İSTEK- Baba bu zarf sana hatıram olsun

old, seniors, clouds-2814935.jpg

İSTEK -Bu zarf sana hatıra kalsın

1. Eniştem ve Kaymakam

Bugün emekli aylığımı aldım. Karaman’ın vefatından sonra bana dul aylığı bağlanmıştı. Her aylık aldığım gün aynı şey olur, içim burkulur, yıllar öncesine giderim.

Ah Karaman ah… Ne emekler verdik birlikte… Çocuklarımızın geleceği için yemedik, içmedik; gece gündüz çalıştık. En çok da birlikte kurduğumuz hayallerin yarım kalmasına yanıyorum… Derin bir iç çektim. O gün geldi gözümün önüne.

Eniştem o gün seni çağırmıştı. Birlikte gitmiştik yanına.

— Gel bacanak, seninle bir umut yolculuğuna çıkalım, dedi. Almanya işçi alıyormuş.

Kaymakam söyledi. Seni de listeye yazdım.

Kaymakam birkaç gün önce bütün köy muhtarlarını toplantıya çağırmıştı; Eniştem de oradaydı.

Kaymakam dosyayı masanın üzerine bıraktı.

— Almanya işçi alacakmış.

Odadaki uğultu bir anda kesildi. Kimse konuşmuyordu. Yalnızca bastonuna yaslanmış Cemal Eniştemin soluğu duyuluyordu.

Kaymakam devam etti.

— Herkesi almıyorlarmış. Meslek tecrübesi olanları seçeceklermiş. Anlayacağınız, öyle herkes gidemeyecek. Sağlık raporu lazım. Meslek belgesi lazım.

Arka sıralardan biri çekinerek sordu.

— Kaymakamım… Meslek belgesi de ne ki?

Kaymakam dosyadaki sayfaya bir kez daha baktı.

Odadaki sessizlik bozulmuyordu.

— Örneğin, madenciysen madenci olduğunu göstereceksin. Bir madenci sertifikası alacaksın.

İşte o an Cemal Eniştemin aklına Karaman geldi.

Karaman…Her kış ilçedeki kömür ocağında çalışırdı.

Kaymakam sözünü bir talimatla bağladı:

— Muhtarlarım, bu işin nasıl yürüdüğünü önce sizin bilmeniz gerekir. Onun için vilayetteki İş ve İşçi Bulma Kurumuna gidin; nasıl başvuru yapılacağını, hangi belgelerin gerektiğini öğrenin. Sonra da vatandaşa yardımcı olun.

 

2. İş ve İşçi Bulma Kurumu

Kayseri İş ve İşçi Bulma Kurumunun koridoru insan kaynıyordu.

Kiminin elinde nüfus cüzdanı… Kiminin koltuğunun altında bir dosya…

Herkes aynı söylentinin peşindeydi.

Alamanya işçi alıyormuş!

Hollanda da alıyormuş, birinden duydum, diye ekliyordu bir başkası.

Cemal Eniştem bastonuna dayanarak kalabalığın arasından güçlükle ilerledi.

Sırası gelince görevliye doğru eğildi.

— Kaymakam Beyin selamı var. Almanya meselesini öğrenmeye geldim.

Görevli başını kaldırdı.

— Buyurun muhtarım. Müdür Bey sizi bekliyor.

Cemal Eniştemin kısa ayağı ve bastonu daha kapıdan girer girmez dikkat çekiyordu. İnsanlar önce ayağına, sonra yüzüne bakıyordu. Engeli kimi zaman yük olurdu, kimi zaman da hiç ummadığı kapıları açardı.

— Sayın Müdürüm, nasılsınız? Almanya’ya ve bazı Avrupa ülkelerine işçi alınacağını duyduk. Bilgi verir misiniz?

Kurum müdürü saydı:

— Kimliğiniz olacak, sağlık raporunuz olacak. En önemlisi de meslek belgeniz.

Cemal Eniştem şaşırdı.

— Meslek belgesi de ne ola ki, Müdür Bey?

Müdür gülümsedi.

— Madenciysen madenci olduğunu, kaynakçıysan kaynakçı olduğunu göstereceksin. Lehimci, elektrikçi, mobilyacı, boyacı, terzi… Elinde bir belge olacak. Almanya öyle lafla adam almıyor.

— Ha, bir de şunu bilin muhtarım: Başvuru yaptı diye herkes seçmeye çağrılmıyor. İşçi alım görüşmeleri İstanbul’da yapılacak.

— İstanbul’da mı?

— Evet, yalnızca İstanbul’da. Orada yeniden doktor muayenesi ve seçme mülakatı yapılacak.

— Seçilemeyen ne olacak?

— Seçilemeyen istek alamaz. İstek olmayınca da Almanya’ya gidemezsiniz.

— Sizin gibi okumuş bir adam, okuma yazma bilmeyen yüzlerce kişinin arasında belki işe yarar. Bu düşünceyle listeye alınmanızı ben sağlayacağım.

Eniştem köye döner dönmez ilk iş Karaman’ı buldu.

— Bacanak, hazırlan. Almanya yolu göründü.

 

3. Çalışkan Damat

Kocam olduğu için söylemiyorum; adam hiç yerinde duramazdı. Elini attığı her işi öğrenir, öğrenince de en iyisini yapmaya çalışırdı. Güçlü, tıknaz, çalışkan biriydi.

Zor bir çocukluk yaşamıştı.

Annesi boşandıktan sonra babası ona sahip çıkmamış; ortada kalan çocuğu anneannesi sahiplenmişti. Onun yanında büyümüştü.

Çocuk yaşta çalışmaya başlamıştı.

Kışın kömür ocağında madenci, yaz gelince tarlada ırgat…

Bir bakarsın inşaatta taş taşıyan amele…

Bağ belleyen, ekin biçen, harmanda çalışan tarım işçisi, Adana’da pamukta, Mersin’de portakalda.

Olmadı çoban, olmadı bekçi…

Ekmeğini hangi işten çıkaracaksa onu yapardı.

Çalışmaktan şikâyet ettiğini bir kez olsun duymadım.

Karaman’ın çalışkanlığı annemin gözünden kaçmamıştı. Kafasında çoktan bir plan kurmuştu.

Hem babama hem bana durmadan Karaman’ı övüyordu.

Fırsat buldukça aynı sözleri tekrarlardı:

— Bacımın oğlu maşallah, her işi yapıyor. Böyle adam zor bulunur.

Babam ses çıkarmazdı.

Ben ise utanıp başka tarafa bakardım.

Ona “Karaman Ağabey” derdim; benden on yaş büyüktü.

Köye geldiğinde hep bizim eve gelir, bizde kalırdı.

On beş yaşındaydım, “Seni nişanlıyoruz,” dediklerinde.

Önce istemedim. Daha yaşım başım neydi ki nişanlanayım, evleneyim? Gerçi o zamanlar kız çocuğu on beşine geldi mi evlendirilirdi. Köyde bir kız çeşmeden su taşımaya başladı mı ahalinin diline düşerdi.

— Kele gı, gördüng mü Uzun Memeding gızını?

  • Maşallah, boylu boslu, kele aynı babası gibi…

— He gı, gördüm. Vallaha çok sürmez, virirler bu gızı dizesinin oğluna.

— Doğru söğlüyong bacım. Zaten Sidikli Fadiğin torunu onlardan hiç çıkmıyor ki.

O yıllarda kız çocuklarının çocukluğu uzun sürmezdi.

Ayağı yere basmaya başladı mı evliliği konuşulurdu. Çoğu kız, damda lepik, yani seksek oynarken nişanlanırdı.

 

4. Dizemin oğlu Kocam Karaman

Bizim evin önündeki harmanda küçük bir düğün kurmuşlardı.

Davul çalıyor, gençler halaya hazırlanıyordu. Gözüme bir şey takılmıştı: Karaman’ın baba tarafından neredeyse kimse yoktu.

Ama o bunu dert ediyor gibi görünmüyordu.

Sanki o gün yalnızlığını düğünün dışında bırakmıştı.

Gençler sesleniyordu:

— Haydi Karaman! Halayın başına geç!

Bunu bekliyormuş gibi mendilini cebinden çıkardı. O yıllarda köyün bütün düğünlerinde halay başı oydu.

Şimdi ise…

Hayatında ilk kez kendi düğününün halayını çekecekti. Belki de ilk kez, kendisini gerçekten bir yere ait hissediyordu.

Damatlık diye giydiği koyu renk ceket, işlik ve ütülü pantolon onu köyün öteki delikanlılarından ayırıyordu.

Mendilini havaya kaldırdı. Bir ayağını yere vurdu.

Türkü başladı.

Leblebi koydum tasa, gız annem

Doldurdum basa basa, gız annem

Benim yarim çok güzel, gız annem

Azıcık boydan kısa, gız annem

 

Ardından bütün harman tek ağızdan katıldı.

 

Hop ninnayı ninnayı, gız annem

Gel oynayı oynayı, gız annem

 

Elmayı yüke gorlar, gız annem

Ağzını dike gorlar, gız annem

Beni elinden alırlar, gız annem

Boynunu büke gorlar, gız annem

Hop ninnayı ninnayı, gız annem

Gel oynayı oynayı, gız annem

 

Alayı aldık düze, gız annem

Görüşelim yüz yüze, gız annem

Arada sevda varmış, gız annem

Sözü verdik biz bize, gız annem

 

Hop ninnayı ninnayı, gız annem

Gel oynayı oynayı, gız annem

 

Halay çeken gençleri seyreden kadın ve kızların arasında yerimi almıştım.

Oynadıkça gülüyor, güldükçe türkü söylüyordu.

Ben de onu seyrediyordum.

O gün ilk kez, “Galiba bu adamla mutlu olacağım,” diye geçirdim içimden.

Zamanla evliliğe alıştım. Artık bu aileye, Karaman’a aittim. Hayatım da geleceğim de Karaman’la birlikteydi.

Alıştım dedim ya; tanıdıkça sevmeye de başladım. İyi bir insandı; neşeli mi neşeli, dilinde türküsü, yüzünde gülümsemesi eksik olmayan, hayatla barışık, sıcak bir adamdı. Hele ilk hamileliğimi öğrendiği günkü sevincini hiç unutamam.

Bağbozumu zamanıydı; babama yardım ediyordu. Pekmez kaynatacaklardı. Eve biraz geç geldi. Haberi o gün öğrenecekti.

— Döndü gı, geciktik biraz. Vallaha öyle de acıktım ki…

— Aş hazır Karaman. Ama önce sana bir şey diyeceğim…

— Ne diyeceksin? Valla merah ettim şimdi, haydi di!

— Dur hele, bir nefesimi toplayayım.

— Baba oluyorsun Karaman, baba! deyiverdim birden.

Bir sessizlik oldu. Önce anlamadı sanki, sonra kendine geldi.

— Baba mı? dedi.

Koskoca adam, sevincinden çocuk gibi hüngür hüngür ağlamaya başladı.

— Döndü gı, çok mutluyum. N’olur beni gınama gı, baba olacağım. Ben sevinmeyim de kim sevinsin?

Açlığını unutup soluğu köy gençlerinin toplandığı harmanda aldı. Sevincini saklamadan gençleri toplayıp halaya durdu.

Harmandan “tey tey” sesleri geliyordu…

 

İbrişim örmüyorlar oy oy

Sevmişim vermiyorlar oy oy

Sevmişim vermiyorlar oy oy

 

 

Tanrının zalimleri oy oy

Münasip görmüyorlar dayanamam ben

Münasip görmüyorlar sabredem ben

 

Hamileliğim ilerliyordu. Ablam da hamileydi, benden iki ay öndeydi. Bana her şeyi anlatıyor, âdeta beni doğuma hazırlıyordu.

Çocuktum ben. Hamilelik, annelik benden çok uzak şeylerdi.

Köyde arkadaşlarımla seksek oynarken, ne olduğunu anlamadan evlenmiş, hamile kalmıştım.

On altımda Birol’umu kucağımda buldum.

Köyde arkadaşlarımla seksek oynarken, ne olduğunu anlamadan evlendirilmiş, hamile kalmış ve henüz on altımda Birol’umu kucağumda bulmuştum.

 

5. Seçmeler ve İstek

Almanya’ya işçi alınacağı haberi kısa sürede bütün Türkiye’ye yayıldı.

İnsanlar İş ve İşçi Bulma Kurumlarına akın etti. Başvuru o kadar çoktu ki Almanya’dan gelen alım görevlileri adayları tek tek elemeye başladı. Getirilen sağlık raporu yetmiyor, Almanların kendi doktorları da muayene ediyordu. Bazı meslek dallarında tecrübeli, eğitimli eleman arıyorlardı. Karaman parasını verip kendine hemen bir maden işçiliği sertifikası çıkarttı. Aslında madencilik tecrübesi de vardı; ama o yıllarda sertifika, ustalık belgesi gibi şeyler pek bilinmez, pek aranmazdı.

Otobüs yola çıktı.

İstanbul…

Tophane.

Sabahın ilk ışıkları.

Barakaların önünde yüzlerce insan.

Kiminin elinde bohça, kiminde eski bir bavul…

Kiminin cebinde annesinin diktiği muska…

Kiminin cebinde yalnızca nüfus cüzdanı.

Kimse konuşmuyor.

Herkes birbirinin yüzüne bakıyor.

Çünkü biraz sonra…

Birilerinin kaderi değişecek.

Sıra Cemal Eniştemle gelince onu içeri aldılar. Bütün gözler ayağındaydı. Karşılarında daha önce hiç görmedikleri türden bir aday duruyordu.

— Ne iş yaparsın? Hangi tecrüben var? diye sordular.

Cemal Eniştem diplomasını, muhtarlığını, köy bütçesi ve hesap kitap işlerine yatkınlığını anlattı.

— Bize doğru yürür müsün?

Eniştem bastonunu sıkıca kavradı.

Ağaç bastonuyla heyetin önünde yürümeye başladı.

Bir adım…

Bir adım daha…

Odadaki herkes ayağına bakıyordu.

Doktor not aldı.

Kimse konuşmadı.

Sonunda tek bir kelime geldi:

— Nein.

— Herr Cemal, aslında buradakilerin çoğundan çok daha nitelikli birisiniz; ama bizim işverenler maalesef topal birine iş vermez, diye çevirdi tercüman.

— Nicht wahr, Herr Schmidt?

— Uygun değil, engelli… diye tekrarladı öteki.

— Bitte gehen Sie hinaus. Lütfen dışarı çıkınız…

Tahmin ettiği, hatta neredeyse bildiği bir sonuçtu; fazla dert etmedi.

— Olmadı, kısmet değilmiş, dedi, hafifçe yutkunarak.

— Köye dönerim. Başka Almanya yolcularına yardım ederim. İnşallah Karaman’ı alırlar.

Alım merkezinin önü ana baba günüydü. İş ve İşçi Bulma Kurumlarından gönderilenler muayeneden geçtikten sonra, mesleklerine ve tecrübelerine göre çeşitli fabrikalarda ya da maden ocaklarında çalışmak üzere seçiliyordu. Uygun görülenlere, Almanca yazılmış, üzerinde adları bulunan bir davet mektubu veriliyordu. Bizimkiler ona “İstek” diyordui. Ayrıca çoğunun içeriğini tam anlamadığı şartlarla dolu uzun bir sözleşmeye de imza atıyorlardı. Neyi imzaladıkları umurlarında mıydı? İstek ellerindeydi ya; mutlu ve umutluydular.

Sıra Karaman’a geldi.

Karaman içeri ürkek adımlarla girdi.

Heyettekilerle göz göze geldi.

Doktor ayağa kalkıp yanına geldi.

Gözlerinin içine baktı, elindeki kalemle göz muayenesi yaptı.

Sonra heyete dönüp:

— Schielend. Kein Einladungsschreiben.

Tercüman çevirdi:

— Maalesef davet mektubu alamıyorsunuz. Dışarı çıkabilirsiniz.

Heyetteki öteki yetkililer seslerini çıkarmadı.

Bebekken geçirdiği ateşli bir hastalık yüzünden Karaman’ın gözleri birazcık şaşıydı. Görme bozukluğu olmadığı hâlde ona “Kör Karaman” da derlerdi. Heyet de iyi görüp görmediğine bakmadı; ilk bakışta, ilk göz göze gelişte kararını verdi.

Derdini anlatamayan Karaman, dışarıda kendisi gibi ret yemiş adamlarla sohbete daldı.

— Ya ne dert ediyorsunuz? Memleketimize döner, çalışmaya devam ederiz.

— Haydi biraz keyiflenelim. Bizim oranın bir türküsüyle halay çekelim. Var mısınız?

Halayın başına geçti.

— Üç ileri, üç geri adım atacağız. Benim söylediğim dizeleri aynı nağmeyle siz tekrarlayacaksınız.

 

Leblebi koydum tasa, doldurdum basa basa

Benim yarim çok güzel, birazcık boydan kısa

Hop ninnayı ninnayı

Gel oynayı oynayı…

 

Dışarıda türkü söyleyip halay çekenleri gören Alman heyeti işi bırakıp onları ilgiyle izlemeye başladı.

Öyle bir keyif, öyle bir neşe vardı ki! Hele baştaki adam, türkünün ritmiyle bir bütün olmuş, o güzel diz kırışlarıyla bütün ekibi aynı uyumla çekiyordu. İzleyenler âdeta büyülenmişti.

— Bakın şu baştaki adama. Grubun şefi gibi…

Miele firmasının temsilcisi oturduğu yerde halayın ritmine ayak uydurmaya çalışıyordu.

Sonra heyettekiler birbirine baktı.

Miele temsilcisi:

— Bu adam neşeli biri. Üstelik yaşama hevesi olan, lider biri. Bunu bizim listeye yazalım.

Heyet içeri girdi.

Tercüman seslendi:

— Karaman Bey, lütfen içeri gelin.

Miele temsilcisi:

— Herr Düzbey, wir geben Ihnen die Arbeitseinladung. Und danke für den Gruppentanz.

Tercüman:

— Karaman Bey, İstek mektubunuz tamam. Ayrıca o güzel dansınız için de teşekkür ediyorlar.

Karaman kâğıdı eline aldı, anlamaz gözlerle bakakaldı.

 

6. Karaman Almanya Yolcusu

— Şuraya Karaman Düzbey’in adı yazılsın. Herr Doktor, siz de imzalar mısınız?

İmzalar atıldı, sözleşme ve İstek mektubu hazırlandı. Karaman’a:

— Bielefeld’e gideceksiniz. Oradaki Miele fabrikasında, elektrik süpürgesi bölümünde işe başlayacaksınız, dediler.

Karaman İstek mektubunu eline aldı, önüne arkasına baktı. Şaşkın şaşkın sordu:

— Ne… Ne yapacağım şimdi? Ne demek bu?

— Karaman Bey, bu sizin İstek mektubunuz. Hazırlıklarınızı yapın. Mektubun arkasında çalışacağınız firmanın adı ve adresi yazılı. En kısa zamanda Almanya’ya gitmelisiniz.

Karaman İstanbul’dan memlekete buruk bir sevinçle döndü ve olanları bana anlattı.

— Döndü gı, aslında hiç şansım yoktu. Gözümün şaşılığı yüzünden beni dışarı çıkarmışlardı. Ne olduysa halay çektikten sonra oldu. Adamlar beni geri çağırdı, sonra da bu İstek mektubunu verdiler.

— Döndü gı… İstersen gitmem. Yine çalışır, size bakarım…

Yutkundum. Biraz durup derin bir nefes aldım.

— Yok Karaman, dönmek yok. Çıktın artık bu yola. Sen git. Almanya yolcususun sen… Sonra ben… Sonra biz.

Evin içine bir hüzün çöktü.

7. Bielefeld ve Miele

Uzun bir tren yolculuğundan sonra Bielefeld’e vardı. İşçilere “Heim” denen yurdun —bizimkilerin dilinde “hayım”ın— kapısı arkasından kapanınca Karaman artık gerçekten gurbette olduğunu hissetti.

Kadın işçiler karşı sokaktaki kadınlar hayımına yerleştirildi. Çok geçmeden kadınların kaldığı hayımın çevresinde dolanan Türk erkekleri belirdi. Yeni maceraların, yeni ilişkilerin, başka başka gurbet hikâyelerinin ilk sayfaları böyle açıldı.

İlk gün yeni gelen işçileri mesai çıkışında süpermarkete götürdüler. Herkes eline verilen hoş geldiniz alışveriş çekiyle ilk alışverişini yaptı.

Karaman eline bir paket aldı.

Üzerinde uzun uzun Almanca yazılar vardı.

Paketi çevirdi. Bir daha çevirdi.

Hiçbir şey anlamadı.

Yanındaki arkadaşına uzattı.

— Ula, bu dana mı, domuz mu?

Arkadaşı omuz silkti.

— Vallaha ben de bilmirem.

İkisi de paketi yerine bıraktı.

— Aha, orda yımırta var.

Yumurta reyonuna yöneldiler.

— Ula, yımırta yımırtadır… Ama tümünü almayıng, başgalarına da galsıng.

Dört kişilik odalara yerleşen Karaman ve arkadaşları hayımdan çıkıp çevreyi gezmeye, tanımaya başladı.

Karaman’ın oda arkadaşı dirseğiyle dürttü.

— Gel la Karaman, kadınlar hayımınıng önünde dolaşah. Belki tanışırıh.

Karaman güldü.

— Git ula başımdan! Ben evli barklı adamım. Nideceğim ilin garılarını?

Oda arkadaşları kahkahayı bastı.

Her gün yeni bir şey öğreniyorlardı. Artık mektup yazma zamanı gelmişti; ama önce postaneyi bulmak gerekiyordu. Karaman hayımdan birkaç sokak ötedeki küçük çarşıya birkaç kez gidip geldi. Döndüğü her sokağın köşesine, yerden aldığı küçük bir taşla bir “K” çizdi.

Bu kez biraz daha uzağa yürümüştü. Kaybolmuş gibi, bir yandan çizdiği işaretleri bir yandan postaneyi ararken

bir gencin sesiyle kendine geldi:

Abi, merhaba. Kayboldun galiba?

— He, öyle oldu galiba. Mektup atacağım da postaneye bakınıyordum.

— Gel abi, gel. Ben yardım edeyim. Benim adım Taner. Seni fabrikada gördüm.

Birlikte yürümeye başladılar.

— Biz Türk Danış’tanız, yeni gelenlere yardım ediyoruz. Ben üniversite öğrencisiyim, mühendislik okuyorum. Miele’de staj yapıyorum. Bir ara seninle şehir merkezine gideriz; hem postaneye uğrarız hem alışveriş yerlerini görürsün. Hafta içinde mutlaka görüşelim.

— Sağ olasın yeğenim, dedi Karaman. Biraz rahatlamıştı.

Sonra başka Türk Danış öğrencileriyle de tanıştı.

Ertesi sabah dolabını açtığında katlanmış küçük bir kâğıt dikkatini çekti.

Sevgili işçi kardeşlerimiz,

Biz üniversite öğrencileri olarak size yardımcı olmak istiyoruz. Her akşam iş çıkışında kapıda sizi bekleyeceğiz.

Rehber öğrenciler fabrikada da yanlarındaydı:

— Şimdi Pause, yani mola zamanı. Küçük mola: on dakika, bir sigara içimlik.

— Şimdi Frühstück zamanı: kahve ve yemek molası. Büyük mola, otuz dakika.

Duvarlarda Türkçe-Almanca levhalar asılıydı: “Achtung! Dikkat!”

Tuvaletlerde temizlik uyarıları vardı; birinde, alafranga klozetin üstüne ayakkabıyla çıkılmayacağını anlatan bir karikatür bile.

Karaman, işe başlamasının ikinci haftasında küçük bir iş kazası geçirdi.

— Taner, lütfen buraya gelir misin? dedi bölüm ustabaşı.

— Karaman ayağına bir paket düşürdü. Ambulansla hastaneye götürülecek. Sen de ona yardımcı olacaksın.

Hastaneye vardılar.

Doktor ayağına baktı.

Sonra başını kaldırdı.

— Fabrikada yeni mi başladın? Güvenlik ayakkabın yok muydu?

Karaman, tercümanlık yapan Taner’in yüzüne baktı.

— Güvenlik ayakkabısı ne ola ki? Benim bir çift ayakkabım var, o da ayağımdakiler.

Doktor şaşkınlıkla gözlüğünü çıkardı.

— Fabrika sana vermedi mi?

Karaman başını iki yana salladı.

Doktor hemen çevirmeli telefona uzandı, sekreterini çağırdı:

— Frau Müller, Miele fabrikasına yazın: Herr Düzbey bir hafta raporludur.

— Ayrıca iş güvenliği denetim dairesine bir şikâyet yazısı gönderin: Bu işçi için güvenli çalışma koşulları sağlanmamış.

Karaman istirahate ayrıldı.

— Karaman abi, yarın iş çıkışı sana uğrayayım. İstersen küçük bir şehir turu atalım, ne dersin?

— Olur, vallaha çoh iyi olur. Sağ olasın Taner gardaşım. Sana “Taner gardaşım” diyebilir miyim?

Ertesi gün buluştular.

— Abi, şimdi bu otobüsle şehir merkezine gideceğiz.

Taner bilet almak için şoföre iki mark uzattı:

— İki bilet lütfen.

Şoför gülümseyerek biletleri uzattı:

— Bitte.

Karaman biletini alırken şoföre baktı, onun söylediğini tekrarladı:

— Bitte.

Şoförle Taner gülümsedi.

— Abi, burada “bitte” “buyurun” demek, dedi Taner. Sen ona “danke” diyeceksin, yani “teşekkürler”.

— Bitte, para üstünüz, dedi şoför ve seksen feniği uzattı.

— Abi bak, bu duraktan biner, on bir durak sonra inersen şehir merkezindesin. Altmış fenik verip tek yön bilet alacaksın. “Ein Billett, bitte” demen yeterli. Buradaki “bitte” de “lütfen” anlamında.

— “Bilet bitti, bilet bitti” dersem kolay kolay unutmam, dedi Karaman gülerek.

— Billett bitte… Ein Billett, bitte…

— Haklısın abi, öğrenmek için güzel bir yöntem.

“Ein Billett, bitte” Karaman’ın öğrendiği ilk Almanca sözcükler oldu.

Taner’le şehir merkezine vardılar. Taner’in sırtında eski bir çanta vardı; hep sırtında taşırdı.

— Abi, çantama bakıyorsun.

— Evet, doğrusu biraz şaşırdım. Benim bildiğim, çantayı kadınlar taşır; ondan öyle garip bakıverdim. Kusura bakma Taner gardaşım…

— Sorun değil. Bu çantayı ikinci el mağazasından aldım. Sabah işe giderken yemeğimi, hatta sigaramla çakmağımı bile içine koyuyorum.

— Güzelmiş. Bana da bulalım böyle bir sırt çantası.

— Olur tabii. Seni ikinci el eşya satan bir mağazaya da götüreyim. Orada tertemiz, az kullanılmış ev eşyası, mobilya, hatta giysi bile bulursun.

Taner, Karaman’ın her işine koştu. Dostlukları ben geldikten sonra da sürdü.

Taner ve Türk Danış’ın öteki gönüllüleri ilk zamanlar herkese çok yardımcı oldu. Zamanla Türk Danış da değişti; gönüllü gençlerin yerini paralı elemanlar aldı, iş neredeyse bir sektöre dönüştü. Dil bilmeyen bir sürü işçi vardı; fırsatçılar bunu epey kullandı.

Ama Taner öyle olmadı; Karaman’a ve daha birçok kişiye yıllarca gönüllü yardım etti.

8. Mektup ve Kontrat

Karaman altı ay çalıştıktan sonra biraz para da biriktirmişti. İzine gitmeyi düşünmeye başladı. Bu arada benimle iki kez mektuplaştı.

Benim güzel karım Döndü’m, biricik oğlum Birol’um, öncelikle hâlinizi hatırınızı sorarım. Beni merak etmeyin, çok iyiyim. Tek düşüncem sizsiniz. Her gün işe gidiyorum. Miele fabrikasında elektrikli süpürge yapılan bölümde çalışıyorum.

Dört arkadaş bir odada kalıyoruz. Mutfağı, banyosu ortak, otel gibi bir yer işte. Ben yemek yapmayı bilmediğim için arkadaşlar yemek yapıyor, ben de bulaşıkları yıkıyorum. Size biraz para göndermek istiyorum ama nasıl göndereceğimi daha öğrenemedim. Öğrenir öğrenmez 100 mark göndereceğim.

Kaynatam, dizem nasıllar, iyiler mi? Selam eder, ellerinden öperim.

Herkese selam eder, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim.

Sıhhatle, selametle kalın.

Birol’u sana, seni de Allah’a emanet ediyorum.

Karaman

 

— Taner, sana bir şey soracağım. Bu benim ikinci mektubum. Yardımcı olur musun?

— Tabi ki yardımcı olurum. Postaneye giderken, soracağın şeyler var demiştin, onları da konuşuruz.

— Oh be Taner’im, sağ olasın. Şimdi rahatladım.

— Bak Taner gardaşım, biliyorsun, neredeyse altı aydır buradayım. Evimi, çocuğumu çok özledim. İzine ayrılıp memlekete gidebilir miyim? Ne yapmalıyım?

— Karaman abicim, önce bir oturalım, ne istediğini konuşalım, sonra bir plan yaparız. Kontratının uzatılması için önce Vorarbeiter’le, yani ustabaşıyla ve bölüm şefiyle konuşacaksın; birlikte konuşuruz. Sonra izine ne zaman gidebileceğini sorarız. İzin senin hakkın.

— Hatta abi, maaşından küçük bir miktar kesiliyor; bu para tatil kasası denen bir yerde birikiyor. İzine çıkınca sana ödüyorlar.

— Ula, bu iyiymiş! Hem izine gideceğim hem para alacağım.

— Kafanı karıştırmak istemem ama maaşından iki kesinti daha var: Biri emeklilik sigortasına, öteki işçi sendikasına.

— Valla hiçbir şey anlamadım.

— Şimdilik bu kadarını bil, yeter. Zamanı gelince bunlar çok işine yarayacak. Unutma dediklerimi.

Karaman ustabaşına bir görüşme yapmak istediğini söyledi.

— Herr Düzbey, biz zaten işçilerimizle düzenli olarak teke tek görüşürüz. İyi ki hatırlattınız, danke. Haftaya, öğle yemeği molasından önce görüşelim.

Fabrikada serbestçe dolaşabilen Taner hemen yanlarına geldi.

— Karaman abi, toplantıda neler konuşacağımızı iş çıkışı bir ele alalım.

Paydos zili çaldı. Herkes çıkış kapısına yürüdü. Karaman’ın gözleri Taner’i arıyordu.

Taner omzuna dokundu: — Karaman abi, kusura bakma, beklettim. Hemen kartlarımızı basıp çıkalım.

Karaman her sabah bölümün girişinde, duvarda asılı duran, üzerinde adı yazılı kartı alır, saat makinesine “tık” diye bastırır; akşam da aynı biçimde basıp çıkardı.

Mektubunda da yazmıştı: “Her gün kart basıyoruz, tık tık.”

— Gel Taner, sana şu köşedeki barda bir bira ısmarlayayım. Sonra konuşuruz.

Bara birlikte girip bar taburelerine oturdular.

Karaman barmene dönüp eliyle Beck’s birasını gösterdi:

— Zwei Bier, bitte.

— Abi, ne güzel Almanca söyledin! Bravo sana. Aslında hallede bazen seni izliyorum: Herkese selam veriyorsun, insanların adlarını aklında tutuyorsun. Konuşurken yaptığın el kol hareketlerini, yüz ifadelerini herkes konuşuyor. Böyle devam et abi; bir işyerinde sevilmek iyi bir şey. İnan bana, haftaya kontratını uzatacaklar. Uzatmazlarsa çıkış veriyorlar. Çıkış alınca oturumun için yeniden firma firma iş arayacaksın demektir. Dil bilmeyince kontrat bulmak da çok zor.

— Ha abi, sen ne diyecektin bana?

— Ya Taner gardaşım, geçenlerde Türkiye’den, Döndü’den mektup geldi. Çok sevindiğim bir haber var: Birkaç aya yeniden baba olacakmışım. Mektubu bir de sen okur musun? Çok mutluyum, acayip heyecanlıyım. Diyorum ki, bir yılım dolmadan iki üç haftalık bir izine gidebilir miyim? Durumu anlatsak anlayış gösterirler mi acaba? Bunu anlatabilmem için mutlaka yanımda olmalısın.

Karaman cebinden mektubu çıkardı.

Mektup küçük bir zarfın içine dörde katlanarak konmuştu; katlanan yerleri eskimeye yüz tutmuştu.

— Taner, bu mektubu belki on kere okudum. Al, bir de sen oku.

Taner yüzünde bir gülümsemeyle okumaya başladı:

— Abi, yengenin el yazısı da çok güzelmiş.

Karaman mektubu bacanağının yazdığını söyledi, sonra merakla sordu:

— Doğru mu anlamışım?

— Evet abi, doğru anlamışsın. Tebrikler, gözünüz aydın! Yeniden baba oluyorsun.

Bira şişelerini tokuşturdular.

— Şerefe!

Soğuk arpa suyunu mideye indiren Karaman yüzünü buruşturdu; biranın tadına alışık değildi.

— Karaman abi, çok sevindim. Bu güzel haberi ustalarına da verelim. Doğum olunca onlara bir Frühstück ısmarlarsın. Hatta doğum ve çocuk parası da alırsın.

— Doğum parası, çocuk parası mı? Acayip memleket burası…

Mesai haftası her zamanki gibi akıp gidiyordu ama Karaman’ın içi içine sığmıyordu. Kontratı uzatılacak mıydı? Taner güzel sözler söylemişti ama yine de içinde bir tedirginlik vardı.

Çalışırken hep gülen, kendi kendine türkü söyleyen Karaman’ı iş arkadaşları da sevmişti. Öyle ki:

— Herr Düzbey, gel, bizimle mola ver; sana bir kahve ısmarlayalım, diyorlardı.

O da “danke Frau”, “bitte Frau”, “ach so, Herr” gibi Almanca sözcüklerle, el kol hareketleriyle derdini anlatmaya çalışıyordu.

Sonradan benim de iş arkadaşım olacak Frau Köhner anlatmıştı: Bir gün Karaman ona domuz eti yemediğini şöyle anlatmış.

— Herr Düzbey, yemek molasında bizimle oturup yemek yer misin?

Karaman, getirdikleri yemekten yemesini istediklerini sanmış, telaşla ellerini sallamış:

— Nein, nein… Kein Essen…

Sonra iki parmağıyla domuz burnu yapmış:

— Hort hort…

— Du, du bist… diyerek eliyle haç çıkarmış.

— Du essen… Aber ich nicht essen…

Sonra kendini göstermiş:

— Ben Karaman. Elhamdülillah, Müslüman.

Frau Köhner birkaç saniye bakakalmış, sonra kahkahayı basmış.

Ertesi gün bütün fabrika bu hikâyeyi anlatıyordu.

Karaman bir anda fabrikanın en sevilen işçisi oluvermişti.

Ne kadar şakacı, sevimli davransa da Karaman’ın aklı fikri yapılacak toplantıdaydı.

— Günaydın Taner, toplantıyı nerede yapacağız, biliyor musun?

— Herr Günter’e sorup geleyim. Abi, sen işine başla, ben sana dönerim.

Taner ofislerin bulunduğu bölüme gitti; toplantının saatini ve yerini öğrendikten sonra ustabaşı Herr Günter’le birlikte geri döndü.

— Herr Düzbey, personel şefimiz Herr Schmidt bugün hasta, işe gelemedi.

Karaman’ın bakışlarına bir umutsuzluk, bir endişe çöktü. Ne diyeceğini bilemeyip Türkçe söylendi:

— Aboov, tüh! Ben n’öreceğim şimdi?

— Abi, sakin ol. Dur hele bir dinleyelim; Herr Günter sözünü daha bitirmedi.

Karaman’ın gerildiğini anlayan Herr Günter, Taner’in çevirisini beklemeden:

— Tamam Herr Düzbey, sakin olun. Şimdi işimize dönelim. Toplantı için saat üçte bana geliyorsunuz.

Karaman süpürge hortumlarının ambalajlandığı makinenin başına döndü.

Çalışmaya başladı.

Ama artık hiçbir sese kulak veremiyordu.

Aklı saat üçteydi.

 

9. Toplantı

Zaman bir türlü ilerlemiyordu. Hallenin duvarındaki saat, sanki Karaman’ın kalp atışlarını taklit edercesine tık tık işliyordu.

Karaman işi yavaşlatmış, gözleri sık sık duvardaki saate kaymaya başlamıştı. Yanından geçen Taner’e:

— Gidelim mi artık? diye sordu.

Taner saatine baktı.

— Daha on beş dakika var abi. Hem sen böyle heyecan yaparsan içeride ne söyleyeceğini unutursun.

— Ula oğlum, ne söyleyeceğimi zaten biliyorum. Kontrat uzayacak mı, uzamayacak mı, onu bilmek istiyorum.

Taner güldü.

— Onu da birazdan öğreneceğiz.

Karaman elindeki iş eldivenlerini çıkardı. Avuçlarının içi terlemişti. Pantolonunun cebinden mendilini çıkarıp alnını sildi.

— Taner…

— Efendim abi?

— Sence uzatırlar mı?

— Bence uzatırlar.

— Nereden biliyorsun?

— Çünkü seni seviyorlar. İşini de düzgün yapıyorsun. Hem daha önce söyledim ya, sen burada kendini sevdirdin. Herkes senden memnun.

Karaman başını salladı.

— Ben de öyle düşünüyorum ama insanın içine bir kurt düşüyor işte.

Birlikte ofislerin bulunduğu bölüme doğru yürümeye başladılar. Karaman her adımda biraz daha sessizleşiyordu. Koridorun sonunda üzerinde “Büro” yazan kapının önüne geldiklerinde Taner durdu.

— Abi, önce ben gireyim. Sen arkamdan gel.

— Niye?

— Ne niyesi? Almanca konuşulacak. Önce bir anlayalım ne diyorlar.

— Tamam gardaşım.

Taner kapıyı çaldı.

İçeriden bir ses geldi:

— Herein!

Taner kapıyı açtı.

İçeride Herr Günter masanın arkasında oturuyordu. Yanında da personel bölümünden orta yaşlı bir kadın vardı. Masanın üzerinde birkaç dosya, bir hesap makinesi ve Karaman’ın personel dosyası duruyordu.

Karaman’ın gözleri dosyaya takıldı; sanki kapağında kendi geleceği yazıyormuş gibi bakıyordu.

Herr Günter ayağa kalktı.

— Herr Düzbey, kommen Sie. Setzen Sie sich.

Taner öne çıktı.

— Abi, otur diyor.

— Danke, dedi Karaman; sandalyeye ilişti. Taner de yanına oturdu.

Herr Günter dosyayı açtı.

— Sie arbeiten jetzt seit sechs Monaten bei uns.

Taner Karaman’a döndü.

— Altı aydır burada çalıştığını söylüyor.

Karaman hemen cevap verdi:

— Evet, altı ay oldu.

Herr Günter başını salladı.

— Wir sind mit Ihrer Arbeit zufrieden.

Taner’in yüzünde küçük bir gülümseme belirdi. Karaman ona baktı.

— Ne diyor?

— İşinden memnun olduklarını söylüyor.

Karaman’ın yüzü bir anda aydınlandı.

— Öyle mi?

— Evet abi.

— Allah razı olsun, dedi; elleri dizlerinin üstündeydi.

Herr Günter konuşmaya devam etti.

— Sie sind zuverlässig. Sie kommen jeden Tag pünktlich zur Arbeit.

Taner çevirdi:

— Her gün işe zamanında geldiğini, düzenli ve güvenilir bir işçi olduğunu söylüyor.

Karaman başını öne eğdi.

— Ben işimi yaparım gardaşım.

Herr Günter dosyadan bir kâğıt çıkardı.

— Deshalb möchten wir Ihren Arbeitsvertrag verlängern.

Taner bir an durdu. Karaman’ın yüzüne baktı. Sonra gülümsedi.

— Abi…

Karaman heyecanla sordu:

— Ne oldu?

— Kontratını uzatmak istiyorlar.

Karaman birkaç saniye hiçbir şey söylemedi; duyduğu cümleyi kafasında evirip çeviriyordu sanki.

— Uzatacaklar mı?

— Evet abi.

Karaman derin bir nefes aldı.

— Oh be…

Ellerini yüzüne götürdü.

— Allah’ım, sana şükür.

Herr Günter ne olduğunu tam anlayamasa da Karaman’ın sevincini görmüş, o da gülümsemeye başlamıştı.

Karaman ayağa kalkacak gibi oldu, sonra kendini toparlayıp yeniden sandalyeye oturdu.

— Abi, daha bitmedi, dedi Taner.

Karaman’ın yüzündeki sevinç bir anda meraka dönüştü.

— Daha ne var?

Taner, Herr Günter’in önündeki kâğıda baktı.

— Kontratın uzatılmasıyla ilgili birkaç işlem var. Personel şefi gelince belgeleri imzalayacaksın.

— Tamam, dedi Karaman.

Bir an durdu; sonra asıl söylemek istediği şeyi hatırladı.

— Taner…

— Efendim abi?

Karaman başıyla Herr Günter’i işaret etti.

— Şimdi izini soracak mıyız?

— Soracağız, dedi Taner.

Karaman yeniden gerildi. Taner Herr Günter’e döndü.

— Herr Günter, Herr Düzbey hat noch eine Frage.

— Ja, bitte, dedi Herr Günter.

Taner birkaç cümleyle durumu anlattı: Karaman altı aydır Almanya’daydı; Türkiye’de karısı ve bir çocuğu vardı; karısı yeniden hamileydi ve Karaman doğumdan önce ailesini görmek istiyordu.

Karaman konuşulan Almancayı anlamıyordu ama işlerin iyi gidip gitmediğini Taner’in yüzünden çıkarmaya çalışıyordu.

Bir süre sonra Herr Günter Karaman’a döndü.

— Herzlichen Glückwunsch.

Karaman şaşkınlıkla Taner’e baktı.

— Ne dedi?

— Tebrik ediyor abi.

Karaman’ın yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.

— Sağ olsun. Sağ olsun.

— Urlaub ist möglich, dedi Herr Günter.

Taner hemen Karaman’a döndü.

— İzin mümkün diyor.

Karaman’ın gözleri büyüdü.

— Mümkün mü?

— Evet.

Karaman ellerini birbirine sürttü.

— Ula, ne zamandır bunu bekliyorum, biliyor musun?

Taner gülümsedi.

— Ama ne zaman gideceğini konuşmamız lazım.

Herr Günter takvimi önüne çekti. Bir süre sayfalara baktı. Sonra:

— Zwei Wochen?

Taner Karaman’a döndü.

— İki hafta izin diyor.

Karaman hemen başını iki yana salladı.

— İki hafta az.

Taner şaşırdı.

— Ne?

— İki hafta mı?

Türkiye’ye gidip geleceğim. En az iki günüm yolda geçer.

Memlekette fazla zaman kalmaz.

Taner güldü:

— Abi, daha fazla istiyorsan kendin söyle.

Karaman derin bir nefes aldı.

Sonra bütün cesaretini toplayıp Herr Günter’e döndü.

— Herr Günter…

Taner gülmeye başladı.

Karaman elini göğsüne koydu.

— Familie… Baby…

Sonra iki elini karnının önünde birleştirip bebek sallıyormuş gibi yaptı.

— Baby kommt.

Herr Günter birkaç saniye Karaman’a baktı.

Taner kahkahayı zor tuttu.

Karaman devam etti:

— Meine Frau… Türkei… Ich reisen…

Sonra ellerini iki yana açtı.

— Drei Woche?

Herr Günter’in yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.

Karaman başını salladı.

— Ja… Drei Woche.

Herr Günter yeniden takvime baktı; birkaç uzun saniye konuşmadı.

Karaman’ın yüzündeki gülümseme yavaş yavaş kayboldu. Taner de sessizleşti. Karaman’ın aklına bir anda kötü ihtimaller gelmeye başladı.

“Acaba fazla mı istedim?”

Herr Günter sonunda başını kaldırdı.

— Drei Wochen können wir machen.

Taner’in yüzü aydınlandı.

— Abi, üç hafta tamam diyor.

Karaman önce anlamadı.

— Tamam mı?

— Tamam.

Karaman sandalyesinde doğruldu.

— Üç hafta mı?

— Evet abi.

Karaman ellerini açtı.

— Ula Taner…

Sonra gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.

— Döndü’yü göreceğim.

Bu kez sesi çok daha alçaktı.

— Birol’u göreceğim.

Bir an sustu.

— Bir de doğmamış çocuğumu…

Taner Karaman’ın yüzüne baktı. Karaman’ın gözleri dolmuştu. Herr Günter konuşmaya devam etti.

— Aber pünktlich zurückkommen.

— Ama izin bitince zamanında dönmen gerekiyor, dedi Taner.

Karaman hemen başını salladı.

— Gelirim.

Karaman ayağa kalktı, Herr Günter’e doğru birkaç adım atıp elini uzattı.

— Danke, Herr Günter.

Herr Günter elini sıktı.

— Bitte, Herr Düzbey.

Karaman kapıya yöneldi; tam çıkacakken geri döndü.

— Taner…

— Efendim abi?

— Bir şey daha soracağım.

— Sor.

— Ne zaman gidebilirim? Bir de tatil parası demiştin ya, onu da alabilir miyim?

— Tamam abi, soruyorum.

— Herr Günter, Herr Düzbey bir şey daha sormak istiyor…

— Doğumdan sonra gitmeniz en iyisi; hem çocuğunuzu da görürsünüz. Kendinize uygun bir plan yapıp bize bildirin. Yalnız hemen haftaya olmasın; yerinize geçici olarak birini kaydırmamız gerekiyor. Tatil paranız da izinle birlikte ödenir.

Karaman’ın yüzünde yeniden çocukça bir gülümseme belirdi.

— Ula Taner, ben Almanya’yı seviyorum. Hakkaten iyi memleketmiş be!

Taner kahkahayı bastı.

Herr Günter ne söylendiğini anlamasa da onların gülüşüne katıldı.

Karaman kapıdan çıkarken bir kez daha arkasına baktı. Az önce içeri girerken omuzlarında taşıdığı ağırlığın büyük bir kısmı sanki kapının içinde kalmıştı.

Koridora çıktığında derin bir nefes aldı.

— Oh be…

— Ne oldu abi? dedi Taner.

Karaman yürürken ellerini iki yana açtı:

— Kontrat uzatıldı ya, çok şükür, rahatladım.

Koridorda yürürken çok sevdiği Şarkışla türküsünü mırıldanıyordu:

 

Hacali obasını engin mi sandın

Ayağında potini zengin mi sandın

Her olur olmazı yavrum dengin mi sandın

Ay da geçti, göremedim yar seni

Yıl da geçti, göremedim Döndü seni

 

— Abi, âlem adamsın! Keyfine diyecek yok. Hayırlı olsun. Haydi, konuşuruz; çüüs!

— Çüş ne Taner?

— Abi, “çüş” değil, “çüüs” diyeceksin; hoşça kal demek. Almancası “Tschüss”.

— Çüüs Taner, çüüs!

Ertesi gün Karaman arkadaşlarına ekmek, tereyağı ve reçel ısmarladı.

Frau Köhner merakla sordu:

— Warum gibst du diese Brötchen aus, Herr Düzbey? Bu ekmekleri ne için ısmarlıyorsun?

Karaman kendince anlattı:

— Ich… Frau… diyerek elini karnına götürdü. Baby… Und ich Kontrat haben, Herr Günter danke… Und ich… Türkei… diyerek eliyle uzakları gösterdi.

Frau Köhner, Karaman’ın neden ikram ettiğini anlamıştı. Arkadaşlarına açıkladıktan sonra kadın işçiler sırayla Karaman’a sarılıp onu kutladı.

Frau Köhner çok yardımsever bir iş arkadaşımızdı. Almanca öğrenmemde, bazı haklarımı almamda tıpkı Taner gibi bana da yardım etmişti.

Bazı hafta sonları onu yemeğe çağırırdık. Yıllar sonra eltim olacaktı…

Taner’in yardımıyla izin tarihi belirlendi, planlar yapıldı.

 

10. İzin ve Cemre

Türk Hava Yolları’nın Hannover’deki kontuarında bir kargaşa vardı.

Karaman’ın biletinde yalnızca 30 kilo bagaj hakkı vardı; iki bavulu birlikte 50 kiloyu bulunca görevli uyardı:

— Beyefendi, bagajınız fazla. Tam yirmi kilo fazlanız var.

— Nasıl yani? Bagaj da mı kiloyla? Hayret doğrusu!

Karaman ilk kez uçak bileti almıştı. Merakla sordu:

— Ne yapacağız şimdi?

— Bakın, ileride Türk Hava Yollarının ofisi var. Oraya gidin, fazla yükünüz için ödeme yapın, makbuzu getirin. Bavulları o zaman alır, biniş kartınızı veririm.

Karaman denileni yaptı. Biniş kartını alıp nerede bekleyeceğini öğrendikten sonra öteki yolcuların bulunduğu bekleme salonuna geçti.

İstanbul’daki havalimanı da kocamandı. Valizlerini aldıktan sonra sora sora Topkapı Otogarı’na gidip Kayseri’ye bilet aldı.

Mektubunda izne geleceğini yazmış ama tarih vermemişti. Heyecanla onu bekliyorduk.

Doğum yapmış, kızımızı kucağımıza almıştık. Doğumumda köyün tecrübeli ebesi, dayımın karısı Gülü Bacı ile ablam yanımdaydı.

Gülü Bacı:

— Gız Döndü, maşallah, ne güzel bebek doğurdun eyle! Allah analı babalı böyütsüng, emi. Al gızım, al bebeğini kucağına…

Ablalarım, anam, babam, bütün akrabalar ve olmazsa olmazımız Fadik Ebe bizim eve dolmuştu. Sağlıklı bir doğum yapmam en çok babamı sevindirmişti. Fadik Ebe bizimle kalıyordu; Karaman’ı o büyütmüştü, evlendikten sonra da bizimle yaşamayı sürdürmüştü.

Bana kıyamazdı babam.

“Sarı Çiçeğim” diye severdi beni. Önceleri evlenmemi istememişti.

“Kızım, sen daha çok küçüksün, seni vermek istemiyorum,” demişti dünürler geldiği gün.

Babamı Muhtar Cemal Eniştem ikna etmişti. Babam eniştemi hiç kırmaz, ona ayrı bir saygı duyardı.

Karaman da bu hayırlı iş için Cemal Eniştemden destek istemiş, onu ikna etmişti.

Cemal Eniştem bu yüzden çoğu zaman Karaman’a takılırdı:

— Lan oğlum, sayemde Uzun Memed’in Sarı Çiçeği’ni sana verdiler. Ben hayır desem vermeyeceklerdi gızı. Bana dua etmelisin bacanak!

Doğumdan bir ay sonra Karaman izne geldi. Evde büyük bir sevinç vardı. Birol’a metal raylar, tren, kepçe, kamyon gibi möhkem oyuncaklar getirmişti.

— Anne, kim bu amca? Korktum! demişti Birol ilk karşılaşmalarında.

Sonra şeker, çikolata, oyuncak derken baba oğul çabucak kaynaştı. Karaman, gelen gidenden arta kalan zamanda çocuklarla ilgilenmeye çalıştı.

İki bavul dolusu hediyeyle gelmişti. Bavullar neredeyse bütün konu komşuya, hoş geldine gelecek herkese verilecek küçük hediyelerle doluydu.

— Döndü, şu mintanla kravatı Cemal Enişteme getirdim. Bir de ona iki paket Alaman cigarasıyla bir İbola çakmak hediye edeceğim.

— İyi edersin Karaman. Biliyorsun, eniştemin bizde emeği çok…

Herkes gittikten sonra bebeği ilk kez kucağına aldı, merakla yüzüne baktı.

— Döndü gı, çok güzel bir bebek, dedi; kundakta melek gibi uyuyan gızımıza usulca öpücükler kondurdu.

— Döndü gı, kızımızın adı neydi?

— Daha adını koymadık Karaman. Seni bekledik.

— Ne olsun?

Biraz düşündü.

— Anamın adını desem… hiç analık etmedi ki.

Gülümsedim.

— Ebemin adını desem, ona da “Sidikli Fadik” diyorlar. Olmaz.

Biraz daha düşündü.

— En doğrusu senin ananın adı olsun.

Yüzüme baktı.

— Cemre Teyzem… dizem. Hem kaynanam hem dizem olur. Dize demek ana yarısı demek.

Bebeğe yeniden baktı.

— Cemre olsun. Ne dersin?

Gözlerim doldu; çok sevinmiştim.

— Sağ ol Karaman.

Sonra aklıma çocuklar geldi:

— Eniştemin yanına git, çocukların nüfus kayıtlarını yaptır, nüfus cüzdanlarını çıkartıver. Belki yarın bizi de oraya götürürsün.

Bu söz ağzımdan çıkarken bile içimde garip bir heyecan vardı.

Belki de…

Belki de artık çocuklarımızla birlikte yeni bir hayata başlayacaktık.

Ama sayılı gün çabuk geçer.

Karaman’ın dönüş günü yaklaşmıştı.

Evimizin bütün eksiğini gediğini tamamlamıştı. Köydeki evimize küçük bir ahır ekletmiş, bir de inek almıştı. Borçlar ödenmiş, elimizde biraz da para kalmıştı.

Her şeyi düşünmüştü.

Ama beni düşünmek başka bir şeydi.

Ben ise pek mutlu değildim.

Bir akşam o da dayanamadı:

— Döndü gı, niye öyle üzgünsün?

Karaman’ın yüzüne baktım.

— Niye mi?

— Evet, niye?

— Karaman, farkında mısın? İki çocukla ben burada yalnız kalacağım. Senden uzak…

Karaman sustu.

— Ne yapayım yani? Sen gidiyorsun diye sevineyim mi? dedim.

Bu kez o da sustu.

İkimiz de söyleyecek başka bir şey bulamadık.

Eskiden en fazla bir ay ayrı kalırdık.

Bu kez ayrılığımız bir yıla yakın sürmüştü.

Şimdi yeniden gidiyordu.

Kim bilir bu seferki ayrılık ne kadar sürecekti…

 

11. Karaman’ın Dönüşü

Karaman Almanya’ya döndü. Dönmesine döndü ama aklı memlekette, bende, Birol’da, Cemre’de kalmıştı.

Herkese şaka yapan, gülen, Almanca öğrenen, türkü söyleyen o adam neredeyse kaybolmuştu.

Bunu ilk fark eden Frau Köhner oldu.

— Herr Düzbey, willkommen zurück!

— Danke, Frau Köhner.

Karaman arkasını getirmedi, işine döndü.

Kadın bir şeylerin değiştiğini hissetti. Eskiden Karaman hemen şakalaşırdı; şimdi ise işinin başına geçen neşesiz bir adamdı yalnızca.

Bir gün Taner dayanamadı:

— Abi, senin neyin var?

— Bir şeyim yok, dedi Karaman.

— Var abi, var. Sen eski Karaman değilsin.

Karaman önce geçiştirdi, kendini işine vermeye çalıştı.

İzinden döneli epey zaman olmuştu. Aylar sonra benden mektup geldi.

Mektupta şöyle yazıyordu:

 

Karaman, öncelikle hatırını sorarız. Biz iyiyiz. Birol hep seni soruyor. Oyuncaklarıyla oynarken çocuklara şöyle diyor:

“Babam getirdi bunları, uşaklar. Benim babam Alamanda çalışıyor. Büyüyünce bana araba alacakmış.” “Araba ne ki ula?” diye soran çocuklara da “Ula, hani otomobil dedikleri var ya, ondan, gerçeğinden,” diye anlatıyor.

Cemre de büyüdükçe güzelleşiyor. Sana benziyor gızın. Maşallah, çok güzel gözleri var; bir bakan bir daha bakıyor.

Göz değecek diye korkuyorum. Babam iğde ağacından göz boncuğu yaptı kızımıza.

Karaman, hani geçen sefer demiştim ya: “Çocukları nüfusa kaydettir, belki bizi oraya götürürsün.” Hiç düşündün mü?

Böyle zor oluyor Karaman’ım…

Senden haber bekliyorum.

Karın Döndü

 

Mektubu defalarca okuyan Karaman bir türlü uyuyamadı. O gün bir iki saatlik uykuyla iş başı yaptı.

“Guten Morgen” diyen herkese kısaca “Günaydın” diye karşılık verdi.

Frau Köhner, Taner, hatta Vorarbeiter Herr Günter bile Karaman’daki değişikliğin farkındaydı.

Frau Köhner, Karaman’ın bu durgunluğunu Taner’e sordu:

— Taner, Herr Düzbey izinden sonra çok durgun. Hâlbuki neşe kaynağıydı. Olmayan Almancasıyla bizimle konuşur, bize türkü söylerdi. Şimdi kuru bir selam veriyor, o kadar. Önce bir sen konuş; sonra Herr Günter’le bir görüşme ayarlarız.

Taner de durumun farkındaydı. Önce dinledi, sonra:

— Haklısınız Frau Köhner. Önce ben bir konuşayım. Akşam iş çıkışı onu hayımın yakınındaki, hep gittiğimiz Kneipe’ye çağırırım; bira ısmarlar, konuşuruz. İsterseniz siz de gelin.

Taner mesainin son saatinde Karaman’ın çalıştığı halleye geldi.

— Abi, selam. Nasılsın?

— Taner… dedi Karaman, bir sessizlikten sonra. İyiyim, sen nasılsın?

— Abi, akşam geçen gittiğimiz barda buluşalım. Nasıl olsa yarın hafta sonu, iş yok. İki kadeh atarız, sohbet ederiz. Bekliyorum.

Karaman biraz isteksiz de olsa hazırlandı. İş çıkışı bütün işçiler iyi giyinmeye özen gösterirdi. Karaman da yeni ceketini giydi, Almanların Kneipe dediği barın yolunu tuttu.

Barın kapısını çiçeklerle süslemişlerdi. Karaman merakla nedenini sordu.

— Barın yirminci yıl kutlaması varmış, diye açıkladı Taner.

İçeri girdiklerinde Frau Köhner de bir masada oturmuş, onları bekliyordu.

— Herr Düzbey! diyerek Karaman’ın boynuna sarıldı.

Birer bira içtiler, sonra ikincisini… En sonunda da sert birer şnaps.

Karaman’ın keyfi az da olsa yerine gelmişti. Masada ona değer veren dostları vardı.

— Bu sefer içkiler benden. Prost, meine Freunde! Dostlarım, sizi seviyorum. Haydi şerefe!

Karaman bir an dalıp gitti. Elini cebine atıp mektubu çıkardı:

— Taner, şu mektubu okur musun?

Taner mektubu okuduktan sonra Frau Köhner anlasın diye kısaca açıkladı:

— Frau Köhner, bakın, Karaman’ın bir sorunu var demiştim.

— Aa, bunda ne var! Getirirsin karını, çocuklarını yanına. Kadın da haklı; ne yapsın orada küçücük çocuklarla yapayalnız? Sana her bakımdan yardımcı oluruz. Nicht wahr, Taner?

— Tabii ki yardımcı oluruz. Ah be abi, anlatsana bana bunları! Atalarımız ne demiş: “Derdini söylemeyen derman bulamaz.” Bu çok güzel bir söz; Almancasını söyleyeyim de Frau Köhner de bilsin:

— Wem nicht zu raten ist, dem ist nicht zu helfen.

— Ach so! Evet evet, doğru söylüyorsun Taner. Haftaya bu konuyu ele alıyoruz, Herr Düzbey.

Karaman’ın keyfi yerine gelmişti. O gece ilk kez sarhoş oldu.

 

12. Herr Günter ile İkinci Toplantı

Hafta içinde Frau Köhner, Vorarbeiter Herr Günter’le konuştu.

Herr Günter de Taner’i ofisine çağırdı:

— Herr Düzbey’le bir görüşme yapacağız, sen de gel. Yarın saat üç buçukta. Ona da haber verirsin.

Karaman görüşme haberini alınca hem şaşırdı hem endişelendi:

— Niye görüşme yapacağız ki Taner? Korkutma beni…

— Yok abi, korkacak bir şey yok. Yarın gelirken mektubu getirmeyi unutma. İnan bana, her şey çok güzel olacak!

Karaman geceyi uyuyup uyumadığını bilmeden geçirdi; uykusuzluktan gözleri şişmişti. Ne zaman heyecanlı bir şey olsa uykusunu alamazdı.

Tam saatinde kapıda buluştular. Bu kez Herr Günter kapıyı kendisi açıp onları içeri buyur etti.

— Herr Düzbey, hemen konuya girelim. Son zamanlarda biraz üzgün olduğunuzu görüyoruz. Biz burada çalışırken bir aile gibi birbirimize yardım etmeliyiz. Bir derdiniz, bir sorununuz var mı? Onu konuşmak istiyorum

— Ne derdim olsun ki? İşimi seviyorum.

— Evet, onu biliyoruz. Ama neşeniz kayboldu. Biz sizi güler yüzlü, konuşkan, kendince şakalar yapan biri olarak tanıdık. Tanıdığımız Herr Düzbey’i özlüyoruz. Bir sorun varsa yardımcı olalım.

Karaman Taner’le göz göze geldi. Taner’in işaretiyle cebinden mektubu çıkardı; mektubun arasında yeni çekilmiş bir aile fotoğrafı da vardı. Zarfı Herr Günter’e uzattı.

Herr Günter mektubu açarken fotoğraf masaya düştü.

— Ihre Familie?

— Ja… meine Frau… meine Kinder… dedi Karaman.

Herr Günter mektuba okuyormuş gibi bakıp Taner’e döndü:

— Türkçe biliyormuşum gibi bakıp duruyorum. Bunu çevirir misiniz?

Taner mektubu satır satır okuyup anlattı. Herr Günter de duygulanmıştı.

— Herr Düzbey, karınız akıllı ve ne istediğini bilen biri. Ne istediğini çok güzel anlatmış.

— Evet, öyledir Döndü. Meine Frau heißt Döndü, dedi Karaman.

Herr Günter Taner’e döndü; sorun anlaşılmıştı:

— Nasıl yardımcı olabiliriz? Sizin tecrübeniz var; ne dersiniz, Herr Yoldaş?

Taner’in aklında bir ışık yanmış olmalı; bu işleri biliyordu. Hemen konuya girdi:

— Herr Günter, Frau Düzbey’in buraya gelmesi sorunu çözer. Bunun için firmanın bir İstek, yani davet mektubu yazması gerekiyor. Döndü Hanım burada işe başlarsa her şey kolayca çözülür. Siz de bilirsiniz, aile mutluluğun temelidir; doğru olan, ailenin bir arada olmasıdır.

Sonra Karaman’a döndü:

— Abi, senin “İstek” dediğin mektubun asıl adı davet mektubu; bir firmanın işçi almak için verdiği mektup. Şimdi biz Miele’den Döndü Hanım için böyle bir mektup istiyoruz. Onun buraya gelmesini sen de istiyorsun, değil mi?

— Tabi ki isterim, hem de çok istiyorum.

Herr Günter biraz geriye yaslanıp bir süre sessizce onlara baktı. Sonra:

— Wir werden sehen, was wir tun können. Bana bir hafta müsaade edin.

— Danke, Herr Yoldaş. Siz gerçekten dost bir insansınız.

— Taner, sence yapacaklar mı?

— Abi, “bakacağız” dediler.

— “Bakacağız” ne demek?

— Daha belli değil demek.

— Ula, bir hafta daha bekleyeceğiz yani, dedi Karaman.

 

13. Döndü’nün İstek Mektubu

Bir hafta sonra Karaman sabah işe geldiğinde Herr Günter onu uzaktan gördü. Karaman da haber beklediği için gözünü ondan ayırmıyordu. Göz göze gelip selamlaştılar. Herr Günter eliyle işaret etti:

— Herr Düzbey, kommen Sie.

Karaman’ın kalbi hızlandı. Yanına gelen Taner’e döndü:

— Ula Taner, çağırıyor. Acaba ne oldu?

— Hadi abi, gidiyoruz.

Ofiste Herr Günter masanın çekmecesinden bir zarf çıkardı, bir süre elinde tuttu, sonra:

— Herr Düzbey, wir haben über Ihre Frau gesprochen.

Taner çevirdi. Karaman nefesini tuttu.

Herr Günter zarfı masanın üzerinden ona doğru itti:

— Das ist für Ihre Frau.

— Döndü’ye mi?

— Evet abi, Döndü Hanım için, dedi Taner.

— Yani bu mektup Döndü’nün İstek mektubu mu? dedi Karaman.

Mektubu sımsıkı tutarken, neşeli olduğu günlerdeki gibi bir türkü tutturdu:

Evlerinin önü handır, Döndü’m

Yanar yüreğim külhandır

Görmeyeli çok zamandır, Döndü’m

Ya ben de o güzele yalvarayım mı

Gelmezse karaları bağlayayım mı

Hayde de hopla da gel

Valizini topla da gel

Teyyareye atla da gel, Döndü’m

 

14. Döndü Hazırlanıyor

Mektup iadeli taahhütlü geldiği için postacı onu köy muhtarı Cemal Enişteme vermişti.

Ablamın oğlu Kemal eve gelip:

— Hala, babam seni çağırıyor; bize gidecekmişsin. Ben burada kalır, çocuklara göz kulak olurum.

— Hayırdır Kemal, ne oldu ki?

— Bilmem hala, mektup mu ne gelmiş.

Mektup deyince heyecanlandım. Eşarbımı başıma takar takmaz eniştemlerin yolunu tuttum.

— Gel baldız, gel. Sana bir mektup geldi. Özel bir mektup olsa gerek; postacı iadeli taahhütlü getirdi. Sen olmadan açmadım.

Heyecanım daha da arttı; ellerim titriyordu.

— Enişte, bizim gizlimiz saklımız yok ki. Zaten bütün mektuplarımı sen yazıyorsun. Açabilirsin.

Zarf bantlanmıştı, bir türlü yırtılmıyordu. Eniştem, benden iki ay önce doğum yapıp oğlunu emziren ablama seslendi:

— Gız, bir bıçak getir bana!

Ablam koşup bıçağı getirdi. Eniştem zarfın bir ucunu bıçakla düzgünce açtı. İçinden üç kâğıt çıktı; ikisi mühürlüydü. Onlara hızla göz gezdirdikten sonra el yazısıyla yazılmış olanı alıp okumaya başladı:

Kıymetli karım, güzel haberlerim var. Sana İstek mektubu çıkarttık. Artık sen de yanıma geleceksin. İstek mektubu hem Türkçe hem Almanca yazılmış; bunları yanında getir.

Bacanağıma selam söyle; aileyi toplasın, senin pasaport işlerini halletsin. Çocuklara bir süre Fadik Ebem baksın; bakamazsa baldızım bakarsa sevinirim.

Üç ay sonra fabrikada yeni bir atölye açılacakmış; sen orada işe başlayacaksın.

Evdeki ineği satıp yol masraflarını karşılarsın.

Beni haberdar et.

Hepinizi hasretle kucaklıyorum.

Kaynatama, dizeme selam eder, ellerinden öperim.

 

Nefesim tutuldu, yutkundum. Enişteme buğulu gözlerle baktım.

— Baldızım, gözün aydın! Bak, istediğin oluyor, dedi Cemal Eniştem.

Ona bakarken kafamda bir sürü soru vardı. Mektubu elime aldım; açtım, katladım, zarfın yüzüne baktım…

— Enişte… Çocukları ne yapacağız?

— Fadik Ebe var ya. Çocuklar onun yanında kalır. Zaten birlikte yaşıyorsunuz.

— Olmaz Enişte, o yaşlı bir kadın, bakamaz ki. Hem Cemre daha çok küçük… dedim utanarak. Ben hâlâ emziriyorum onu.

Kâğıtları sessizce zarfa koydum ve kafamda onlarca soruyla eve doğru yola çıktım.

Giderken Eniştem arkamdan seslendi:

— Bir çözüm mutlaka buluruz baldızım. Git, ananı, babanı, ebeni haberdar et. Sonra gel, konuşup hazırlıklara başlayalım.

Eve dönünce, çocuklar pek bir şey anlamasa da onlara içimi dökmeye başladım:

— Bakın güzellerim, babanız size selam göndermiş.“Baba” sözünü duyan Birol kapıya koştu:

— Babam mı geldi?

— Haydi oğlum, git oyuncaklarınla oyna. Ben de bebeğin karnını doyurayım.

Cemre’yi emzirirken ağzımdan şu sözler döküldü:

— Kele Karaman, biliyorum her şey çok güzel olacak, olmasına da… ama ben şimdi bu yavruları kime bırakayım? Nasıl bırakayım?

Bütün bunlar olurken Fadik Ebe sessizce bizi izliyordu. Ona döndüm:

— Ebe, biz anamgile gidiyoruz. Sen de gelir misin?

Birol’u yanıma, kundağa sardığım Cemre’yi kucağıma alıp anamgilin yolunu tuttum. Fadik Ebe de peşimden geldi.

 

15. Karar

Babam harmanda, köy sığırından dönecek ineklerini bekliyordu. Beni görünce hemen yanıma geldi, kucağımdaki Cemre’yi aldı:

— Bize gidiyorsunuz, değil mi? Biz de sana gelecektik. İyi yaptın gızım, gel.

Birlikte yürürken yüzümdeki düşünceyi okudu:

— Eve varınca konuşuruz, Sarı Çiçeğim. Biliyorum, zor günler bunlar. Ama güzel günler göreceksiniz, inanıyorum.

Ben ise Birol’un elini sımsıkı tutmuş, sessizce yürüyordum.

Anam kapıda karşıladı bizi.

— Analığım da geliyor mu? dedi.

Fadik Ebe, anamın analığıydı. Anam onu pek sevmezdi; Fadik Ebe anneanemin üstüne kuma gelmişti. Bu yüzden araları pek iyi sayılmazdı.

— Gel analık, gel, diyerek Fadik Ebe’yi de içeri buyur etti.

Biraz sessizce oturduktan sonra bir şey söyleyeceğimi anlamışlardı. Entarimin üstüne giydiğim yeleğin içine diktiğim cepten mektubu çıkarıp söze başladım:

— Karaman’dan mektup geldi. Eniştem beni çağırıp okudu. Karaman bana İstek çıkarmış. Yakında Almanya’ya gideceğim. Almanya yolcusuyum, ama…

Anamla babam içimdeki sıkıntıyı anlamıştı. Hem sevindiler hem de temkinli davranıp ne diyeceğimi beklediler.

— Bu iyi haber gızım, dedi babam. Peki, ne zaman gideceksin?

Ayrıntıları anlattıktan sonra içimdeki sıkıntıyı dolaylı yoldan, bir şeyler geveleyerek anlatmaya çalıştım. Bizim zamanımızda kızlar babalarının yanında bebek emzirmez, emzirmekten söz bile etmezdi. Ben de bu geleneklerle büyümüştüm.

— Üç ay sonra gidip işe başlayacakmışım. Ama aklım çocuklarda… Çocuklar bir süreliğine burada kalacak…

Yutkundum.

— Ama Cemre… diyebildim yalnızca.

Fadik Ebe hemen araya girdi:

— Aması ne gızım? Kadının yeri gocasının yanıdır. Gideceksin. Aklın burada kalmasın, ben bakarım çocuklara. Karaman’ı nasıl tek başıma büyüttüysem onlara da bakarım.

Derin bir sessizlik oldu. Doğrusu, ne anamgil ne de ben ebeye güvenebiliyorduk.

Anam söze girdi:

— Gızım, ben annadım senin niye endişelendiğini. Birazdan aşımızı yiyek. Ondan sonamayım İniştengile, ablanga gidek. Ahlımdakini onnarınan gonuşah.

Anam Kayseri’ye sık sık yoğurt satmaya giderdi. Kayserililerden etkilenmiş olsa gerek, tıpkı onlar gibi konuşurdu; Enişteme de Kayserililer gibi “İnişte” derdi.

Anamın aklından geçeni okuyordum. Ablam bütün gün tarlaya gittiğinde, Cemre’den iki ay büyük oğlunu ben emzirirdim.

Hatta büyük bacımın Birol’la yaşıt oğlu Erdem’i de çok kez emzirmişliğim vardı. Eniştem o nedenle Erdem ve Birol’a onlar sütkardeşler derdi.

 

Aşımızı yedikten sonra eniştemlerin yolunu tuttuk.

Ablam geleceğimizi tahmin etmişti. Sarılıp Cemre’yi kucağımdan aldı, götürüp Cemre’den iki aybüyük bacımın oğlunun yanına yatırdı. Büyükçe ahşap bir beşikleri vardı; babam yapmıştı. Babamın her işe eli yatkındı.

Eniştem ayağa kalktı, “Buyurun,” dedi; sedire yerleştik. Anam, ablamın yanına, evliğe gitmemi işaret etti. Ablam ikramlık şerbet hazırlarken anam söze girdi:

— Kele Hatun, gızın durumu belli; emzikte çocuğu var. Bunu nasıl bıraksın analığıma?

Hatun ablam:

— Buyur ana, aklındakini söyle. Zaten ben de bunu konuşacaktım sizinle…

Aslında ablam, anam ve ben aynı şeyi düşünüyorduk. Emzikteki çocuğa ebe bakamazdı; en doğrusu Hatun ablamın bakmasıydı. Ama onların da üç küçük çocuğu vardı. Zavallı ablam bez bebek yıkamaktan, ekmek aş yapmaktan yorgun düşüyordu. Benim yavrularıma nasıl bakacaktı?

Anam:

— Çocuklar senin evde kalsın. Ben de gün aşırı gelir, aşını pişiririm; tandırı yakar, ekmeğini yaparım. Böylesi doğru olur gızım. Acep İnişte ne dir?

Oturma odasına döndük. İçeriyi sigara dumanı kaplamıştı. Eniştem tabakasındaki kaçak tütünden babama ikram etmişti. O zamanlar evde çocuk var mı yok mu kimin umurunda; her yerde sigara içilirdi.

Eniştem söze girdi:

— Ne yaptınız, konuştunuz mu, Karaman bacanağımın mektubunu?

— Konuştuk, dedim sessizce.

— Eee? diyerek daha fazla açıklama bekliyordu ki anam araya girdi:

— İnişte, senin de müsaaden olursa çocuklar bir süre sizin yanıngızda galsın. Emzikteki bebeyi nireye bırakalım? Ben de bütün işlerinize goşacağım. Sütüngüz yoğurdunguz bizden; ekmeğingizi aşıngızı da ben yapacağım. Hatun çocuklarla ilgilensin. Kapına düştük, iniştem…

Cemal Eniştem hepimizin yüzüne tek tek baktı. Sonra bana döndü.

Sessizce eniştemin ne diyeceğini bekledik.

— Baldızım, şimdi bir karar vermek zorundasın. Ya gideceksin ya gitmeyeceksin.

Sustuk. Eniştem durumu çok güzel yönetiyordu; sözleriyle hem kararlılığını hem yardımseverliğini ortaya koyuyor, bize doğru yolu gösteriyordu.

— Belli ki gitmek istiyorsun. Tamam.

Biraz durdu. Hepimizin yüzüne baktı.

— O hâlde… çözümü söylüyorum: Sen gideceksin. Çocuklara da biz bakacağız.

Bir an durdu; eklemek istediği bir şey vardı.

— Yalnız yaza kadar. Yazın gelip çocuklarınızı alacaksınız. Çocuklara yazık; anasız babasız büyümesinler.

Duygulanmıştım. Eniştemin otoritesine bir kat daha saygı duyarak ona doğru ilerledim, ellerine uzandım.

Gözlerimden akan yaşlar öptüğüm ellerini ıslattı.

“Bu, yaşayacağımız son ayrılık olsun” duasıyla hazırlıklara başladım.

“Geliyorum Karaman, geliyorum; içinde nice acı ve sevinç olan kaderimizi yaşamaya geliyorum,” diye seslendim içimden.

 

16. Döndü Almanya Yolcusu

Eniştem haber göndermişti: İlçeye gidip pasaport çıkartacaktık. İçimde bir sevinç, biraz da burukluk, çocukları alıp ablamlara gittim.

— Baldız, yarın pasaport hazırlıklarına başlıyoruz.

— Peki, yanımda ne getireyim?

— Nüfus ve evlenme cüzdanını yanına al. Fotoğraf da çekileceksin. Paran var mı?

— Var enişte. Babam ineği sattı; yeteri kadar paramız var.

Vilayete iki kez gidip gelince pasaportum çıktı. Karaman’a pasaportumu aldığımı, çocuklara Hatun ablamların bakacağını, eniştemin bize destek olduğunu anlatan bir mektup yazdırdım.

“Nasıl geleceğimi, uçak biletini nereden alacağımı bana yaz,” diye de ekletmiştim.

Bir ay geçti geçmedi, mektupla birlikte uçak biletim de geldi. İstanbul’dan, oraya en yakın havalimanı olan Hannover’e uçacaktım.

Mektubunda “Döndü, gelirken kurutulmuş erişte, bulgur, kuru fasulye getir,” diye yazmıştı.

Eniştemin “Sen gideceksin, çocuklara da biz bakacağız” dediği günden beri ayrılık acısını her gün biraz daha derinden yaşıyordum.

Öyle ki doğumla aldığım kiloları vermiş, sıska bir hâle gelmiştim.

— Baba, içim yanıyor… Bu nasıl bir ıstırap? diyerek babama sarılıyordum. Çocukken üşüdüğümde koynuna girdiğim babamdan yine medet umuyordum.

Bu ayrılık başka bir ayrılıktı. Atalarımız ne güzel söylemiş: Attan düşenin hâlinden ancak attan düşen anlar. Benim hâlimi de ancak evlatlarından ayrılan anneler anlar.

Birol’um bir yerlere gideceğimi anlamıştı. Ela gözleri yaşlarla dolmuştu.

Sarıldım, öptüm, öptüm…

— Anneee… gitmeee… diyordu.

Cemre’mi kokladım, kokladım; öptüm, öptüm…

Eniştemin otoriter sesiyle kendime geldim:

— Haydi, gidiyorsun…

Birol’un elini bırakmak zorunda kaldım.

Babam beni İstanbul’daki havalimanına kadar götürecekti.

Vilayetteki otobüs terminaline kadar durmadan ağladım. Otobüse binince babama döndüm:

— Birol ne yapıyor acaba? dedim.

Gözlerim yaşlı, başım babamın omzunda, içimde bir sızıyla karanlığın içinde ilerliyorduk…

 

17. Uçak, Hayım ve Fabrika

İlk kez İstanbul’a gidiyordum. Apartmanları, denizi, vapuru ve o kadar kalabalık insanı ilk kez bir arada görmüştüm. İlk kez uçağa binecektim. Okuma yazmam da yoktu ki tabelaları okuyayım.

Sora sora biniş kartımı alıp uçağa binebildim.

Uçakta yanımda oturan adam da Bielefeld’e gidiyormuş.

— Çıkışta sana yardımcı olurum bacım. Üstelik Karaman’ı da tanıyorum, dedi. Biraz rahatladım.

— Karaman çok isabetli bir karar vermiş… dedi, yutkundu. Keşke ben de karımı, çocuklarımı getirebilsem.

Karaman havalimanının çıkış kapısında beni bekliyordu. Yerinde duramadığı her hâlinden belliydi. Yeni yaktığı sigarayı söndürüp bana doğru yürüdü; sonra durup yere attığı izmariti aramaya başladı. İzmariti bulunca bu kez çöp kutusu ararken şaşkın şapşal hareketler yapıyordu. Sonunda izmarit elinde, tam karşımda durdu.

Birkaç adım yürüdüm. O da bana doğru geldi.

— Karaman… dedim yalnızca.

— Döndü, dedi.

Ne ben konuşabildim ne o.

Yalnızca birbirimize sarıldık.

Bir süre ikimiz de çocuklarımızın adını anmadan ağladık.

Sonradan Taner uçaktaki o yol arkadaşıma da yardım etti; aile dostu olduk. Almanya’ya karı koca gelen ilk ailelerdendik biz…

Yepyeni bir dünya, yepyeni bir yaşamla karşı karşıyaydım. Öğreneceğim o kadar çok şey vardı ki…

Kaldığımız hayım, banyo tuvalet, mutfak, işyeri, alışveriş, para…

Ama aklımız fikrimiz çocuklardaydı. Her anımız onları anmakla, konuşmakla geçiyordu. Kimi zaman ağlıyor, kimi zaman “Şöyle yaptılar, böyle yaptılar” diye anlatıp gülüyorduk.

İlk zamanlarım zor geçti. Yemeden içmeden kesildim; üstelik saçlarım da tutam tutam dökülmeye başladı.

Ev çıkana kadar erkekler hayımında bize verilen bir odada kaldık. Hayımda mutfak, banyo, tuvalet ve çamaşırhane ortaktı.

Koridor boyunca küçük küçük odalar sıralanıyordu. Koridorun başında ortak banyo ve tuvalet, sonunda ortak mutfak vardı. Memleketteki bahçenin köşesindeki tuvalet bile bana buradan daha iyi gelmişti. Banyo ise tam bir karmaşaydı.

— Gı Döndü, gel, banyo boş. Ben kapıda beklerim. Nöbetleşe duş alıyorduk.

Köydeki odamızın köşesindeki çağı bile özlemiştim. Hele kadın olarak buna hiç alışık değildik.

— Ya Karaman, bizim bıçakları bulamıyorum; kim almış acaba?

Kendi eşyalarımız defalarca kayboluyor, iki gün sonra mutfakta bulaşık hâlde ortaya çıkıyordu.

— Karaman, bu böyle olmaz. Bir leğen almamız gerek, dedim.

Taner’in yardımıyla plastik bir leğen bulduk. Sonra küçük bir gaz ocağı edinip odada yemek yapmaya başladık.

Karaman aylar sonra kuru fasulye pilavın keyfini çıkarıyordu.

— Gı Döndü, vallaha acayip özlemişim senin yemeklerini, diyordu her seferinde.

Bense yemeden içmeden âdeta kesilmiştim. İlk zamanlar göğüslerim süt dolup şişiyordu; emziremediğim için ağrılı, sıkıntılı günler geçirdim. Sonra sütüm kesildi, rahatladım.

Birkaç hafta sonra eniştemden mektup geldi:

Çocukları merak etmeyin; çok iyiler, hasta değiller. Cemre’ye pazardan yalancı meme aldık, emziği çok sevdi. Şimdi evde emzik kavgası yapıyorlar. Cemre’nin dişi çıkmaya başladı. Merak edecek bir şey yok.

Onlardan gelen bu iyi haberle ilk kez biraz mutlu oldum.

İlk iş günüm gelip çattı. Karaman’ın iş arkadaşları beni karşıladı. Frau Köhner bana sarıldı. Ne dediğini anlamıyordum; yüzüne bakıp gülümsedim.

O an Almanca tek kelime bilmiyordum. Ama o sarılışın ne demek olduğunu anlamıştım.

— Herkese çok teşekkür ederim. Ne güzel insanlarsınız. Sağ olun, var olun.

Taner bütün hafta benimle ilgilendi; günlük işleri, molanın, paydosun ne zaman olduğunu öğretti.

Günler günleri kovalıyordu; ama aklımız fikrimiz hep memleketteydi.

— Taner, geçen de söyledim, kusura bakma, yine söylüyorum: Biliyorsun, çocukları getirmemiz gerek. Şurada dört beş aylık zamanımız var, diyordum.

— Döndü Hanım, merak etmeyin, aklımda planlar var. Hem kusura bakacak bir şey yok.

Taner’in planı doğrultusunda birlikte ev aramaya başladık.

Sozialamt denen devlet dairesi, küçük çocuklarımız olduğu için bizi acil ev arayanlar listesine aldı.

Bu konuda Frau Köhner’in iyiliğini unutamam. Sozialamt’ta bir tanıdığı olduğunu söylemişti. Onunla konuşup Taner’le birlikte oraya gittik, derdimizi anlattık.

— Frau Düzbey, Frau Düzbey! diye sevinçle seslendi Frau Köhner. Size güzel haberlerim var. Haftaya bir daire boşalıyormuş; o daireyi size vermek istiyorlar. Tabii siz de kabul ederseniz…

Kabul etmek ne demek! Mutluluktan uçuyordum.

El kol hareketleriyle “Tabi ki kabul ediyoruz!” demeye çalıştım.

— Düşünsene Karaman, normal bir eve çıkacağız! Daha önemlisi, çocuklarımızı getireceğiz. Birol oyuncakları çok sever, biliyorsun; şimdiden oyuncak almaya başlayalım…

— Tamam Döndü, dur hele. Önce bir anahtarı alalım; ondan sonra hepsi sırayla hallolur.

Her şey iyi gidiyordu; keşke biraz daha sık mektup gelse diye düşünüyordum. Bir mektubun gidip cevabının gelmesi en az bir buçuk ayı buluyordu.

Mektupları hep yanımda taşıyordum. Bu arada Taner bana okuma yazma öğretmeye başlamıştı; hem Almanca hem okuma yazma öğreniyordum.

Evimize taşındık; normal bir aile hayatımız başladı.

— Karaman, tek eksiğimiz çocuklar, diyordum durmadan.

— He Döndü, he, diye cevap veriyordu.

Evimizin eşyalarını ikinci elden almıştık; yalnızca çarşaf, yorgan ve yatak yeni aldık. Paramız vardı, her şeyi alabilirdik; yine de tutumlu olmalıydık.

Üç ay sonrasını hesap ederek yaşıyorduk. Yaz tatilinde memlekete gidip çocukları getirecektik; hazırlıklarımızı ona göre yaptık.

Çocukları getirmek üzere izin istemek için Vorarbeiter Herr Günter’den görüşme talep ettik.

Karaman, pazara uğrayınca iki kilo üzüm alacağına bir kasa alırdın; çoğunu eve varana kadar komşulara dağıtırdın. Bu aklıma geldikçe şimdi ben de mahalle pazarından geçerken senin hayrına poşet poşet sebze hazırlatıp tanıdığım yoksul ailelere haber gönderiyorum.

İhtiyacı olanları duydukça haber salıyorum: “Sizi bekleyen bir koli eşya, bir poşet erzak var; gidin, manavdan ya da marketten alın.”

— Ah Karaman ah! Sen hayatımıza girdin gireli evimizin bereketi hiç eksik olmadı. Allah rahmetini esirgemesin. Işıklar içinde uyu…

Yine eski günlere dalıp gidiyorum…

Görüşme günü gelip çattı. Sanki yarın çocuklarıma kavuşacakmışım gibi heyecanlıydım. Eskiden Karaman toplantılardan önce uyuyamazdı; bu kez uyuyamayan bendim.

 

18. Toplantı ve Çocukların Gelişi

Bütün gece uyuyamadığım için yorgundum. Ama yorgunluk umurumda mıydı? Çocuklarımdan başka ne düşünebilirdim ki? Bu duygularla girdiğimiz toplantıda Herr Günter’e döndüm:

— Herr Yoldaş’ın size söylediği gibi, bugün sizden bir konuda yardım istemeye geldik, dedim.

Aslında hem Herr Günter hem Taner, Karaman’ın söze başlamasını bekliyor gibiydi. Benim başlamam onları biraz şaşırttı. Artık söz bendeydi.

— Herr Günter, biz bedenen buradayız, çalışıyoruz; ama aklımız fikrimiz burada değil. Bu yüzden mutlu değiliz, çünkü çocuklarımızdan ayrıyız. İnanın bana, mutlu olursak daha istekli çalışırız. Bize üç hafta izin verin; gidip çocuklarımızı getirelim, ailemiz birleşsin. Çocukların yeri anasının babasının yanıdır.

Herr Günter anlattıklarımı dinlerken onaylar gibi başını sallıyordu; bu da beni rahatlatıyordu. Sonra bize, özellikle de bana dönerek:

— Frau Düzbey, wunderbar! Çok güzel anlattınız; haklısınız. Ancak sözleşmenizde bir şart var: İzne çıkabilmek için en az bir yıl çalışmış olmanız gerekiyor. Ama… Gerekçeniz beni o kadar etkiledi ki…Sustu, yutkundu, kahvesinden bir yudum aldı.

— Kendi yetkimi kullanıyorum. Bölgemizdeki fabrikaların yaz tatilinden önce izne çıkmanıza izin veriyorum. Yalnız üç haftayı geçmesin lütfen.

Teşekkür edip ofisten çıktık. Heyecan bütün ruhumuzu sarmıştı; çocuklarımıza kavuşacaktık. Günler geçmek bilmiyordu.

İzne çıkmadan önce hazırlıklara başladık.

— Karaman, bacıma şunu alacağım…

— Döndü, bacanağıma bunu aldım…

Aldık da aldık…

İndirimlerden, ikinci el mağazalarından bütün aileye bir şeyler alıyorduk. İlk yıllarda başlayan bu akrabaya, konu komşuya hediye alma işi zamanla alışkanlığa dönüştü ve yıllarca sürdü.

İlk zamanlar aldıklarımız işe yarıyordu; gerçekten ihtiyaçları da vardı. “Almancı mintanı geldi!” diye seviniyorlardı.

İzne giderken bavullar dolusu ya da arabayı tıka basa doldurup hediye götürmeyi hiç bırakmadık. Aslında onları biz alıştırdık galiba…

Sonraları hediyeleri beğenmez olmuşlardı.

“Kele bacım, bu eskiyi mi getirdin bana?” diye serzenişler duymaya başlamıştık.

Memlekete vardığımızda Cemre beni unutmuştu. Birol ise babasının getirdiği oyuncaklarla mutluydu; koynumuza girip bizimle uyumak istiyor, dönüp dönüp bir bana bir Karaman’a sarılıyordu.

Ama Cemre öyle değildi; hep Hatun ablamın yanında olmak istiyordu…

Neyse ki Cemre’nin bu uzak duruşu kısa sürdü.

Hazırlıkları yapıp dönüş yoluna çıktık.

Eve gelip çocukları yataklarına yatırmıştık ki aklıma dank etti:

— Eee Karaman, iki gün sonra ne yapacağız? Çocuklar evde, biz işte…

Her derdimize koşan Taner hoş geldine gelmişti. Biz durumu anlatmadan kendisi konuya girdi:

— Döndü Hanım, pazartesi işe başlayacaksınız. Çocuklara kim bakacak, hiç düşündünüz mü?

Bunu hiç düşünmemiştik. “Hele bir kavuşalım, ailemiz bir araya gelsin, bize yeter,” diyorduk.

— Karaman abi, siz gelmeden bunu Herr Günter’le konuştum. Senin vardiyanı akşama aldı. Döndü Hanım sabah, sen akşam vardiyasında çalışacaksın.

Çözüm çözümdü, pek hoşuma gitmese de…

Sabah altıda işe başlayacaktım; saat dörtte kalkıyordum. Bir buçuk saat boyunca kendimin, Karaman’ın ve çocukların yiyeceğini hazırlıyordum. Akşam eve gelince çocukları alıp biraz parkta dolaşıyordum.

Yalnızca hafta sonları iki saat geç kalkıyordum.

Karaman sabah uykusunu severdi. Birol da babasına çekmişti; sabahları bir türlü kaldıramazdık.

Ben geldikten sonra Karaman çok rahatlamıştı; hayatın keyfini çıkarıyordu. Her hafta sonu arkadaşlarıyla dışarı çıkıyordu.

“Döndü gı, müsaade ediyor musun?” demeyi de ihmal etmezdi.

Çocukları getireli iki yıl olmuştu.

Birol okula, Cemre kreşe başladı.

Benim sabahlarım değişmedi; yine dörtte ayaktaydım. Hazırlıkları yapıyor, işe gitmeden önce zor da olsa Karaman’ı uyandırıyordum:

— Karaman, kalk haydi! Çocukları okula ve kreşe bırakacaksın.

Yıllarca ben sabah, Karaman akşam vardiyasında çalıştık; ancak hafta sonları bir araya gelebiliyorduk.

Çalışıyor, çalışıyor, para biriktiriyorduk. Köyde bir tarla almayı düşünmeye başlamıştık.

İlk izne gittiğimizde Eniştem ev yaptıracağını söyleyip bizden ya borç para vermemizi ya da iki parça tarlasını satın almamızı istedi.

— Bu tarlalar sizin. Yalnız tapu kardeşlerimle ortak olduğu için şimdi devredemiyorum, dedi Eniştem.

“Ne zaman gelirseniz tarlaları ekip biçersiniz,” diye söz verdi; bir de yazılı senet yaptı.

İlk alışverişimizi böyle yaptık. Sonra köydeki evi satıp ilçede eski bir ev aldık, Fadik Ebe’yi oraya yerleştirdik.

O ilk alışverişte satın aldığımız tarlayı hiçbir zaman alamadık. Ödediğimiz para da bize parça parça, o günkü değerinin çok altında geri ödendi.

İki yılda biriktirdiğimiz parayı ilk iznimizde bitirmiştik.

Bir dahaki sefere arabayla gitmeyi hayal ederek Bielefeld’deki gündelik hayatımıza döndük.

 

19. Birol’un Okul Sorunları

Birol okul çağına gelmişti. Onu okula yazdırmaya gittiğimizde yine yanımızda Taner vardı.

Hep derim: Her gurbetçiye bir Taner lazım.

Okul müdürü bizi bir toplantıya çağırdı. Birol gibi, yaşları birbirinden farklı beş çocuk o yıl okula başlayacaktı. Okulun da ne yapacağını tam bilemediği belliydi.

Toplantıya ben katıldım. Müdür anlattı:

— Frau Düzbey, Birol altı yaşında. Birinci sınıfa başlaması gerekiyor ama Almanca bilmiyor. Bu yüzden onu yeni gelen çocuklarla birlikte bir uyum sınıfına yerleştiriyoruz.

Biz de bunun ne olduğunu tam anlamadan:

— Doğrusunu siz bilirsiniz. Birol’un önce Almanca öğrenmesi gerekir tabii, dedim.

Ama işler düşündüğümüz gibi gitmedi. Birol ve onunla birlikte okula başlayan diğer çocuklar dili yeterince öğrenemediler. Derslerde hep geride kaldılar. Zaman geçtikçe bunun sonuçları da ortaya çıkmaya başladı.

Yıllar geçti; Birol çatır çatır Almanca konuşuyordu. Daha doğrusu biz öyle sanıyorduk. Meğer Birol’un dili epey sorunluymuş.

Aksanlı konuşuyor, kimi zaman anlaşılmayan cümleler kuruyormuş. Öğretmenler onu sabırla anlamaya çalışırken arkadaşları aynı sabrı göstermiyormuş.

Hatta okulda zorbalığa uğruyormuş. Bütün bunlardan pek haberimiz olmuyordu.

Ya da toplantılarda bize anlatılanları kavrayamıyorduk. Biz daha çok kendi işlerimiz yolunda gitsin diye çabalıyorduk. İşe düzenli gidip geliyor, sık sık fazla mesaiye kalıyor, bolca para biriktiriyorduk. Çocukların hiçbir oyuncağını eksik etmiyorduk; oğlanın cebinden harçlık hiç eksik olmazdı, bisikletin de en iyisini almıştık.

Bir gün acil bir toplantı için okula çağrıldık; tercüman da gelecekmiş.

İçimde bir sıkıntı vardı. Okula gittiğimizde müdür bizi odasına aldı.

— Frau und Herr Düzbey, büyük bir sorunumuz var, dedi.

Sonra anlattı: Birol ile Türk bir arkadaşı, Simon’u yolda sıkıştırmışlar.

“Ya bizimle hareket edersin ya da bize her hafta yirmi mark verirsin,” demişler.

Üstelik bir de silah göstermişler. Duyduklarımız karşısında şaşkına döndük.

Birol nasıl böyle bir şey yapardı?

Biz onu okuldan sonra evden çıkar, arkadaşlarıyla okulun çevresinde top oynar diye biliyorduk.

Aman Allah’ım… Neler duyuyorduk!

Karaman heyecanlanınca tiki artar, kekelemeye başlardı:

— Ne… ne… ne olmuş? Dö… Döndü gı, gı… duydun mu?

Elimle sessizce “sus” işareti yaptım.

— Dinleyelim, dedim.

Müdürü dinlemeye devam ettik. Meğer olayın aslı biraz farklıymış. Simon da başta onlarla birlikte takılıyormuş; sonra aralarında “kimin dediği olacak” kavgası çıkmış, araları açılmış.

Bir gün Simon gruba bir tabancayla gelmiş.

— Hallo Jungs, bakın bende ne var! diyerek belindeki tabancayı çıkarıp göstermiş.

Birol küçükken de kaçak polis oynamayı severdi; silahlara hep merakı vardı. Gerçek sandığı tabancayı hemen eline almış:

— Simon, bro, bu gerçek mi? Ver bi bakayım.

Sonra ormanda ateş edip denemişler; silahın gerçek olmadığını orada anlamışlar.

Doğrusu, kurusıkı olup olmadığını biz bile bilmiyorduk.

Sonra anlaşamayınca bizimkiler silaha el koymuş, hatta silahı Simon’un kafasına dayamışlar:

— Oğlum, akıllı durmazsan bu silahın gerçeğini kafana dayarız! diye tehdit etmişler.

Okul müdürü:

— Almanya’da okullarda böyle bir şey olmaz, kabul edilemez. Zaten zor yer bulduğumuz Birol’u tek başına bir sınıfta, tek öğretmenle, ’ahtung uygulaması’’ gözetim altında özel bir eğitime alacağız, dedi.

Karaman irkildi, kekeleyerek:

— Ben ahtung mahtung bilmem! Niye bü… bütün suçu benim oğlum alıyor? diye tepki vermeye başlamıştı ki

ona dönüp gözümle “sus” işareti yaptım.

Okulun bu “Ahtung” uygulaması da işe yaramadı. Birol bir öğretmene saldırdı ve okuldan atıldı.

Artık Birol mahallenin en tanınan, en korkulan delikanlısıydı. Gözü kara Birol her türlü kavgaya çekinmeden dalıyordu.

Evet, Birol gibi gençler harcanıp gitti. Bizim de hatalarımız oldu. Ne yapacağımızı, nasıl davranacağımızı bilemedik; bildiğimiz doğruları uyguluyorduk.

Almanya’daki hayatımız aslında sıkıntılı geçiyordu; ama Türkiye’ye gidince bol para harcayarak kendimizi avutuyorduk.

Ev, tarla, arsa, daire alıyorduk. Üç lira eden bir şeyi bize en az iki katına satıyorlardı.

Babamdan kalan tarla Hatun ablamla bize düşmüştü. Paraya ihtiyaçları varmış; bize geldiler:

— Kele Döndü bacım, bu ortak tarlayı siz satın alın.

— Olur, alalım. Dönümüne ne kadar istiyorsunuz?

— Dönümü bin liraya olur.

— Ama bacı, daha geçen gün dönümünü beş yüz liraya sattılar.

— Döndü bacım, babamızdan kalan tarlaya başkaları girse iyi olmaz. En iyisi sizin almanız.

Bir başkasıyla ortak olmamak için bile bile iki katını ödedik. Aynı tarlayı yine bacımgil yıllarca ekip biçti; yazın karşılığında iki kilo mercimek ya da nohut verdiler…

Çok şey, ama çok şey değişmeye başlamıştı.

— Ah Karaman ah! Bir de çocukların dertleri olmasaydı…

Evet, bizim çocuklar, ilk gelen çocuklar, harcanan çocuklar oldu.

Dışlandılar. Aşağılandılar. Ayrımcılığa uğradılar. Yeterince Almanca bilmedikleri için kendilerine yapılan haksızlıkları anlatamadılar; haklı olduklarında bile haklılıklarını doğru dürüst dile getiremediler. Kendilerini savunamadılar; dilleri yetmedi. Onları da kimse doğru dürüst anlamadı.

İdealist öğretmenler de vardı elbet. Ailelerle iş birliği yapıp çocuklara yol gösterdiler; düzenli okula gitmelerini, meslek eğitimi almalarını sağladılar.

Birol’la yaşadıklarımızdan sonra kızımız Cemre daha düzenli bir eğitim aldı. Bizi de tanıyan Carsten öğretmenin çok desteği oldu.

— Carsten öğretmen bugün eve gelecekmiş, dedi Karaman.

— Niye ki? diye sordum, biraz mahcup.

— Geçen gün toplantıya gitmediydik ya, onun içindir elleğam…

Carsten bir tercümanla eve geldi. Hiçbir şey olmamış gibi kızımıza nasıl yardım edebileceğini anlattı: Dili zayıf kalmasın diye Cemre’yi çeşitli kulüplere yazdırmamız gerekiyormuş.

— Ödemeyi de merak etmeyin; belediyeden ücretsiz bir yer (Freiplatz) ayarladım, demişti.

— Hayır, olmaz! Kız çocuğu nereye gidecekmiş öyle? diye itiraz etti Karaman.

Allah’tan o zamanlar Karaman sözümü dinliyordu…

— İyi de Karaman, Birol’a hiç yasak koymuyordun. O her istediği yere gidiyordu. Bak ne oldu?

— Olsun, o erkek çocuğu, bir şey olmaz. Kız çocuğu gitmesin, evde otursun. Okula gidiyor ya, yeter.

Karaman farklı bir tavır takınmaya başlamıştı.

Hele dernekte arkadaşlarıyla bir araya geldiği zamanlar dedikoduları eve taşır olmuştu:

— Döndü, duydun mu? Falanın oğlu şöyle yapmış. Fişmanın kızı için şöyle diyorlar…

— Aman Döndü, dikkat edelim, bizim çocuklar öyle olmasın! demeye başlamıştı ki

biz daha beterini yaşadık.

Neler yaşadık neler…

Hâlbuki çocuklarımızı Almanya’ya getirirken burada daha iyi bir hayat yaşayacaklarını düşünmüştük.

 

20. Birol Evlendirdik Ammaa…

Evet, biraz para biriktirip mal mülk edindik ama Karaman…

Derin bir “of” çektim.

— En iyi sen biliyorsun, öyle değil mi?

Benim her günüm sabah dörtte başlardı. Evin bütün işleri, çocukların okula hazırlanması, beslenme çantaları, okul toplantıları, alışveriş… Her işin içinde ben vardım.

Tasarruf olsun diye her şeyi evde kendim yapıyordum. Eve ilk buzluk alan aile bizdik. Etimizi bir çiftlikte kendimiz kesiyorduk.

Bir cuma namazı çıkışı eve gelince “Helal kesim olsun,” demeye başlamıştın.

Hâlbuki sen korkudan tavuk bile kesemezdin; “Cana kıyamam,” derdin.

Hem tasarruflu hem helal oluyor diye korka korka gidip tosun, koyun kesmeye başladın.

Sonra bir hobi bahçesi kiraladık; ıspanak, nane, pezik, biber, domates ekmeye başladık. Hatta fazlasını satıyorduk; ne de olsa emek veriyorduk.

Ispanakları haşlayıp buzluğa koyuyor, turşumuzu kendimiz kuruyorduk. İzinden dönerken bulgur, erişte, tıktık makarna, kuru fasulye, tarhana, kurutulmuş ne bulursak getirip buzluğa koyuyorduk.

Mantımızı kendimiz sıkıyorduk. Buzluğumda her zaman birkaç pişirimlik mantı ve içli köfte olurdu. Bir keresinde sucuğumuzu bile kendimiz yapmıştık.

Hiçbir masrafımız olmazdı. Dışarıda, lokantada yemek yemez, kafeye gitmezdik. Çoğu zaman temiz ikinci el eşya alıp kullanırdık.

Ta ki Birol Bey büyüyene kadar…

O zamana kadar çok para biriktirdik; evler, tarlalar, arsalar aldık. Birol büyüdükten sonra ne yazık ki bir kuruş biriktiremedik…

Olmayaydı…

Oğlan eve gelmiyordu. Daha on altısındayken onu diskoteklerden topluyorduk. Yakışıklı olduğu için çabucak kız arkadaş buluyor, her hafta başka bir kızla çıkıyordu. Çoğunlukla kızlar onu bırakıyordu; ama o yine yenilerini buluyordu.

Okulu bırakınca onu bir işe soktuk. Sabahları kaldırmak tam bir eziyetti; en az iki saatimiz gidiyordu. Ama akşamki buluşmalarını hiç aksatmazdı.

Bir gün Karaman’la baş başa verip “Ne olacak bu oğlanın hâli?” diye düşünürken

“Evlendirelim bu oğlanı,” demeye başladık.

Aklımız başımızdan gitmişti; durmadan evlendirme meselesini konuşuyorduk.

İyi de kiminle evlendirecektik?

Aklımda bacımın kızı vardı. Karaman da “Olur,” dedi.

— Halamın kızı mı? Olmaz! Siz deli misiniz? O benim kardeşim sayılır, diye kestirip attı Birol.

Neyse, git gel derken:

— Bak oğlum, biz de teyze çocuklarıyız. Bu normal, diyerek aklını çeldik.

İzne gidince başka kızlara da bakma konusunda anlaştık.

İzin başlayınca derdimizi bacıma açtık. Onların da aklından böyle şeyler geçiyormuş, ama eniştem karşı çıkıyordu:

— Yahu, daha kızın yaşı ne ki evlensin?

Birol’a bakarak:

— Bu oğlan mı evlenecek? Kele bacım, bu daha bebe! Aklı bir karış havada; kız gibi saçını tarayıp geziyor, diye karşı çıkmıştı.

Gide gele eniştemi ikna ettik. Sevinçten uçuyorduk.

İznimizin bitmesine iki hafta kala dünürlük ve düğün işlerini tamamladık. O yaz hiçbir şey satın almadık; bütün paramızı başlığa, altınlara ve düğüne harcadık.

Ama kızın yaşı daha on beşti. Anası babası izin verse bile resmî nikâh kıyılamazmış. Muhtar eniştem devreye girdi; yıldırım hızıyla bir yaş büyütme davası açıldı. Dava çabuk görülsün diye aracılara yüklüce para da verdik. Üç gün içinde karar çıktı; kızın yaşı on yedi olmuştu.

Çocuklar yıldırım nikâhıyla evlendi.

O yaz arabayla gitmiştik. Dönerken bir kişi fazlaydık.

“Kayınbaba oldum Döndü, oğlum evlendi!” diye sevinçten dört köşe olmuştu Karaman.

 

21. Gelin Dayanamadı Boşandı

Artık evimizde bir gelin vardı: öz yeğenim artık gelinimizdi.

Birol ilk zamanlar dışarı çıkmayı bırakmıştı. Sabahları zor uyansa da işine gidip geliyordu.

Gelin için işler pek kolay gitmiyordu sanki; kızda bir mutsuzluk vardı. Oğlanla pek konuşamıyor, sürekli tartışıyorlardı.

Gelin, haklı olarak, sık sık çıkışıyordu:

— Ben evde sıkıldım. Dışarı çıkalım, gezelim…

Daha şehir merkezine gitmeyi bile bilmiyorum.

  • Sen ne biçim bir kocasın? Benimle ilgilenmiyorsun. Durmadan dışarı gidiyorsun, geç geliyorsun, sarhoş geliyorsun…

Gelin haklıydı. Biz bütün bunları görüyorduk.

— Oğlum, paran pulun var; karını al, dışarıda gezin, başka şehirlere götür, diyorduk ama nafile…

— Anne, ne gerek var? Kadının yeri evidir; otursun oturduğu yerde.

Bizim ona öğretmediğimiz şeyler söylüyordu.

— El ne der? “Karaman’ın oğlu karısıyla el ele dolaşıyormuş” diye dedikodumuzu yaparlar…

— Yapsınlar oğlum. Başkasıyla değil, karınla dolaşıyorsun…

Birol akıllanmadı. Evli değilmiş gibi yine sürekli dışarıdaydı. Evin içinde karısıyla iki yabancı gibi olmuşlardı.

İzin zamanı geldi.

Memlekete vardık.

Gelinimiz durumu babasına anlatınca eniştem gelip kızın bütün eşyalarını aldı, çekip gitti.

Giderken “Avukat tutun, boşanma işlerini hemen halledin,” dedi.

Eniştemle, bacımlarla küs kaldık. O yıl da biriktirdiğimiz parayı boşanmaya, nafakaya harcayıp Almanya’ya döndük.

Birol yine aynı Birol’du… Birkaç kez içeri girip çıktı. Ne de olsa evladımızdı…

Uslanır diye yine dünürcülüğe başladık.

Birol yeniden evlendi, dört çocuğu oldu. Ama yine aynı Birol’du. Sonunda dayanamayan gelin, büyüyen çocuklarının desteğiyle Birol’u kapı dışarı etti.

Birol daha da kötü işlere bulaştı, hapse girdi… Bir türlü eğriyi doğruyu göremedi.

Kızımız, Cemre’miz ise ayrı bir dertti…Sana çok kötülük ettik kuzum…

Zaten ondan sonra sen doğru dürüst gülmedin Karaman.

— Ah Karaman ah! Mekânın cennet olsun. Işıklar içinde uyu…

 

22. Karaman Emekli Oluyor

Karaman Miele’de aralıksız otuz yıl çalıştı. Yirmi beşinci yılında Miele marka altın bir kol saatiyle ödüllendirildi. Beş yıl daha çalıştıktan sonra altmış üç yaşında emekli oldu.

— Döndü gı, bugün heyet karar verdi; artık tekaüde ayrıldım. Anlayacağın, “Sen artık işe yaramıyorsun, yaşlandın,” dediler. Gı Döndü, ben bundan sonra ne yapacağım?

Karaman yeni emekli olmuştu. Aklının bir köşesinde Türkiye’ye dönüp ömrünün kalanını memleketinde geçirmek vardı. Sağlığı yerindeydi; ilçedeki evin bahçesini canlandırmak istiyordu. Neredeyse iki yıllık birikimimiz olan yaklaşık kırk bin mark ödeyip aldığımız, şimdiye kadar hep başkalarının ekip biçtiği sulu tarlaya küçük bir çiftlik evi yapmayı; yazları tarlada, kışları Almanya’da ya da Mersin’deki yazlıkta yaşamayı planlıyordu.

— Döndü gı, tarlaya bir ev yaptırırsam kızmazsın, değil mi?

Böylece biraz çekinerek, hem iznimi alıp hem desteğimi isteyerek, tatlı dille gelecek planlarına zemin hazırlıyordu.

Keyfi yerindeyken bana “Dize Gızı” da derdi.

“Dize Gızı” demiştin o gün… “Dize Gızı” diye söze başladığında bir isteğin olduğunu biliyordum.

— Dize Gızı, sen köylü çocuğusun. Hobi bahçesinde soğan, ıspanak, pırasa, domates, maydanoz, tere eker, taze taze kullanırdın; ıspanakları haşlayıp buzluğa atar, kış hazırlığı bile yapardın. Kendimizi yormadan tarlamızda, bahçemizde küçük işleri pekâlâ yapabiliriz, diyordun.

Haklıydın…

Bunların hepsinin üstesinden geleceğimizi biliyordum. Ama aklımın bir yanı burada, kızımda, torunlarımda kalıyordu.

Çocukların, torunların ne diyeceğini de etraflıca düşünmemiz gerekiyordu.

— Karaman, çocukların rızasını alırsan iyi olur; sonra “Bizi bırakıp gittiniz” demesinler.

— İyi de Döndü, onlar kendi hayatlarını yaşıyor. Bak Birol Efendi’ye, hala sorumluluktan uzak, hiç bir şeyi dert etmeyen, umursamayan bir adam. Kendince bir dünya kurmuş, giriyor çıkıyor, etrafımkzda dolanığ duruyor. Daralınca biz yardımına koşuyoruz.  Kim nereye gidiyor, ne alıp satıyor, bize danışıyorlar mı?

Kızımız ise bizi çoktan hayatından çıkarmış. Müsade etiği kadar yanına sokulabiliyoruz. Bizim iyiliğimizi, mutluluğumuzu istiyorlarsa kararlarımıza saygı duyacaklar.

Şaşırmıştım: Karaman belki de ilk kez bu kadar kararlı, tutarlı konuşuyor, cümlelerini kekelemeden kuruyordu.

— Zaten onlardan kopmuyoruz ki; memleketimizde, vatanımızda biraz daha fazla zaman geçireceğiz, o kadar. Tatillerinde onlar da yanımıza gelsin. Hem yazlıkta hem evde odaları hazır. Anasını babasını özleyen, ne zaman isterse gelip ziyaret eder.

Evet Karaman, son konuşmamızda aynen böyle demiştin.

Bu da son isteğin oldu…

Senden sonra az da olsa senin gibi “veren el” olmaya çalışıyorum. Aylığının bir kısmını çevremizdeki yoksullara ayırıyorum.

Merak etme Karaman’ım…

Tutumlu olmamızın, yıllarca karı koca çalışmamızın sonucu küçük birikimlerimiz, benim ve senden kalan emekli aylıklarıyla, Allah’a şükür, gül gibi geçinip gidiyorum. Senin kömür ocağında çalıştığın yıllarını, askerlik ve kalan kısımları borçlanıp yatırdım; oradan da aylık alıyorum.

Para da biriktiriyorum. Oğlum da torunlarım da gelip benden para istiyor, biliyorum. Ama evlerin tapusunu falan vermiyorum onlara; satıp savarlar diye korkuyorum. Kızımın hakkını ise tam vereceğim, o istemese de…

Aman Karaman, ne hâlleri varsa görsünler. Ben senden razıydım; Allah da senden razı olsun…

Gücün kuvvetin yerindeydi; saatlerce araba sürüp Türkiye’ye gidebilecek kadar zindeydin. Ama hafif tansiyon ve kolesterol sorunların başlamıştı.

Doktor sigarayı bırakmanı istediğinde “Döndü gı, bundan başka dostum yok,” diye tepki vermiştin, hatırlıyorum.

— Döndü gı, usandım artık Almanya’dan. Bu ay geçsin; kış bitmek üzere, baharla memlekete gitme hazırlıklarına başlayalım, Nisan sonu gibi orada olalım. Daha tarlada inşaat yapacağım. Arabayla giderken elektrikli hızar, matkap, alet takımı, testere gibi hacetlerin yanında bahçe için küçük motorlu bir çapa makinesini bile götürmeyi düşünüyorum. Bauhaus’a gidip çiçek soğanlarına da bakalım, olmaz mı?

Kafam çok karışık. Yokluğun beni çok eksik bıraktı. Birol’un tel tel dökülüşüne yanarken, ay parçamız, dünya güzeli kızımıza da kötülük ettiğimizi düşünüyorum Karaman…

Cemre’m evinden ayrıldıktan sonra bize uzun süre mesafeli durmuştu; yıllarca ondan haber alamadık.

Sonra bir gün, küçük çocuğunun sağlık sorunu yüzünden yardıma ihtiyaç duyunca beni aradı.

— Anne, oğlandan sonra bir kızım oldu…

Bilmiyordum. Şaşkınlığımı belli etmeden “Olsun kızım,” diyebildim.

— Ama çocuğum otizmli anne. Özel ilgiye, bakıma muhtaç. Benim yavrum; ne yapayım, atamam ki… Çok zamanımı alıyor, bazen yetişemiyorum. Kızımın babası sorumluluktan kaçtı, ayrıldık. Bu ilişkiyi ben seçmiştim; ben de hata yaptım. Şimdi sizin yardımınıza, desteğinize ihtiyacım var…

Yıkılmıştım. Kızımın aramasına sevineyim derken yıkıldım; kuzumun yaşadıkları bambaşka acılar saklıyordu.

— Ne demek kızım, tabii ki destek oluruz, hem de seve seve. Neredesin kuzum? Sana nasıl ulaşırız?

— Anne, ben Bielefeld’e taşınmak istiyorum. Ara sıra bana uğrasan, sana sarılsam… O kadar ihtiyacım var ki anlatamam. Ama abimle babamı şimdilik görmek istemiyorum. Hazır değilim anneciğim. Bana yaptıklarını unutamıyorum. Daha küçücükken beni zorla kuzenimle evlendirdiler; sonrasını sen biliyorsun. Abimin yolundan gitmeye özenen kuzenim ondan beter bir haydut çıktı… Neyse anne, seni çok özledim.

 

23. Baba ! Bu Zarf Sende kalsın. Hatıram olsun

Yavrum, kızım, babası gözlüm, öyle güzeldin ki anlatamam. Herkesin gözü üstündeydi; okulun gözdesiydin. Herkes seni tanır, severdi. Yüzünde güller açan, neşe dolu bir kızken bizim örf âdet saplantımızın kurbanı oldun…

Senin bu özgür büyüyüşün birden hepimizi korkutmuştu. Küçükken sana hiç sınır koymamıştık; evimizin en küçüğü, en sevdiğimizdin. Sen büyüdükçe korkularımız da büyüdü sanki. Ergenliğe girince aklımız “el âlem ne der”e takıldı; özgürlüğünü sorgulamaya başladık. Hâlbuki sen çok rahattın; kız erkek ayırmadan herkesle arkadaşlık ediyordun. Sen ergenliğini yaşarken bizim kafamız bambaşka çalışıyordu.

Partilere, akşam gezmelerine gitmeye başlayınca korkularımız da depreşti.

“Anne, şu gızına söyle, öyle Alman gibi giyinip dolaşmasın,” diyordu abin.

“Bu kız yine nerede kaldı?” diye çıkışıyordu baban.

Mahalledeki dedikodulardan önce abin, sonra baban çok etkilenmeye başlamıştı. Bu mahalle baskısı yavaş yavaş zihnimizi esir aldı, senin üzerinde baskıya dönüştü.

Seninle ilgili gizli planlar yapmaya başladık. İtiraf ediyorum kızım, maalesef bu planların içinde ben de vardım.

 

O yaz, izinde seni kuzeninle evlendirecektik… Daha on altı yaşındaydın.

Ben de evlendiğimde on beşindeydim…

İzinde çok direndin, kabul etmedin. Dönüşe iki hafta varken baban:

— Haydi gidiyoruz, hazırlanın, dedi.

Hazırlanmaya başladık.

Baban abinle birlikte seni bir kenara çekti:

— Cemre, sen Fadik Ebemle burada kalıyorsun. Biz Almanya’ya dönüyoruz. Sen burada okula gideceksin.

Sonra pasaport çantamızdan senin pasaportunu alıp halanlara götürdüğünü, onlardaki kilitli sandığa koyduğunu söyledi.

— Haydi, biz gidiyoruz, dedi.

Zavallı Cemre’m saatlerce ağladı. Ben de bu tezgâhın bir parçası olduğum için sesimi çıkarmadım.

— Siz giderseniz canıma kıyarım…

Çaresizlik ve korku o küçük ergenin dünyasını esir almıştı. O gece, sabaha karşı yanıma girdi; tir tir titriyordu.

— Beni burada bırakmayın, dedi…

Onu orada bırakmadık.

Alelacele yüzükler takıldı. Ertesi hafta düğün yapıldı; güzel Cemre’miz gelin oldu. Ya da bizim kurbanımız…

Damadı da alıp izinden döndük. O yazdan sonra kızımız okulu bıraktı. Carsten öğretmen çok çabaladı ama işe yaramadı.

Cemre artık evliydi. Frau Köhner’in bir odasını geçici olarak kiraladık.

Okulu bırakmakla kalmadı, gülmeyi de bıraktı. Sigaraya da başladı…

Bir süre sonra onlara küçük bir ev kiraladık, evlerini döşedik. Damadımız bir döküm fabrikasında işe başladı. Çalışkan bir çocuktu, sürekli fazla mesaiye kalıyordu. Para kazanmaya başlayınca bizi karşısına aldı:

— Evime çok karışıyorsunuz. Bundan sonra sürekli bir arada olmak yok; herkes kendi evinde otursun. Şu parayı da borcuma sayın…

Ortam buz gibi oldu. Damat bizi şaşırtmıştı. Cemre hiçbir şey söylemiyor, damat ne derse sesini çıkarmıyordu.

Damat evinin hiçbir eksiğini bırakmıyordu.

Cemre bir ara çalışmak istedi.

“Ben evde sıkıldım, çalışmak istiyorum,” dediyse de damat izin vermedi:

— Otur oturduğun yerde, neyimiz eksik? Kadın dediğin evinde oturur. Hem bir bebeğimiz olacak; ne gerek var?

Bebekleri olacağını böyle öğrendik. Cemre de dertlerini bir kenara bırakıp kendini hamileliğine verdi.

Cemre anne oldu. Bütün sevgisini oğluna verdi; damadı bir türlü sevemedi. Araları hep gergindi. Damat iş çıkışı dışarı çıkmaya başladı; Türkiye’den kalma kahvehane alışkanlığı gündelik hayatının parçası oldu.

Bir süre sonra Birol’la birlikte bir kahvehane işletmeye başladılar. Parayla oynuyorlardı… Eve hep sabaha karşı geliyordu. Sarhoş geldiği gecelerde kıza şiddet uyguluyormuş…

Aradan beş yıl geçmişti. Cemre’nin oğlu dört yaşındaydı.

O gün acı haber geldi.

Damat kapımızı yumrukluyordu:

— Cemre, çık dışarı! Neredesin? Burada mısın?

Cemre bizde değildi; bize hiç gelmemişti.

Birkaç gün sonra posta kutumuza bir mektup geldi.

Son gün çok kötü kavga etmişler. Damat Cemre’yi epey tokatlamış. Evden çıkıp kahvehanesine giden damat ertesi gün eve döndüğünde kimseyi bulamamış.

Cemre oğlunu da alıp evi terk etmişti.

Ne takılarını ne de damadın yastık altına sakladığı paraları almıştı; yalnızca pasaportunu…

 

Mektubunda şöyle yazıyordu:

Annem, çok şeyi bilen ama bazen gücü yetmeyen annem…

Babam ve abim beni yaktı, hayatımı zindana çevirdi. Sevmediğim adamla tam beş yıl geçirdim. İçime attım. Sessizliğimde oğlumu büyütmeye çalışırken ben de büyüdüm. Size hiçbir şey söylemedim; kendimce çözmeye çalıştım. Yapamadım, dayanamadım. Kendi irademle karar verdim: Artık kendi yoluma gidiyorum.

Çoğu şeyi size anlatmadım. Dayak yedim, aldatıldım; anlatmadım, anlatamadım. Kocam kahvede çalışan kadını kendine sevgili yapmış; abim de her şeyi biliyor. Kiminle ne halt yediği umurumda değil. Ama yalnızca onu memnun etmek zorunda kalan bir kadın olarak yaşayamazdım; buna artık dayanamıyordum.

Kendi yolumda yürümeli, kendi hayatımı yaşamalıydım. Öyle yapmaya karar verdim. Kendi yolumda yürüyeceğim; siz o yolda olmayacaksınız. Sizden, yasaklarınızdan, ayıplarınızdan uzak… Paranızdan, evinizden barkınızdan, gölgenizden uzak… Merak etme anne, ben böyle daha iyi olacağım. Pasaportumu alıp oğlumla yeni bir yola çıkıyorum.

Kızın Cemre

 

Yıllar sonraki o telefon konuşmasından sonra bütün aile Cemre’nin dönüşü için seferber oldu. Ona belli etmeden herkes destek oluyordu.

Karaman da Birol da yaptıklarının ancak yıllar sonra farkına varmış, günah çıkarırcasına ona şirinlik yapmaya çalışıyordu.

— Anne, söyle onlara, şirinlik yapmalarına gerek yok. Ben ne zaman istersem o zaman affedeceğim onları. İçlerindeki ıstırabı bir süre daha yaşasınlar.

Öyle de oldu. Çocuklarla ilgili bazı buluşmalarda aynı çatı altına girsek de Cemre onları hiç affetmedi. Beş kuruşumuzu istemedi; yarı zamanlı işlerde çalışarak kendi ayakları üzerinde durmayı başardı.

Bir gün babasını karşısına aldı:

— Konuşacak o kadar çok şey var ki baba… Anlatamam, anlatmayacağım. Sadece bekle. Sana bir şey vereceğim.

Merak içinde, sessizce bekledik.

Aylar sonra bir gün Karaman’ın karşısına geçti. Elinde bantlanmış bir zarf vardı.

— Baba, bu sende kalsın. Sana hatıram olsun, dedi.

Karaman merakla zarfı aldı, parmaklarıyla yokladı.

İçinde ne olduğunu anlamıştı.

Donmuş gibi, tek söz söylemeden zarfla öylece kalakaldı.

Aylarca o zarfa bakıp gözyaşı döktü. Ne kendisiyle ne kızıyla yüzleşecek gücü vardı. Aklındaki tek çözüm kaçmaktı:

memlekete gidip tarlasıyla, bahçesiyle uğraşmak…

 

24. Frau Köhner’e Ne Oldu?

Yaşadığımız yer üç yüz bin nüfuslu bir şehirdi; eski iş arkadaşlarımızla bir şekilde karşılaşıyorduk. Bir gün Altstadt’ta gezinirken Frau Köhner’e, eltim Elke’ye rastladım.

Gelip boynuma sarıldı. Kısa bir hâl hatırdan sonra içini döktü:

— Frau Düzbey, ben sizi gerçekten çok sevmiştim. Karaman’ın doğallığı, cömertliği, yardımseverliği beni insan olarak çok etkilemişti. Ailecek her işime koşuyordunuz; bana kendi ailemden daha yakındınız.

Biraz yutkundu. Bir süre yalnızca bakıştık; duygularımızı gözlerimizden okuyorduk. Gözleri doldu.

— Ama İsa bana çok kötülük etti. Ben onun her sorununa çözüm bulurken o bana karşı dürüst olmadı. Duygularımla oynadı. Beni kullandıktan sonra bir kenara atıp kendi yoluna gitti…

— Haklısın Elke, dedim.

Karaman, Frau Köhner’le ilgili niyetini bana açıkladığında karşı çıkmıştım:

— Yıllarca seni arayıp sormayan, seni anneannene bırakıp sahip çıkmayan onlar değil mi? Baban, kardeşin, bacıların, eline para geçtiğini görünce sana “oğlum”, “gardaş” demeye başladılar.

  • Görmüyor musun?

“Uzak dur onlardan,” dememe rağmen beni dinlememiş, Frau Köhner’e gitmiştin.

Frau Köhner’i ikna etmek için defalarca peşinden koşmuştun:

— Frau Köhner, sana bir şey söylemek istiyorum.

Benim bir kardeşim var; adı İsa, yani sizin dilinizde Jesus.

Onu buraya getirmek istiyorum.

Yeni boşandı; çocuğu falan da yok…

Ama artık fabrikalar İstek vermiyor, Türkiye’den işçi alımı kapandı.

Diyorum ki, bizimle Türkiye’ye gelsen, birlikte tatil yapsak…

  • Beğenirsen onunla evlenirsin.
  • Biz seni çok seviyoruz, ailemizden sayıyoruz.
  • Ne dersin Elke?

Elke de aile dostluğumuzun büyüsüne kapılıp bizimle izne geldi; İsa’yı da beğendi.

O yaz biz de güya tatile gittik, yıllardır görüşmediğimiz üvey kaynım İsa’yla birlikte.

Mersin’de bir pansiyonda kaldık. O izinde bir yıllık birikimimizi onlar için harcadık.

Elke tatile de İsa’ya da bayılmıştı. Hemen resmî nikâh kıyıldı. O zamanlar vize yeni başlamıştı.

İsa’yı getirmek için Elke Türkiye’ye gitti, vize işlemlerini bizzat yürüttü.

İsa Almanya’ya geldi…

İsa ile Elke’nin evliliği başlangıçta çok iyi gitti. Elke İsa’ya âşık olmuştu.

“Ich liebe dich, İsa,” diyordu…

İsa oturumunu alıp işe başladı. Bir süre sonra çocukları olduğunu, onları getirmesi gerektiğini açıkladı.

Elke’ye yalnızca İsa’nın boşandığı söylenmiş, çocuklarından söz edilmemişti.

“Ya ayrılırız ya çocukları getiririz,” diye dayattı İsa.

Şaşkına dönen Elke razı oldu.

İsa’nın dediği oldu. Çocuklar geldi.

Elke’nin mutluluğu kısa sürdü… Boşandılar.

Artık çalışan biri olarak İsa’nın süresiz oturumu vardı.

Türkiye’ye gidip çocuklarının annesiyle yeniden nikâh kıydı. Elke’yle evliyken bu kadından bir çocuğu daha olmuştu.

Yeni, yani eski karısını ve çocuğunu da alıp geldi.

Tıpkı Karaman gibi o da çocuklarını kendi kuzenleriyle evlendirdi…

Sen tek başına gelmiştin Karaman.

Arkandan birçok akraba geldi.

Sonra başka aileler…

Yeğenler, kardeşler, bacanaklar, gelinler, damatlar…

Yetmiş kişi olduk.

Ama şimdi… Sen gittin, ben yalnız kaldım Karaman.

Senin gelişinde başka bir şey vardı.

Sen gerçekten iş için gelmiştin. Ekmek parası kazanıp çocuklarını geçindirmekten başka derdin yoktu.

Sonra Almancı olduk.

Almancı olmanın bir büyüsü vardı sanki.

Herkes Almanya’ya gelmek istiyordu.

Biz de gelmeleri için elimizden geldiğince yol gösterdik.

Evleneceklere gelin bulduk.

İş bulduk.

Ev bulduk.

Kefil olduk.

Para harcadık.

Hatta geri ödenmeyeceğini bile bile borç verdik.

Verdik de verdik.

Hep veren el olduk.

Ama kendi hatalarımızı onlara da öğrettik.

Onlar da çocuklarının hayatına karıştı.

Kiminle evleneceklerine karar verdiler.

Kızların pasaportlarını sakladılar.

Kuzenleri birbiriyle evlendirdiler.

Sonra zaman değişti.

Artık kimse gençlerin pasaportunu saklayamıyor.

Hele akraba evliliğini çok geri, çok ilkel buluyorlar.

Devir değişti Karaman.

Biz değişime ayak uyduramadık.

Birol da ayak uyduramadı.

 

25. O Kötü Gün

Zarfı ceketinin iç cebine koymuştun. Sırrını ceketinde, vicdan azabını yüreğinde taşıyordun.

Ara sıra benim aracılığımla Cemre senden yardım istiyordu. Çocuğunu götürüp getiriyor, alışverişini yapıyordun.

Yine de kaçıp gitme düşüncesi peşini bırakmıyordu. Sıkıntılı günler geçiriyordun; sigarayı artırmıştın.

O gün hafif bir baş dönmesi, bulantı, kusma… Keyifsiz olduğunu söyleyip dinlenmek için elinde televizyon kumandasıyla koltuğa uzandın.

— Tansiyon ilacını aldın mı? diye seslendim mutfaktan.

Elimde bir bardak su ve tansiyon ilacınla salona döndüm. Koltukta kayar gibi oturuyordun.

— Döndüü… ben çook kötüyüm… dedin.

Bu son sözün oldu. Bir daha ne “Döndü gı!” diyebildin ne “Dize gızı…”

Bağırışlarımı duyan komşular ambulans çağırdı.

Ambulans geldiğinde kendinde değildin.

Evden son çıkışın ebedî ayrılışın oldu.

Şiddetli bir beyin kanamasıyla aramızdan ayrıldın.

Karaman’ım, hayallerini, düşlerini, iyiliklerini, vicdan azabını, kızının emanetini senden ayırmadık. Ebedî yolculuğunda Cemre de vardı.

 

RUHUN Şad olsun. Işıklar içinde uyuyasın…

Dizemin oğlu Karaman…