaşı aslında tiril tiril bir kumaştı. Ancak rengi küçük kırçıllı yeşilimsi bir kaç renge dönen garip deseni olan bir kumaşı vardı. Farklı açıdan bakınca sanki renk değiştirirdi. Gıcık olmuştum cekete. Baktım yeni bir ceket alınmıyor. Babamın yazıhanesinin karşısında bulunan hükümet konağının duvarı dikenli tellerle  çevrili. Birazda isteyerek tel örgününün üzerinden atlayayım derken önce pantalonumun paçası, daha sonra da ceketimin yakası dikenli tellere takılmıştı. Pantalon ile ceket yırtılmıştı. Yırtılan ceketi biraz da ben yırttmıştım. Nihayet kurtulmuştum içerisinde utanç duyduğum iğreti ceketten. Kitap almak için biriktirdiğim parayı babama verip bana bir güzel çeket almasını istediğimde, babamın hüzünlü aynı zamanda  gururlu bakışını hiç unutamıyorum.

Ayakkabı ve kıyafet alışkanlığım benimle beraber sonsuza dek gidecek galiba. Her tarafım çaput dolu olmasına rağmen halen gözüm kıyaffette.

Bu durumu Ramiz Dayının bir hikayesi ile tamamlamak isterim.

Ramiz Dayı, hanımı Ayakkabısı Delik Hatçe ile başka bir köyden evlerine dönmektedir. Köyün hemen hemen ortasında yer alan Isırgı pınarının yanında bulunan köy bakkalının önünden geçip evlerine gidecekler. Mahallenin yaşlı avare erkekleri bakkalın güney yamacındaki seki gibi oluşturulan taşların üzerine yaydıkları minderlere oturup laflamaktalar. Hatçe Hanım adamların önünden geçerken bir kaç defa, acaba kim oturuyor diye, kafasını çevirip bakmasına bozulan Ramiz Dayının ağzından, şu sözler dökülür;  bre bilmem neyini şiitdiğimin kızı, seni gelirken Çamıllının Dere de şiittim, sonra Depe nin ardındaki Ağ Kayanın dibinde şiittim, ordan sonra Bağ Damına vardık, orda bir daha şiittim, daha ne gözün feldir fıldır ediyor da ilin erkeklerine bakıyong, hı’.

Ramiz Dayının dedği gibi, onca kıyafetim olmasına rağmen hala gözüm yeni kıyafetlerde. Altmışına merdiven dayamış biri olarak bu alışkanlığım halen devam etmektedir.

Mutlaka fazladan giymeye fırsat bulamadığım kıyafetim ayakkabım vardır gardrobumda. Gerçi artık bayağı seçici davranıyorum ama yine de ‘keşke şu kıyafet benim olsa’ dediğimi alıyorum galiba . Bazen elimdeki poşeti çaktırmadan dolaba gizliyorum. Gerçi eşim ve çocuklar aralarında, yüzüme gelmeyip, gene bizim Çaputcu Mercan bir şeyler almış ve de saklamış’, der ve gülüşürler.

Bana kıyafet satma konusunda tezgahtarların işi her zaman kolay olmuştur. Öyleki eşimle de böyle bir ortamda kıyafet mağazasında tanışmış, ne gösterirmişse satın almıştım. Elim boş çıkmamıştım mağazadan. Bana bir sürü kıyafet kakalayan mağazanın en başarılı ve en güzel tezgahtarına göz koymuş ertesi akşam yemeğe çıkartmıştım.

 

 

 

 

  1. Kör Mustafendi Hazretleri

Kıyafete düşkünlüğüm nedeni ile Niğde’de var olan bütün erkek mağazalarına gitmişimdir. Yalnız alış veriş yapmadan sadece bakmakla yetinir’ öylesine bakınırdım. Zaten alım gücüm de yoktu. Sivaslı Nuh, Antepli Kemal ve Adanalı Ali’leri ziyarete giderken, Kaleye doğru yokuşlu bir dar yolun altındaki sıra dükkanlardan birinde bulmuştum kendimi. Kaldırım seviyesinden bir kaç merdiven aşağıya inilerek girilen, biraz yaşlı ve köylülere hitap eden, erkek konfeksiyon dükkanıydı. Sanki içerisi kayalardan oyma seki gibi düzenlenmiş, eski patates deposunu andıran karanlık bir mekandı. Aslında şehrin en eski bakkalı olarak kullanılan adına ambarzade denilen tarihi bir yer imiş. Eski usülde tezgahların oluşturulduğu mağazada takım elbiseler, gömlek, kazak ve diğer kıyafetleri alelade bir şekilde sergilemişlerdi. Burada tezgahtar olmadan müşteriler neyin nerede olduğunu kesinlikler bulamazlar. O bakımdan iyi bir tezgahtarın olması özellikle bu tür  mağazalar için kaçınılmaz. Tezgahtarların çoğu abartılı bir şekilde ürünü anlatma,  olmayan özellikleri varmış gibi sallama yöntemi ile  ikna edebilme konularında oldukça mahir olurlar. Satış sonrası bununla da övünürler. Abla bu öyle bir kumaş ki eşi benzeri Türkiye’de yok, özel olarak İtalya’dan getirtilmiş.  Abi bu elbise kir tutmaz kumaştan yapılmış. Üstelik sana özel fiyat yaparım abim, canımsın sen abla / abi, merak etme sen, halederiz, gibi…sözleri ardı ardına söylerken aralarında eski Erkilet dili yarı rumca ifadeler ile müşteriye çaktırmadan iletişim de kurabilen, ‘Kasar’ dedikleri zaman, müşterinin bu dili anladığı, dikkatli konuşun anlamına gelen ortak bir uyarı dili kullanan, mesleklerini başarı ile ifa eden, ancak çok çalıştırılıp az ücret alan bir meslek gurubundan söz edilir. En kötüsü ise müşterinin mağazadan mal almadan çıkmasıdır onlar için. Bu durum hem patrondan fırça yemeleri, hem de kariyerlerinin çizilmesi anlamına gelen mesleki namus meselesi olarak algılanagelir.

Mağaza sahibi olduğunu sonradan anladığım bir bey, bana yaklaşarak ‘hoş gelmişsiniz, safalar getirmişsiniz’ diyerek içeriye buyur etti. Beyefendi,  görünüş itibarı ile kırklı yaşların ortasında, takkeli, sakallı, belliki mütedeyyin, güler yüzlü nazik tavırları olan bir beydi. Kısa bir sohbetten sonra nereli olduğumu öğrenince, yanında çalışan elemanına, koş oğlum koş bize çay söyle, ‘hocaefendinin köylüsü gelmiş diyerek, şaşkınlık içerisinde beni ‘buyurun buyurun muhterem şurada oturup iki kelam eyleyelim’ diyerek, mağaza içerisinde en kuytu yere yerleştirdikleri şark köşesine oturmamı işaret ettiler..

Adının Salim Efendi olduğunu öğrendiğim kişi Hoca Efendiyi tanıyıp tanımadığımı sordu. Hoca Efendiyi şahsen tanımıyorum, Salim Bey diye yanıt verince, sanki adını yanlış telafuz etmişim gibi Salim Efendi, diye, gülümseyerek düzeltmeye çalıştı. Hocaefendinin adı sanı nedir, nasıl biridir? Diye hafif meraklı, dikkatli birazda ürkek soruverdim.

Salim Efendi iştahla başladı Hocaefendiyi anlatmaya. Allah razı olsun ondan. Hoca Efendinin adı  Mustafendi Ruhi Hazretleridir. Kendisi Kuranı azimuşaran alimidir. Çok okuduğu için kısmen ağma olan alimlerin alimi bir hocadır. Allah ondan razı olsun. Gelir bizleri ilmiyle aydınlatır, dertlere derman hastalıklara şifa olur.  Bir kez duyduğu kişinin sesini bir daha unutmaz. O kişiye adıyla hitab eder. İlk kez tanıştığı kişiyi karşısına alır, ellerini avucunun içerisinde tutar, sanki görüyormuş gibi karşıdakinin tam gözünün içine bakar. Öyle tesirli bakışı vardır ki, çoğu kişi Hoca Efendinin gözünün içine bakamaz. Yeni tanıştığı kişide göz olup olmadığını okuduğu bir dua ile heman anlar. Çoklarının hayır duasını almıştır muhterem hocaefendi. Öyleki hayret-ül sanduk da toplanan haseneleri başka şehirlerde açtığımız öğrenci evlerinin giderlerini karşılamada kullanmak suretiyle fakir fukara evladı muslumanların çocuklarına vakfetmeyi onun ve Allahın rızasıyla öğrendik.

Hocamızı herkesle tanıştırmayız tabi ki. Huzura çıkacakları önceden belirleriz. Hocamızla istişare edeceklerin mutlaka dergahımızın  birinci eğişinden geçmiş olmaları gerekir. Ancak layık olan kişileri huzura götürürüz. Hoca Efendi ile tanışacak kişiler hocamızın  postu önünde başları önde otururlar. Hocamız sağ elini kişinin omuzuna koyar, okudukca  sırtını sıvazlar, heleki göz var ise okuma , esneme  ile birlikte dakikalarca sürer. Ne ki Hocamızın gözünden yaşlar dökülmeye başlar, bilinir ki o kişide yaman bir göz vardır. Esneyerek, gözyaşı dökerek, inileyerek okumaya devam eden  ve bir süre sonra sakinleşen Hoca Efendi, kişiye, ‘haydi işin rast gelsin evladım’ der ve yol verir. O saatten sonra sırtı sıvazlanan kişi hocamızın huzuruna nail olmuş olarak adlandırılır ki ‘sohbeti huzur’ ve sohbeti itikat’ toplantılarına katılır. Sohbeti itikata katılan kişiler tarikatımızın daimileri sayılırlar. Malları mülkleri hayretül sandıkaya helal, canları  ise hizmet yolunda TARİKAT eridirler.

İşte böyledir senin kıymetli hemşehrin Hoca Efendimiz, bir çok göz değmiş gençlerin ve özellikle göz sonucu çocuk yapamayan kadınların iyileşmesine  vesile olmuştur mübarek hocamız.

Sen de hocamızın köylüsüymüşsün madem başımız üzerinde yerin var, hele anlat mübarek, neylersin şehrimizde ne yaparsın, hangi rüzgar attı seni buralara, bak gördün mü  Sadık, muhterem  Hocamız Mustafendi Ruhi Hazretlerinin köylüsüymüş .

Kör Hafızın adını duymuştum. Ama Mustafendi Ruhi Hazretleri dendiğini bilmiyorum. Sanırım bizim orda başka bir adı olsa gerek.  Diyecektim ki adamların yüzleri hafif gerilir gibi olunca; Evet herkesin sevdiği saydığı Kör Hafız dedikleri bir muhterem hoca efendi var, ama çok yakından tanımıyorum. Sadece oğlu Muhittin ile bir ara aynı sınıfa gitmiştim, diye ekledim. Sonra arkadaşımın başka bir şehirde başka bir okula naklolduğu, hatta medrese eğitimi aldığını duymuştum. O günden sonra Muhittin ile hiç görüşmedim.

Aslında Kör Hafız’ı tanıyordum. Oğlu Muhittin ile iyi arkadaş olmuştuk. Başka köyden gelen bir sınıf arkadaşımızın evinde ders çalışma bahanesi ile buluşur eğlencesine konken oynardık ki Muhittin hepimizi yenerdi. İşin gerçeği babasının disiplinli ortamından kaçmak amacıyla sıkca ders çalışmayı bahane ederdi. Kendisine müsade edilmesi için bizi ailesi ile tanıştırmış, bir kaç kez yemek yemiştik. Doğrusu yemekleri, kurban sonrası pişirilen yemekler gibi etli yemeklerdi. Bir sefer büyük sofu dedikleri geniş bir salonda, her taraf halı döşenmiş, eski usül sedir, geniş minder ve işlentili yastık ve kırlentler ile donatılmış, kıble yönünde  döşenmiş, namaz kılınmaya uygun, kendilerinin zikir odası dedikleri odada, elinde doksansokuzluk tesbihi ile bağdaş kurmuş, gözünde siyah gözlük olan ellili yaşlarda sakallı bir adamın yanına vardık. Muhittin, Şeyh Babam, sınıf arkadaşlarım geldi, elini öpmek isterler dedi, emrivaki, biz de şeyhin elini öptük.

Hoş gelmişsiniz safalar geitirmişsiniz gençler, adınız nedir kimlerdensiniz? diye sordu. Kendimi tanıttıktan sonra, sadece, hım öylemi, dedi, pek memnun olmamıştı. Muhittin’in analığı olacak kadın, kapı aralığından, yemek hazır diye seslendi. Biz müsade isteyip Şeyhin odasından yemek ikram edilen odaya geçtik. Kanatlı kapıdan girilen havlu içerisinde üç ana giriş kapısı vardı. Muhittin sağ tarafta bulunan girişi göstererek, anam ve kardeşlerim bu dairede kalırız, ortada babam diğer yandaki kapıda da analığım ve kardeşlerim kalıyorlar, diye açıklama getirdi.

Yemek sonrası Muhittin’e veda edip eve geldiğimde ilk önce babama uğrayıp hal hatır sorduktan sonra nerden geldiğimle ilgili kısa bilgi verdim. Biraz kaşları çatılmıştı babamın, Kör Hafızın adını duyunca. Belliki pek memnun olmamıştı Muhittinle arkadaşlık ettiiğime.  Hafif tebessümle tamam evladım bu konuyu sonra konuşuruz, dedi.

Aradan bir kaç gün geçmişti Muhittin ortalıkta görünmüyordu. Öğretmenimize Muhhittin’in neden okula gelmediğini sorduğumuzda, onun tasdiknamesini alıp okuldan ayrıldığı bilgisini aldık. Şaşırmıştık. Daha geçen gün keyifli sohbetler ettiğimiz, konken oynadığımız, dostluğuna ve arkadaşlığına güvendiğimiz  Muhittin birdenbire yok olmuştu. Çok sürmedi dedikodular çıkmaya başlamıştı bile.

Aylar sonra Muhittin’den bir mektup aldım.

 

Muhittin’in okuldan ayrılıp başka bir okula nakledildiğini babama anlattığım zaman, babam bana, hatırlar mısın, geçen gün, bu konuyu sonra konuşuruz demiştim. Evet artık konuşma zamanı geldi. Belki senin kafanı karıştıran bazı sorulara açıklık getirebilir bu konuşmamız.

Bak oğlum Kör Hafız’ı çocukluğundan tanırım. Benden bir kaç yaş küçüktür Mustafa. İlk okulda öğretmen olmadığı zamanlar, bunların sınıfına abi öğrenci gibi derslerine girerdim. Çok zeki ve çalışkandı. Babası ticaret ile uğraşan, uygun fiyata ne bulursa satın alan, yine uygun fiyatı bulursa satan tam bir tüccar adamdı. Çok gezer çok tanıdığı vardı. Bu seyahatlerinin birinde konakladığı handa karşılaştığı bazı tarikat üyeleri ile hem ticaret hem de tarikat ilişkilerini geliştirir. Gel zaman git zaman Mustafa bu tarikat medreselerinde eğitim görmeye başlar. Dedim ya çok belleği çok güçlü olduğu için, hem ‘Kur’an hatmi, güzel sesiyle kuran  ve mevlit okumalar derken tarikat içerisinde yavaş yavaş saygın bir yer edinmeye başlar. Asıl ünlenmesi ve tarikat içerisinde önmeli pozisyonlara gelmesi geçirmiş olduğu vahim bir hastalıktan sonra ortaya çıktı. Cemaatle birlikte yaptıkları zikir törenlerinden birinde, zikir ortasında kendinden geçtikleri, adeta uçuşta oldukları bir sırada cin bo

ortasında bağırmaya baş

 

pguygbuıpo devam eddcek

 

 

Ben mi? Burada Eğitim Yüksekokulunda okuyorum, birinci sınıftayım, Kayabaşı Mahallesinde bir ev kiraladık orada kalıyorum.  Ara sırada Sait Efendi sokağında bir kaç arkadaşım kalıyor onlara gidip geliyorum deyince, gözleri açılıvermişti. Hissetmiştim bir şeyler hoşlarına gitmemişti. Belli etmeden çaylarımızı yudumlarken beni mutlaka kendi evlerinde misafir etmek istediklerini, ne zaman istersem buraya gelebileceğimi, bir ihtiyacımın eksiğimin olup olmadığını sordular. Sonra, ‘koş Sadık Efendi, muhteremin hediyesini getiriver’, diye buyurdu. Bir sepet içerisinde taze toplanmış elma, biraz patates ve birazda küp peyniri vardı. Almam diye söylensemde, hocamızın yüzüne nasıl bakarız diye, ısrar edince sepeti almak zorunda kaldım. Perşembe akşamı mağazada buluşmak üzere anlaşıp, oradan ayrıldım. Evde elmamız eksik olmazdi. Evinde oturduğumuz Talip amcanın çocuklarını ara sıra ders çalıştırır, karşılığında ise elma alırdık. Ancak bu elmalar başkaydı. Elmalar çoğalınca biz de olmayan arkadaşlara dağıtırdık. . Hatta elma hasatı olduğu bir dönemde Talip amcanın isteğiyle onlara yardıma gitmiştik. Yan bahçenin sahibi bir hafta sonra da onun bahçesindeki elmaları toplamak üzere bizi davet etmişti. Yevmiye olarak da 500 TL vereceğini söylemişti. İyi paraydı, haftasonu  iki gün çalışıp bin liramız olacaktı.

 

Devam Edecek

 

  1. Al Başına Belayı

58 plakalı bir taksi Sade otelin girişinin karşısında duruyordu. Sivaslı olunca meraklı gözle bakmaya başlamıştık. Biraz dikkatli bakınca aracın içindeki kadın ve erkeğin tartıştığının farkına vardık. Erkek ara sıra eliyle vuruyor gibi hareketler sergiliyordu. Gençlik bu ya cesaret şerbetiş işmişiz, bir kadın nasıl dövülür sokak ortasında, diyerek üstümüze ne vazifeyse kendimizi taksinin başında buluverdik. Bizi gören erkek kapı camını dönerli cam kulpu ile indirmeye başladı. Hayırdır gençler ne istiyorsunuz? Diye biraz da tehdit vari sesini yükselterek sordu. Artık gergin bir diyalog başlamak üzereydi. Ağabey biz de Sivaslıyız kadını dövüyorsun, vurduğunu gördük, ya kadını bırak gitsin ya da polis çağırırız,  diye uyarmaya çalıştık. Adam arabadan indi, elindeki silahı beline koydu, vay benim aslan Gardaşlarım, gelmiş diye durumu toparlamaya çalıştı. Çiçek sen git odana ben geliyorum birazdan, gardaşlarımla iki laf ediyim, diye birazda emreder tonda seslendi. Kadın arabadan indi, belliki bir kaç tokat yemiş, çantasını karnına tutarak birşey demeden otelin kapısında içeri girdi.

Taksici gelin gardaşlarım, belliki delikanlısınız, Sivaslısınız yiğidosunuz, ama bilmediğiniz işler, diyerek üzerimize doğru yaklaştı, o da ne adam fitil gibi sarhoş, sendeleyip ayağı takılıp önümüze düşüverdi. Kolundan tutup kaldırmaya çalıştık. Gençler gelin şu lokantaya gidelim, bir şeyler yiyip içelim sonrada konuşur tanışırız. Kolumuza girdi beraberce lokantaya doğru yürüdük. Köşedeki masaya geçip oturduk. Gel garson gardaşım hele bu masaya bir şeyler getir. Bir otuzbeşlik rakı ve yanında cacık macık işte  meze birşeyler getir, diyecek oldu ki; garson abi burası esnaf lokantası içki servisimiz yok, ama size güzel bir köy yoğurdu, sonrada haşlama ikram ederim, diyerek sanki siparişi onaylamışız gibi arkasını dönüp gitti. Garson tecrübeli, sarhoş adamın yoğurt yemesinin ona iyi geleceğini düşünmüş olmalıki  köy yoğurdu diyerek de yoğurt yemesinin doğru olacağını bakışlarıyla ima etmişti. Bir kase içerisinde üzerinde kalın bir yağ tortusu oluşmuş, belliki kabından yeni bozulmuş gerçek bir yoğurt. Taksici yoğurdu yedikten sonra, gardaş adam haklıymış hakkaten köy yoğurduymuş, şimdi ne yerseniz söyleyin gençler. Yok diyecek olduysak da, bizim öğrenci olduğumuzu bilen  pilav ve haşlama kuru fasulyeden iyidir, diyerek bize de bir göz atıp siparişleri vermeye gitti.

Taksici kendine gelmişti biraz daha, bir sigara yaktı. Amına koyduğumun yerinde rakı da yokmuş dedi. Ha gençler bu karı var ya bu karı, Çiçek  beni dostumdur. Yıllarca Sivas’da çalışırdı. Şimdi burdaki evde çalışıyormuş.  Kaçmıştı benden buldum onu, yanına geldim.  Lan orospu ben senin için bıçak yedim adam vurdum, yıllarca içerde yattım,  sen beni nasıl terkedersin. Gençler gençler gardaşlarım eğer siz Sivaslı olmasaydınız valla size ters yapacaktım. Ama baktım yiğidolarımsınız, sesimi çıkartmıyorum. Hele diyin bağam siz Sivas’ın neresindensiniz? Taa memleketten geliyoruk, bah Allahan işine karşıma gardaşlarım çıkıyor. Arkadaşım merkezden ben de Gemerekliyim. O bak sen öz gardaşım da varmış burda. Merkezde  Otobüs garajında taksicilik yaptığını, Mısmıl Irmak  mahallesinde köşe başında oturduklarını, hapisten yeni çıktığını, Genelevde  çalışan kadınların evlerine gidip gelirken taksiciliklerini yaptığını, Çiçekle yakınlaştığı anlattı.  Bir süre sonra Çiçek’i çalıştırlan ev sahibine bir araba parası verdiğini, onu kendi himayesine aldığını, dayısından kalan müstakil evi çiçekle beraber bir kaç kadına kiraya verdiğini söyledi. Yani sen ev mi çalıştırıyorsun diyecek olacaktım ki. Bakışından anladım genç, dedim ya bu işler kolay değil, kelle koltukta geziyorsun. Bu karılar ile dost olduğun zaman önce seni sömürüp yiyorlar, elde ne var ne çok satıyorsun. Acımasız olmazsan göte gidersin. Ben dersimi aldım, bunlara yatırdığım paranın on mislini çıkarmadan bu alemden çıkış yok. Durduk yere almıştık başımıza belayı. Bak ağabey bizim Sivas terbiyemiz göz göre göre bir kadının dövülmesine seyirci kalmaz. Şimdi kendi aranızdaki sorunu sessizce halledin. Yoksa biz gördüğümüzü gerekirse polise anlatırız deyip, siparişlerin parasını vermeye kalkıştık.

Taksici bizden evvel davranıp hesabı ödedi. Gelin gençler sizi yengenizle tanıştırayım. İçiniz rahat olsun. Sonra gidersiniz. Otgelin lobisine doğru ilerledik. Kadın orada oturuyordu. Bir kenara çekilip olan biteni kadına anlattı. Kadın yanımıza gelerek, gençler teşekkür ederim. Sağolun, ancak bundan sonrasını ben hallederim. Merak etmeyin, endişe edecek bir şey, ben odama çıkıyorum, size iyi günler, diyerek lobiden ayrıldı.  Haydi gardaşlar işinize bakın, öyle herşeye de maydanoz olmayın diye üstü örtülü tehdit savurarak, peşi sıra eli belinde çekti gitti taksici.

Ne yaşamıştık şimdi. Lobiden ayrılacaktık ki otel çalışanı elinde bir telefon numarası ile geldi, abla size teşekkür etmek istiyor. Daha sonra bu ev telefonundan arayıp ona ulaşabilirsiniz, diyerek pusulayı elimize tutuşturmuştu.

 

 

Esnaf ziyareti kafamda soru işaretleri oluşturmuştu. Kör Hafızı duymuştum ama bu kadar etkili ve ünlü olabileceğini düşünmemiştim. Hatta Kör Hafızın  günlerce ortadan kaybolduğu, aylar sonra kamyon dolusu öteberi ile geldiği söylenirdi. Bazı komşuları Hocayı pek sevmezlerdi. Hocanın evine giren çıkan belirsizdi. Küçük bir kasaba da herkes herkesi bilir, kapılarını dahi kilitlemezlerdi. Hatta Kör Hoca için, nasıl bir hoca bu adam, camiye bile gitmiyor, diye anılırdı. Evine gelenlerin başında, komşu kasabada otel çalıştıran Abduselam gelirdi. Abduselamın tarikat üyesi olduğu, hatta bir zikir ayini sırasında duvar ustası Memet efendinin karnına şiş soktuğu, adamın ölümden döndüğü konuşulurdu. İlçeye atanan Kaymakam bey Cumalara açıktan gidecek cesarette biriydi. Eskiden yüksek düzeydeki ilçe  bürokratları bu konularda renk vermezlerdi. Bazen özel kapalı davetlerde eşraftan birileri ile rakı içtikleri duyulurdu. Kaymakam Beyin  nurcu olduğu yönünde de rivayetler dolaşır olmuştu ilçede. Kör Hafızın Kaymakamı makamında ziyaret ettiği, kaymakamlık arabası ile evine gönderildiği konuşulmaya başlamıştı.

Kaymakam Beyin ilk icraatlarından biri de Hükümet Binasının etrafındaki taş duvarı tahkimleştirip üzerine de dikenli teller çektirmek olmuştu. Araç giriş kapısının yanına, yayaların girdiği, demirden döner bir kapı yapılmış, kapının döner kanatları üzerine uçları sivriltimiş  metal çubuklar parçalar kaynatılmıştı. Allah muhafaza birsi sendelese düşse bu sivri metal uçlar kesinlikle ciddi yaralanmalara sebep olabilirdi. Kaymakamın hangi ruh haliyle bunu yaptırdığı bilinmez ama bir sonraki Kaymakamın ilk icraatı bu turnike kapıyı kaldırtmak olmuştu.

 

 

 

Sosyal medyanın dijital yaşamın gelişmesi uzağı yakın eylemiş, eski arkadaşlar birbirlerini bulmaya başlamışlardı. Geleneksel Niğde buluşmaları başlamıştı. Her gurup kendine özgü buluşma etkinlikleri yapmakta

Yaşarla buluşmaya hazırlanırken heyecandan sesim titremeye başlamış, telaşla kızlar hangi kıyafetimi giymeliyim gibi garip sorular sorup durmuşum. Beraber tatile geldiğim kızlarımhafir yollu benimle dalga geçerken meraklı gözlerle beni izliyorlardı.

Gerçekten içim içime sığmıyordu. Hataylı Yaşar Artar ile buluşacaktım.

Yaşar ve aşkı Havva nın hikayesi, Öğretmen olarak atanışımız<, Doğuda görev yerlerimiz, PKK tehlikesi ve Yaşarın gizli görevleri.   ve dört arkadaşı bir apartmanın en ği

 

 

 

Danimarkalı bir çift,  çocukları ve ilişkileri

Danimarkalı bir çiftin yaşam öyküsü sonrası gelişmeler. Cony ve Jens iki genç sevgililer. Yaşları henüz 16 sında var yok. Toplu konutların yoğun olduğu, bir semtte yaşıyorlar. Bölgede küçük Danimarkalı çetelerin olduğu, ağırlıklı dar gelirli işçi çalışan ve üniversite öğrencilerinin yaşadığı bir bölge. Cony nin annesi hasta bakıcı sağlık personleri olarak çalışmakta, arada bir birlikte olduğu sevgilisi var. Sadece dışarı çıktıkları zaman eve yatmadan yatmaya geldiği erkek arkadaşı. Cony ve küçük kardeşi hiç sevmezler onu. Adam ve anne kedi köpek gibiler sürekli kavga ederler. Bir süre görüşmezler, sonra tekrar buluşurlar. Anne niye bu adamla görüşüyorsun diye sorulacak olduğunda, sizi ilgilendirmez, bu benim hayatım, hesap mı vereceğim size diye kesip atar. Cony biran önce onsekiz yaşında olmak  ve evden taşınma planları yapar. Zaman zaman babası ile buluştuğunda ona taşınmak istediğini söylerse de. Babası, yapamam kızım, evde yerim yok, sevgilimle kalıyorum, üvey kardeşin ve kardeşliklerin var evde, kalacak ve sana verecek yerimiz yok, malesef doğruyu söylemek zorundayım, diyerek kesip atar. Mahçup olduğu bakışlarından sezilir.  Kısa bir süre sonra pek fazla konuşacak bir şey kalmayınca ayrılırız. Ne paylaşacağız ki, yıllar oldu iyi geceler öğücüğü vermeyeli. Arada bir görüşmek, bir iki doğum gününde birlikte olmak falan. Bir ara düzenli olarak beni hafta sonları yanına alırdı. Hepsi o kadar. Ama şunuda ifade etmeliyim konfirmasyonumda en fazla parayı babam vermiş, en güzel hediyeyi de o almıştı.

 

 

 

Nerelisin? Sivaslıyım. Olsun.  

Çocukların deyimiyle yarın 15 tatil. Eğitim öğretim yılının yarısına ulaştık. Tüm hazırlıklar tamam, içim kıpır kıpır. Karneleri dağıttıktan sonra onbeş günlük tatil için Sivas’a  memlekete doğru yola çıkacağım..

Karneleri özel uçlu mürekkep kalemle özenle doldurdum. Kalemi hergün kullanmadığım için divit ucu biraz kurumuştu. Özellikle divit dolma kalemlerin ucu kullandıkça kağıt üzerinde dan eder gibi ahenkle kayar gider. Hele özenle yazılmış ise bir estetik güzellik de ortaya çıkarır.

Karneleri  doldurduktan sonra küçük bavulumu hazırladım. Annem için Sümerbank Mağazasınadan aldığım kumaşları ve yün battaniyeyi bir küçük hurç içerisine yerleştirmiştim. Karneleri dağıttıktan sonra hurç ve bavulumu beni ilçeye götürecek bir kızaklının arkasına koydum. Kızaklıyı çekecek atlar üşümesin diye üzerlerine Kars ’a özel keçeden yapılmış bir örtü vardı. Ben ve kızakcı sap ve saman dolu minderlerin üzerine oturduk. Dizlerimizin üzerine  el tezgahında dokuma yün battaniyeleri örttük. Kırbacın havada şaklamasıyla atlar yürümeye, kızak hareket etmeye ve karlar üzerinde kaymaya başladı.  Yokuş aşağı giderken hiç zorlanmıyorlardı atlar. Hatta ara sıra koşu kayışlarını çekerek atlar rahvan yürüyüşüne geçiyor, sanki motor freni yapar gibi kızak da yavaşlıyordu. Soğuk hava içerisinde küçük beyaz bulutcuklar oluşuyordu atların nefes alıp vermeleri sonrasında. Nefes havacıkları içerisindeki sular sanki kristal tanecikleri gibi havada dans ediyordu. Hafif yokuşta zorlanan atlar ter kokusuna karışan karın gazı da yayıyorlardı. Kızakçı küçük molalar verip atları dinlendiriyor, çiş yapmalarını sağlıyordu. Hemen atlarını kıçına yakın yerde oturduğumuz için gaz  ve ter kokularını burnumuzda aynen ayazın suratımıza çarptığı gibi hissediyorduk.

Kızakcı yokuşa gelindiği zaman aşağı iniyor, atların  yularlarını, hocam bunları şöyle tut, biraz gergin olsun, hızlanınca gemi çekersin diye bana sürüş dersi veriyor , atların yanı sıra yürüyordu. Meğer üşüyen ayaklarının hareket etmesi ve atların yorulmaması için yapıyormuş bunu.

Sıksık kapanan köy yolları, domuz burnu denilen dört çekerli  bir araç, kar savurma makinası ve paletli güvenlik aracından oluşan  üçlü araçlarla açılırdı. Yol güzergahındaki köylüler yol açma ekiplerine sıcak çay, çeçil peyniri ve teryağlı lavaş ekmek ikramında bulunurlardı.  Kızağımız geçen hafta açılan yolda yer yer kar yığılmalarının üzerinden, atların adımlarının   çıkardığı ‘hart hurt’ sesleri eşliğinde, sağa sola kaymadan ilerliyordu.

İlçeye üş saatlik kızak yolculuğundan sonra ulaşmıştım. Kızakcıya parasını ödemiş, eşyalarımı dolmuş durağına bırakmasını tembihledikten sonra kızaktan inip ayaklarım üzerine bastığım zaman bir anlığına dengemi kaybedecek gibi olmuştum. Birazcık sendeleyerek ilerken ayaklarım beni frenliyordu. Zihnim hızlı gitmem gerektiğini söylüyor, ayaklarımı ise nazlanıyordu. Bir çiftin evlenmesi arefesinde yazılan Çeyiz Senedi sonrası bana verilen o yün .orapları keşge giyseydim diye düşündüm bir an. Düğün öncesi gelin evinde toplanan çeyizler, damat evine gönderilmeden bir liste oluşturulur, yatak, yorgan, halı- kilim, mobilya, mutfak eşyaları ve altın takıların yer aldığı ‘Çeyiz Senedi’ hazırlanır, taraflar ve şahitler imzalar, kız tarafına verirlerdi. Çeyis senedinin en önemliç özelliği oraya konulan eşyaların ederlerinin abartılı rakamlardan oluşmasıydı. Olası bir boşanma sonrası güya ‘kadın-gelin’ bu miktarı ‘erkek – damat’ dan talep edeceği yazılı bir belge  olarak da nitelendirilebilir.

Biraz yürüdükten sonra ilçenin tek lokantasında bir sıcak çorba içip kendime gelmiştim. Acele etmeliydim.

İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne uğrayıp, yarıyıl (onbeş tatili) tatili için memlekete gitmek üzere yola çıktığımı bildirip, vedalaşıp, dolmuşla  Kars’a, oradanda tren ya da otobüsle Sivas’a gidecektim.  Dolmuş durağına doğru yürümeye başladığımda havanın ayazı iyice hissedilir olmuştu. Yürümek iyi gelmiş sanki ayaklarıma can gelmişti.

İlçenin asfalt yolu karla kaplı, güneş ışınlarıyla hafif eriyen karlar buzlanmaya yüz tutmuştu. Hava giderek soğumaya başlamış, koyu bulut kütlesinin üzerimize doğru geldiği, gün aydınlığını erkenden  karartmaya başladığı kasvetli bir öğleden sonra başlamıştı. Böyle durumlar havanın sertleşeceği rüzgarın şiddetini artıracağının habercisiydi.

Kar yağışı hafiften başlamak üzereydi. Dolmuş durağında, Kars yolcusu kalmasın, acele edelim tipi kalkmadan  gitmemiz gerekir! diye seslenen meydancının sesiyle irkilmiş, durağa bıraktığım eşyaları bagaja koymaya yeltenmiştim ki şoför, hocam eşyaları yanınıza alın,  zaten kalabalık değiliz, diyerek bavul  ve hurcu oturacağım koltuğun hemen arkasına koymama yardımcı oldu. Üç yolcu ve şoförle yola koyulduk.

Hareketten hemen sonra yoğun bir kar yağışı başladı.  Öyle salına salına yere düşen kar tanecikleri değil, yüzlerce km hızla hareket eden onbinlerce kar tanecikleri sanki dolmuşun camlarına  tokat atarcasına  geliyor ve yok oluyordu. Hemen sonra binlerce kar tanesi, sonra yine binlercesi akarcasına üzerimize doğru geliyordu. Dolmuşun ısıtma sistemi ancak öncamlara sıcak üflüyor bir türlü içerisini ısıtamıyordu.

Bir süre sonra kar yağışı şiddetini artırarak tipiye dönüşmüştü. Tipi olunca yağan kardan daha fazla kar yağıyormuş gibi olurdu. Tipiyle beraber havada uçuşan karlar çukurları doldurup dümdüz beyazlıklar oluşturmaya başlamıştı. Yol kenarlarında greyderle sıyrılan kar yükseltilerinin önü arkası tipinin estiği yönde kar dolmaya başlamış, küçük beyaz dalgacıklar oluşmuştu. Bu durum giderek dolmuşun ilerlemesini engeller hale gelmişti ki, henüz yolu yarılamışken Magirus model dolmuş kara saplandı. Üç yolcu dolmuştan inip aracı iterek yola devam etmeye çalıştık. Ne fayda, patinaj yapan dolmuş yerinden kımıldamıyordu.  Şoför araçtan inip şöyle bir etrafa bakındı. Yayla Belindeyiz. Rakım 1900. En yakın köy buraya iki km mesafede. Yürüyerek gitsek köye ulaşamayabiliriz. En iyisi dolmuşun içerisinde bekleyelim, belki karayollarının ekibi gelir, bize yardım eder, dedi, dolmuşa bindik.

İçeriye sıcak hava vermesi için bir süreliğine dolmuşu çalışır tutmayı denedi. Nafile hiç faydası olmuyordu. Mazot bitmesin diye temkinli davranıp  ara sıra motoru durduruyordu. Dışarıda esen soğuk hava sanki işliklerimiz geçip tenimize değip iliklerimize kadar kendini hissettiriyordu.

Dışarıda ıslık sesiyle camlara çarpan kar tanecikleri karanlığa hakim olmuştu. Ara sıra radyoyo açıp haber dinlemeye çalışırken içeride hafif aydınlık oluşuyordu. Motor sesinin yerini tipinin, kapı ve pencere aralıklarından içeriye doğru girerken çaldığı uğultulu ıslık sesi almıştı. Acı soğuk ve ince kar tanecikleri dolmuşun içerisinde girmeye ve hafifce beyaz rengini içeride hakim kılmaya başlamış, her taraf vahşi bir beyaza bürünmüştü.

Hurcun içerisindeki battaniyeyi çıkardım. Arka yan koltukta oturan kadın yolcuya, lütfen buyurun yanıma gelin battaniyenin altına siz de girin dedim. Biraz çekindi, yanıma geldi, oturdu. Çift kişilik battaniye iyi gelmişti.

Adının Fazilet olduğunu, Sümerbank mağazasında çalıştığını, bu battaniyeyi çok iyi bildiğini söyleyerek sohbete başladık. Zaten ben de öğretmenlere taksitle satış yapan Sümerbanktan almıştım bu battaniyeyi. Hakiki yün dokuma battaniye.  40 bin liraydı fiyatı. Maaşımın neredeyse yarısı kadarını ödemiştim bir battaniyeye.

Sen hangi köyün öğretmenisin? diye sordu. Adım Erdem, Yaylacık Köyünü bilir misin? Dedim. Ha şu Pertik denilen kürt köyü değil mi? Evet evet orası, dedim. Onbeş tatil başladı galiba, memlekete mi gidiyorsun, dedi, evet memlekete gideceğim, gidebilirsek, diye karşılık verdim.

Fazilet hanım Susuz’lu musunuz, ne yapıyorsunuz, diye sordum? Susuz‘lu olduğunu, Sümerbankta satış memuru olarak çalıştığını, aslında taksitli satışları kendisinin yaptığını ama beni hatırlamadığını söyledi. Alış veriş yaptığım tarihi söyleyince, o gün izinli olduğunu yoksa mutlaka hatırlayacağını ifade etti. Bir süre ordan burdan sohbet ettikten sonra; Fazilet hanım, Erdem bey sen nerelisin, diye sordu.  Sivas’lıyım, dedim. Fazilet Hanım, hafif düşündü,  olsun, eniştem de Sivas’lı, dedi.

İfadedeki vurguyu anlamış, şimdi sırası değil diyerek üzerinde durmamıştım. Öyleki durumumuz pek içaçıcı görünmüyordu. Vakit ilerlemişti, ne gelen var ne giden. Dolmuşun içi iyice kar dolmuştu. Öndeki yolcular da yanımıza geldiler. Battaniyenin altında artık dört kişiydik.  Konuşmanın yerini nefes alıp vermeler almıştı. Donacağız galiba donacağız sesleri ve nefes alıp vermelerle birlikte hareketsiz vücutlar birbirlerine iyice yaklaşmışlardı. Dolmuşun içi akşam karanlığında beyaz bir sessizliğe bürünmüştü.

Ertesi gün gözümü açtığımda hastahanedeydim. Gece yarısı kara yolları ekipleri bize ulaşmış, yarı baygın halde olan bizleri hastahaneye yetiştirmişler.  Günlerce yarı aygın yarı baygın yatağa bağlı kalmışım. Hepimiz hayattaydık. Fakat benim ayaklarım bandajlıydı. Özellikle de sol ayağımın bandajı garip görünüyordu.

O gün taburcu edilecektim. İki adet koltuk değneği bulunmuştu. Birkaç kez koltuk değnekleri ile yürümeye çalıştım. Oldukça zorlanıyordum.  Zülfiye yengemden mutlaka ders almam gerekecek. Genç yaşta ayağında oluşan yaranın ihmal edilmesi sonucu kangren olan sol bacağını diz üzerinden kesmişlerdi. Koltuk değnekleri ile düğün dernek durmadan gezen yengemle aynı kaderi paylaşacaktım. Hayata başka bir tutkuyla tutunan yengemden öğreneceklerim var galiba diye düşündüm.

Taburcu olacağım gün Fazilet hanım  ve annesi yanıma geldi, yanında diğer yolcular, köy muhtarı ve iki öğrencim vardı. Erdem öğretmen müsade edersen koluna girip sana destek olmak istiyorum, dedi Fazilet. Ben böyle iyiyim, dediğime  aldırmadan devam etti. Bir kaç gün sonra trenle Sivas’a memleketine  gideceksin ya. İşte o zamana kadar  seni bizim evde misafir etmek istiyoruz, bizim evde kalır mısın,  diye sordu. Sizin evde mi, olsun, dedim. Sol ayağımı hastahanede bırakarak  koltuk değnekleri ile Fazilet’in peşinden yeni bir yolculuğa doğru hareket etmeye başladım.