İstek – Baba bu zarf sana hatıram olsun
- Eniştem ve Kaymakam
Bugün emekli aylığımı almıştım. Karaman’ın vefatından sonra bana dul maaşı bağlanmıştı. Her maaş aldığım gün aynı olurdu; duygusallaşır, yıllar öncesine giderdim.
- Ah Karaman ah…
- Ne emekler vermiştik birlikte.
- Çocuklarımızın geleceği için yememiş, içmemiş, gece gündüz çalışmıştık.
- En çok da birlikte kurduğumuz hayallerin yarım kalmasına üzülüyorum…
Döndü derin bir iç çekti.
Yıllar öncesine döndü.
Eniştem seni çağırmıştı o gün… Beraber gitmiştik yanına.
- Gel bacanak, seninle bir umut yolculuğuna gidelim, diyordu.
- Almanya işçi alıyormuş. Kaymakam söyledi. Seni de listeye yazdım, demişti.
Kaymakamın tüm köy muhtarlarını çağırdığı toplantıya Eniştem de katılmıştı.
Kaymakam masanın üzerine dosyayı bıraktı.
- “Almanya işçi alacakmış.”
Odadaki uğultu bir anda kesildi.
Kimse konuşmuyordu.
Sadece bastonuna yaslanan Cemal Eniştemin nefesi duyuluyordu.
Kaymakam devam etti.
- “Herkesi almıyorlarmış.”
- “Meslek tecrübesi olanları seçeceklermiş.”
- “Anlayacağınız, öyle herkes gidemeyecek.”
- “Sağlık raporu lazım.”
- “Meslek belgesi lazım.”
Arka sıralardan biri çekinerek sordu:
- “Kaymakamım… Meslek belgesi de ne ola ki?”
Kaymakam dosyadaki sayfaya bir kez daha baktı.
Odanın sessizliği bozulmuyordu.
Örneğin:
- “Madenciysen, madenci olduğunu göstereceksin.”
- Bir madenci sertifikası alacaksın.
İşte o an Cemal’in aklına Karaman geldi.
Karaman…
- Her yıl kışın ilçedeki kömür ocağında çalışırdı.
Kaymakam:
- Muhtarlarım;
- Bu işlerin nasıl olduğunu öncelikle siz muhtarların bilmesinde fayda var.
- Onun için sizler;
- Vilayetteki İş ve İşçi Bulma Kurumuna gidin.
- Nasıl başvuru yapılacağını,
- Ne gibi belgeleri temin etmek gerektiğini öğrenin.
- Sonra da vatandaşlara yardımcı olun, talimatını vermişti.
- İş ve İşçi Bulma Kurumu
Kayseri İş ve İşçi Bulma Kurumunun koridoru insan kaynıyordu.
Kiminin elinde nüfus cüzdanı…
Kiminin koltuğunun altında dosya…
Herkes aynı söylentinin peşindeydi.
- “Alamanya işçi alıyormuş.”
- Hollanda’da da işçi alıyormuş. Öyle duydum birinden, diye ekliyordu bir başkası.
Cemal Eniştem bastonuna dayanarak kalabalığın arasından güçlükle ilerledi.
Sırası gelince görevliye eğildi.
- Kaymakam Bey’in selamı var.
- Almanya meselesini öğrenmeye geldim.
Görevli başını kaldırdı.
- Buyurun muhtarım.
- Müdür Bey sizi bekliyor.
Cemal Eniştemin kısa ayağı ve bastonu daha kapıdan girer girmez dikkat çekiyordu. İnsanlar önce ayağına, sonra yüzüne bakıyordu. Engeli bazen yük olurdu; bazen de hiç ummadığı kapıları açardı.
- Sayın müdürüm, nasılsınız? Bana bu Almanya ve bazı Avrupa ülkelerine işçi alımı yapılacağı konusunda bilgi verir misin? der.
Kurum müdürü:
- Kimliğiniz olacak.
- Sağlık raporunuz olacak.
- En önemlisi de meslek belgeniz.
Cemal şaşırdı.
- Meslek belgesi de ne ola ki, müdür bey?
Müdür gülümsedi.
- Madenciysen, madenci olduğunu göstereceksin.
- Kaynakçıysan, kaynakçı olduğunu.
- Elinde bir belge olacak.
- Almanya öyle lafla adam almıyor.
- Ya da lehimci, elektrikçi, mobilyacı, boyacı, terzi gibi meslekler…
- Ha ayrıca, başvuru yapıldı diye herkes seçmelere çağrılmıyor, muhtarım, bilesin, diye ekler.
- İşçi alım görüşmeleri İstanbul’da yapılacak.
- İstanbul mu?
- Evet, sadece İstanbul.
- Orada yeniden doktor muayenesi ve seçme mülakatları yapılacakmış.
- Seçilmezse ne olacak?
- Seçilemeyen İstek alamaz. İstek olmayınca da Almanya’ya gidemezsiniz.
- Sizin gibi eğitimli bir kişinin, yüzlerce okuma yazma bilmeyenin arasında belki işe yarayacağı düşüncesiyle listeye alınmanızı ben sağlayacağım.
Köye döner dönmez ilk işi Karaman’ı bulmak oldu.
- Bacanak…
- Hazırlan.
- Almanya yolu göründü.
- Çalışkan Damat
Kocam olduğu için demiyorum. Adam hiç yerinde duramazdı. Elini attığı her işi öğrenir, öğrenince de en iyisini yapmaya çalışırdı. Güçlü, tıknaz ve çalışkandı.
Zor bir çocukluk yaşamıştı.
Annesi boşandıktan sonra babası ona sahip çıkmamıştı. Ortada kalan çocuğu anneannesi sahiplenmiş, onunla büyümüştü.
Çocuk yaşta çalışmaya başlamıştı.
Kışın kömür ocağında madenci,
Yaz gelince tarlada ırgat,
Bir bakarsın inşaatta taş taşıyan amele,
Bağ belleyen, ekin biçen, harmanda çalışan tarım işçisi,
Adana’da pamuk topluyor…
Mersin’de portakal…
Olmadı çoban…
Olmadı bekçi…
Ekmeğini hangi işten kazanacaksa onu yapardı.
- Çalışmaktan hiç şikâyet ettiğini duymadım.
Karaman’ın çalışkanlığı annemin gözünden kaçmamıştı. Kafasında bir senaryo oluşturmuştu.
Hem babama hem de bana sürekli Karaman’ı övüyordu.
Annem fırsat buldukça aynı şeyi söylerdi.
- Bacımın oğlu, maşallah…
- Her işi yapıyor.
- Böyle adam zor bulunur.
Babam ses çıkarmazdı.
Ben ise utanıp başka tarafa bakardım.
Karaman ağabey derdim ona. Benden on yaş büyüktü.
Köye geldiği zaman Karaman sürekli bizim eve gelir ve bizde kalırdı.
Henüz on beş yaşındaydım, seni nişanlıyoruz dediklerinde.
İlk önce istememiştim. Daha yaşım başım neydi ki nişanlanayım, evleneyim? Hoş, o zamanlar kız çocuğu onbeşine geldi mi evlendirilirdi. Köydeki kızlar ne zaman çeşmeden su getirmeye başlarlar, ahalinin diline düşerlerdi.
- Kele gı, gördüng mü Uzun Memeding gızını?
- Maşallah, boylu poslu, kele aynı babası gibi…
- He gı, gördüm. Vallaha çok sürmez, virirler bu gızı dizesinin oğluna.
- Doğru söğlüyong bacım, zaten Sidikli Fadiğin torunu onlardan hiç çıkmıyor ki.
O yıllarda kız çocuklarının çocukluğu uzun sürmezdi.
Ayağı yere değmeye başladı mı, evlilik konuşulurdu. Çoğu kız çocuğu damda lepik – sek sek oynarken nişanlanırdı.
- Kocam Karaman
Köyde bizim evin önündeki harmanda küçük bir düğün kurmuşlardı.
Davul çalıyor, gençler halaya hazırlanıyordu. Dikkatimi çeken bir şey vardı. Karaman’ın baba tarafından neredeyse kimse yoktu.
Ama o bunu dert ediyor gibi görünmüyordu.
Sanki o gün yalnızlığını düğünün dışında bırakmıştı.
- Gençler sesleniyordu:
- Haydi Karaman!
- Halayın başına geç!
Bunu bekliyormuş gibi mendilini cebinden çıkardı. O yıllarda köyün bütün düğünlerinde halay başı oydu.
Şimdi ise…
Hayatında ilk kez kendi düğününün halayını çekecekti. Belki de ilk kez, kendisini gerçekten bir yere ait hissediyordu.
Damatlık diye giydiği koyu renkli ceketi, işliği ve ütülü pantolonu onu köyün diğer delikanlılarından ayırıyordu.
Mendilini havaya kaldırdı. Bir ayağını yere vurdu.
Türkü başladı.
- Leblebi koydum tasa, gız annem…
- Doldurdum basa basa, gız annem…
- Benim yarim çok güzel, gız annem…
- Azıcık boydan kısa, gız annem…
Ardından bütün harman tek ağızdan katıldı.
- Hop ninnayı ninnayı, gız annem…
- Gel oynayı oynayı, gız annem…
- Elmayı yüke gorlar gız annem
- Ağzını dike gorlar gız annem
- Beni elinden alırlar gız annem
- Boynunu büke gorlar gız annem
- Hop ninnayı ninnayı, gız annem…
- Gel oynayı oynayı, gız annem…
- Alayı aldık düze gız annem
- Görüşelim yüz yüze gız annem
- Arada sevda varmış gız annem
- Sözü verdik biz bize gız annem
- Hop ninnayı ninnayı, gız annem…
- Gel oynayı oynayı, gız annem…
Halay çeken gençleri seyreden kadın ve kızların arasında yerimi almıştım.
Oynadıkça gülüyor…
Güldükçe türkü söylüyordu.
Ben de onu seyrediyordum.
O gün ilk kez içimden,
- “Galiba bu adamla mutlu olacağım…” diye geçirmiştim.
Zamanla alışmıştım evliliğe. Burdan sonra ben bu aileye, Karaman’a aittim. Hayatım da geleceğim de Karaman’la birlikteydi.
Alıştım dedim ya. Tanıdıkca da sevmeye başlamıştım onu. İyi bir insandı, neşeli mi neşeli, ağzında türküsü, yüzünde gülümsemeleri olan, hayatla barışık, sempatik bir adamdı. Hele ilk hamileliğimi duyduğundaki sevincini unutamıyorum.
Bağbozumu için babama yardım ettiği bir gündü. Biraz gecikmişti. Pekmez kaynatacaklardı. O gün öğrenecekti. Eve geldi:
- Döndü gı, geciktik biraz, vallaha öyle de acıktım ki…
- Tamam, aş hazır Karaman.
- Sana bir şey diyeceğim…
- Ne diyeceksin, valla merah ettim şimdi, haydi di istersen!
- Dur, bekle biraz, nefesimi toplayım.
- Baba oluyorsun Karaman, baba, deyi verdim biran.
Bir sessizlik oldu. Önce sanki anlayamadı, sonra kendine geldi.
- Baba mı? dedi.
Koskoca adam başladı hüngür hüngür ağlamaya.
Sevincinden çocuk gibi ağlıyordu…
- Döndü gı, çok mutluyum.
- Nolur beni gınama gı, baba olacağım.
- Ben sevinmeyeyim de kim sevinsin.
Açlığını unutmuş, kendini köy gençlerinin toplandığı harmanda bulmuştu. Sevincini saklamadan köy gençliğini organize edip halaya durmuştu.
- Tey tey sesleri geliyordu harmandan…
- İbrişim örmüyorlar, oy oy
- Sevmişim vermiyorlar, oy oy
- Sevmişim vermiyorlar, oy oy
- Tanrının zalimleri, oy oy
- Münasip görmüyorlar, dayanamam ben
- Münasip görmüyorlar, sabredemem ben
Hamileliğim ilerliyordu. Ablam da hamileydi. Benden iki ay önceydi. Bana her şeyi anlatıyordu. Adeta beni doğuma hazırlıyordu.
Çocuktum ben. Hamilelik, annelik; bunlar benim çok uzağımda olan şeylerdi.
Ben köyde arkadaşlarımla lepik oynarken, ne olduğunu anlamadan evlenmiş, hamile kalmıştım.
Kucağımda bulmuştum Birol’umu, henüz onaltısında.
- Seçmeler ve İstek
“Almanya’ya işçi alınacağı haberi artık tüm Türkiye’ye yayılır…”
İnsanlar İş ve İşçi Bulma Kurumlarına akın ederler. Başvuru sayısının çok olması nedeniyle Almanya’dan gelen işçi alım merkezi görevlileri işçi olarak gönderilecek kişileri seçmeye başlarlar. Sağlık raporunun yanı sıra kendi sağlık ekipleri tarafından da muayeneye tabi tutulurlar. Bazı meslek dallarında tecrübeli, eğitimli eleman ararlar.
Karaman Enişte hemen bir maden işçisi sertifikası aldırtır kendisine, para karşılığı. Aslında maden tecrübesi de vardır. Ancak o günlerde sertifikaymış, ustalık belgesiymiş, bunların pek bilindiği, uygulandığı yıllar değildir.
Otobüs hareket eder.
İstanbul…
Topkapı.
Sabahın ilk ışıkları.
Barakaların önünde yüzlerce insan.
Kiminin elinde bohça… Kiminde eski bir bavul…
Kiminin cebinde annesinin diktiği muska…
Kiminin cebinde yalnızca nüfus cüzdanı.
Kimse konuşmuyor.
Herkes birbirinin yüzüne bakıyor.
Çünkü biraz sonra…
Birilerinin kaderi değişecek.
Topal Cemal sırası kendine gelince içeri alınır. Tüm gözler onun ayakları üzerindedir. Garip, şimdiye kadar görülmemiş bir topal adam karşılarında durmaktadır.
- Ne iş yaparsın? Hangi tecrüben var? diye sorulunca,
- Diplomasından, muhtar olduğundan ve hesap kitap işlerine yatkın olduğunu anlattıktan sonra,
- Bize doğru yürür müsün?
Cemal bastonunu sıkıca kavrar.
Cemal ağaç bastonuyla heyetin önünde…
- Bir adım…
- Bir adım daha…
Odadaki herkes ayağına bakmaktadır.
- Doktor not alır.
- Hiç kimse konuşmaz.
Sonunda yalnızca tek kelime gelir.
- Nein.
- Herr Cemal;
- Aslında sen buradakilerden çok daha kalifiye özelliklerin var, ama bizim işverenler topal birisine maalesef iş vermezler…
- Değil mi, Herr Schmidt?
- Uygun değildir, engellidir… diye tekrar eder.
- Bitte gehen Sie aus, lütfen dışarı çıkınız…
Tahmin ettiği, neredeyse bildiği, beklediği bir durumdur. Fazla dert etmez.
- Olmadı, kısmet değilmiş, der, hafif yutkunur.
- Köye dönerim. Başka Almanya yolcularına yardımcı olurum.
- Umarım Karaman’ı alırlar.
Alım merkezinin önü ana baba günüdür. İş ve İşçi Bulma Merkezlerinden gönderilen kişiler, Alım Merkezince muayene edildikten sonra mesleklerine ve tecrübelerine göre çeşitli firmalarda veya maden ocaklarında çalışmak üzere davet mektubu alırlar.
Çalışmaya uygun görülen kişilere, Almanca kaleme alınmış, üzerlerinde adları yazılı olan, İstek de denilen bir Davet Mektubu verilir. Ayrıca çalışacakları firmalara gönderilmek üzere, birçoğunun içeriğine tam olarak vakıf olmadıkları şartların yer aldığı kapsamlı bir sözleşmeye de imza atarlar.
Bizimkilerin umurunda mı neyi imzaladıkları? İstek, Davet Mektubunu aldıkları için mutlu ve umutludurlar.
Sıra Karaman’a gelir.
Karaman içeri ürkek adımlarla girer.
Heyettekilerle göz göze gelir.
Doktor ayağa kalkar, Karaman’ın yanına gelir.
Gözlerinin içine bakar, elindeki kalemi ile göz muayenesi yapar.
Sonra arkasındaki heyete dönerek:
- Schielender Mann.
- Keine Einladungsschreiben. “Aus.”
Tercüman:
- Maalesef davet mektubu alamıyorsunuz, dışarı çıkabilirsiniz, der.
Heyette oturan diğer yetkililer seslerini çıkarmazlar.
Bebekken geçirdiği ateşli hastalık nedeniyle gözleri birazcık şaşıdır Karaman’ın. Görme bozukluğu olmamasına rağmen Kör Karaman da derler kendisine. Karaman’ın görme bozukluğu olup olmadığına bakılmaksızın, ilk bakışta, ilk göz göze gelişte karar verirler.
Derdini anlatamayan Karaman, kendisi gibi red alanlarla dışarıda sohbet etmeye başlar…
- Ya ne dert ediyorsunuz, gider memleketimizde çalışmaya devam ederiz.
- Haydi biraz keyiflenelim.
- Bizim oranın bir türküsü ile haydi halay çekelim.
- Var mısınız?
Halay başına geçer.
- Üç ileri, üç geri adım atacağız. Benim söylediğim dizeleri aynı namede sizler tekrarlayacaksınız.
- Leblebi koydum tasa
- Doldurdum basa basa
- Benim yarim çok güzel
- Birazcık boydan kısa
- Hop ninnayı ninnayı
- Gel oynayı oynayı…..
Anonim
Dışarıda türkü söyleyip halay çeken insanları gören Alman heyeti, çalışmayı bırakıp halay çeken adamları ilgiyle izlemeye başlar.
Bir keyif, bir neşe… Yok öyle bir şey. Hele baştaki, adeta türkünün ritmi ile bir bütün olmuş, o güzel diz kırma hareketi ile ekibi uyumlu, senkronik bir şekilde halay çektiriyor; izleyenleri adeta mest ediyor.
- Bakın şu baştaki adama. Grubun şefi gibi…
Miele firmasının temsilcisi, yerinde halaya ritim tutmaya çalışır.
Sonra birbirlerine bakarlar.
Miele temsilcisi:
- Bu adam neşeli birisi.
- Yaşama hevesi var
- Küsmeyen lider birisi üstelik.
- Bu şahsı bizim listeye yazalım.
Heyet içeri girer…
Tercüman:
- Karaman Bey, lütfen içeri gelin.
Miele temsilcisi:
- Herr Karaman wi giben dein Arbeit einladung.
- Und danke für Gruppentanz.
Tercüman:
- Karaman Bey, sizin İstek Mektubunuz tamam.
- Ayrıca o güzel dansınız için de teşekkür ediyorlar.
Karaman kâğıdı eline alır. Anlamsız anlamsız bakınır.
- KARAMAN ALMANYA YOLCUSU
İstek mektubu;
- Şuraya Karaman Düzbey’in adı yazılsın.
- Herr Doktor, sen de imzalar mısın?
İmzalar atılır, sözleşme – istek mektubu hazırlanır. Karaman’a:
- Sen Bielefeld’e gidecek ve oradaki çamaşır makinelerinin üretildiği Miele fabrikasında işe başlayacaksın, denir.
Karaman istek mektubunu eline alır. Önüne arkasına bakar. Şaşkın bakışlar arasında:
- Ne yapacağım şimdi?
- Ne demek bu?
- Karaman Bey, bu mektubun İSTEK mektubudur.
- Hazırlıklarını yap. Mektubun arkasında çalışacağın firmanın adı ve adresi yazılı.
- En kısa zamanda Almanya’ya gitmelisin.
Karaman buruk bir sevinçle İstanbul’dan memlekete döner. Döndü’ye durumu anlatır.
- Gı Döndü, aslında hiç şansım yoktu. Gözümün şaşılığından dolayı beni dışarı çıkarmışlardı.
- Ne olduysa ben halay çektikten sonra oldu. Adamlar beni geri çağırdı.
- Sonra bu istek mektubunu verdiler.
- Döndü gı… İstersen gitmem… Yine çalışır, size bakarım…
Döndü yutkunur. Biraz durup derin nefes alır.
- Yok Karaman, dönmek yok. Çıktın artık bu yola.
- Sen git. Almanya yolcususun sen… Sonra ben… Sonra çocuklar…
Evde hüzün vardır.
Uzun bir tren yolculuğundan sonra Bielefeld’e ulaştı.
- Bielefeld ve Miele
Hayım denilen misafirhanenin kapısı arkasından kapanırken Karaman, artık gerçekten gurbette olduğunu hissetti.
Kadın işçiler ise karşı sokakta yer alan diğer kadınlar hayımına yerleştirilirler. Bir süre sonra kadınların kaldığı hayımların etrafında dolanan bir sürü Türk erkekler belirmeye başlar.
İlk gün yeni gelen işçileri mesai çıkışı sonrası alışveriş yaptıkları süpermarkete götürürler. Herkesin elinde 200 marklık hoş geldiniz alışveriş çeki ile ilk alışverişlerini yaparlar.
Karaman eline bir paket aldı.
Üzerinde uzun uzun Almanca yazılar vardı.
Paketi çevirdi. Bir daha çevirdi.
Hiçbir şey anlamadı.
Yanındaki arkadaşına uzattı.
- Ula…
- Bu dana mı?
- Domuz mu?
Arkadaşı omuz silkti.
- Vallaha ben de bilmirem.
İkisi de paketi yerine bıraktılar.
- Aha, orda yımırta var.
Yumurta reyonuna yöneldiler.
- Ula…
- Yımırta yımırtadır…
- Ula, tümünü almayın, başgalarına da galsın.
Dört kişilik odalarda kalmaya başlayan Karaman ve arkadaşları, hayımdan çıkıp çevreyi gezmeye başlarlar.
Karaman’ın oda arkadaşı dirseğiyle dürttü.
- Gel la Karaman…
- Kadınlar Heim’inin önünde dolaşah.
- Belki tanışırıh.
Karaman güldü.
- Git ula başımdan…
- Ben evli barklı adamım.
- Nideceğim ilin garılarıyla?
Oda arkadaşları kahkahaya boğuldu.
Her gün yeni bir şeyler öğreniyorlardı. Artık bir mektup yazma zamanı gelmişti. Ama önce postaneyi bulmak gerekiyordu. Heimden birkaç sokak ilerisindeki semtin küçük çarşısına birkaç kez gidip geldi. Her döndüğü sokağın köşesine, eline aldığı küçük bir taş ile K işareti koydu.
Bu kez biraz daha fazla yürümüştü. Sanki kaybolmuş gibi yazdığı işaretleri ve postaneyi ararken bir gencin sesiyle kendine geldi.
- Abi… merhaba.
- Kayboldun galiba.
- He. Öyle oldu galiba. Mektup atmak istiyorum da, postaneye bakınıyordum.
- Gel abi, gel. Ben sana yardım edeyim.
- Benim adım Taner. Seni fabrikada gördüm.
Birlikte yürümeye başlarlar.
- Biz Türk Danış’tanız.
- Yeni gelenlere yardım ediyoruz.
- Üniversite öğrencisiyim. Mühendislik okuyorum.
- Miele’de staj yapıyorum.
- Seninle bir ara şehir merkezine gideriz, hem postaneye uğrar hem de alışveriş yerlerini görürsün.
- Hafta içinde mutlaka görüşürüz.
- Sağolasın yeğenim, der Karaman, rahatlamıştır biraz.
Daha sonra birçok Türk Danış öğrencisi ile tanışırlar.
Ertesi sabah dolabını açtığında katlanmış küçük bir kâğıt dikkatini çekti.
Sevgili işçi kardeşlerimiz,
- Biz üniversite öğrencileri olarak
- Sizlere yardımcı olmak istiyoruz.
- Her akşam iş çıkışı kapıda sizi bekleyeceğiz.
Rehber öğrenciler fabrikada:
- Şimdi Pause zamanı, mola zamanı. Küçük mola, bir sigara molası, 10 dakika.
- Şimdi Frühstück zamanı, kahve ve yemek molası. Büyük mola, 30 dakika.
- Achtung! Dikkat… Türkçe-Almanca tabelalar…
- Tuvaletleri temiz tutalım uyarı resimleri… Resimle, alafranga tuvaletler üzerine ayakkabı ile çıkılmaz karikatürü…
Karaman işe başladığının ikinci haftasında küçük bir iş kazası geçirir.
- Taner, lütfen buraya gelir misin? der bölüm ustabaşısı.
- Karaman ayağına küçük bir paket düşürdü. Şimdi ambulans ile hastaneye götürülecek.
- Sen de ona yardımcı olacaksın…
Hastaneye ulaşırlar.
Doktor ayağına baktı.
Sonra başını kaldırdı.
- Yeni mi başladın sen fabrikada çalışmaya?
- Güvenlik ayakkabın yok muydu?
Karaman tercümanın yüzüne baktı.
- Güvenlik ayakkabısı ne ola ki?
- Benim sadece bir çift ayakkabım var.
- Bunlar da ayağımdakiler.
Doktor şaşkınlıkla gözlüğünü çıkardı.
- Fabrika sana vermedi mi?
Karaman başını iki yana salladı.
Doktor hemen telefona sarılır. Numaraları çevirmeli telefondan sekreterini yanına çağırır.
- Frau Müller, Miele Fabrikasına mektup yazın, Karaman bir hafta raporludur.
- Ayrıca Arbeitsamt – İş Kazaları Dairesine de bir şikâyet mektubu gönderin. İşçinin güvenli çalışma koşulları oluşturulmamıştır.
Karaman istirahate çıkar.
- Karaman abi, yarın iş çıkışı sana gelmek isterim.
- İstersen seninle küçük bir şehir turu atalım, ne dersin?
- Olur, vallaha çoh iyi olur, sağolasın Taner gardaşım.
- Sana Taner gardaşım diyebilir miyim?
- Tabii ki, Karaman abi.
Anlaşırlar. Ertesi gün buluşurlar.
- Abi, şimdi bu otobüs ile şehir merkezine gideceğiz.
Taner otobüs bileti almak için şoföre iki mark uzatır.
- Zwei Bilet, bitte. İki bilet, lütfen.
- Bitte, diyerek bileti Karaman’a uzatır, tebessüm etmiş yüzüyle.
Karaman bileti alırken şoföre bakar, onun söylediğini tekrar eder.
- Bitte, der.
Şoför ve Taner gülümserler.
- Taner, abi, Bitte demek buyurun demek burada. Sen ona:
- Danke diyeceksin.
- Bitte, para üstünüz, der şoför, 80 feniği uzatır.
- Abi bak, bu durakta biner, 11 durak sonra inersen şehir merkezindesin.
- 60 fenik ödeyip tek yön bilet alacaksın.
- Ein Billet bitte, demen yeterlidir. Buradaki bitte ise lütfen anlamındadır.
- Karaman, bilet bitti, bilet bitti dersem kolay kolay unutmam, der gülümseyerek.
- Billet bitte, Ein Billet Bitte…
- Haklısın abi, öğrenmek için güzel bir yöntem…
“Billet bitte” Karaman’ın öğrendiği ilk sözcüklerden olur.
Taner ile şehir merkezine ulaşırlar. Taner’in sırtında eski bir çanta vardı. Sürekli sırtında taşıyordu.
- Abi, çantama bakıyorsun.
- Evet, şaşırdım biraz doğrusu. Benim bildiğim kadınlar omuzlarında çanta taşırlar, ondan öyle garip bakıverdim.
- Kusura bakma Taner yeğenim…
- Sorun değil. Bu çantayı ikinci el mağazasından aldım. Sabah işe giderken hazırladığım yemek paketlerimi, hatta sigara ve çakmağımı bile çantaya koyuyorum.
- Güzelmiş. Bana da bulalım böyle bir sırt çantası.
- Olur tabii ki. Hatta seni ikinci el ürünler satan mağazaya götüreyim. Orada tertemiz kullanılmış ev eşyaları, mobilyalar, hatta kıyafetler dahi bulabilirsin.
Taner her işine yardımcı olur Karaman’ın. Hatta o kadar ki dostlukları Karaman Türkiye’ye geldikten sonra da devam eder.
Taner ve diğer Türk Danış’ın gönüllü elemanları ilk zamanlar herkese çok yardımcı olurlar. İlerleyen süreçte bu iş paralı bir sektöre dönüşür. Öyle ki bazı fırsatçılar bu durumu bayağı kullanır olmuşlardı. Nasıl olsa dil bilmeyen bir sürü işçi vardı.
Türk Danış zamanla değişti. Gönüllü gençlerin yerini paralı elemanlar aldı.
Taner öyle olmadı derdi, Karaman ve birçok kişiye uzun yıllar gönüllü yardım etti.
- Kontrat Uzatma – Toplantı
Karaman altı ay çalıştıktan sonra bir miktar da para biriktirir. İzne gitme planları yapmaya başlar. Öncesinde Döndü’yle iki kez mektuplaşır.
Benim güzel karım. Döndüm. Biricik oğlum Birol’um. Halınızı sual ederim öncelikle. Beni merak etmeyin, çok iyiyim. Tek düşüncem sizsiniz. Her gün işe gidiyorum. Miele Fabrikasında elektrikli süpürgeler üreten bölümde çalışıyorum.
Dört arkadaş ile bir odada kalıyoruz. Ortak mutfağı, banyosu olan, otel gibi bir yer işte. Ben hiç yemek yapmadığım için arkadaşlar yemek yapıyor, ben de bulaşıkları yıkıyorum. Size bir miktar para göndermek istiyorum ama henüz nasıl göndereceğimi öğrenemedim. Öğrenir öğrenmez 100 mark göndereceğim.
Kayınvalidem, dizem nasıllar, iyiler mi? Selam eder, ellerinden öperim.
Herkese selam eder, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim.
Sıhhatte selamette kalın.
Birol’u sana, seni de Allah’a emanet ediyorum.
Karaman…
- Taner, sana bir şey soracağım. Bu benim ikinci mektubum. Yardımcı olur musun?
- Tabii ki yardımcı olurum. Hem postaneye giderken;
- Bazı soracağım şeyler var demiştin, onları da konuşuruz.
- Oh be Taner’im, sen sağolasın, şimdi daha rahatladım.
- Bak Taner gardaşım, biliyorsun ben neredeyse altı aydır buradayım.
- Evimi, çocuğumu çok özledim.
- İzne ayrılıp memlekete gidebilir miyim?
- Ne yapmalıyım?
- Karaman abicim, önce bir oturalım. Ne istediklerini konuşalım. Sonra da bir plan yapalım.
- Şimdi işçi kontratının uzatılması için önce Vorarbeiter ve Bölüm Şefi ile konuşacaksın, beraber konuşuruz.
- Sonra onlara, izne ne zaman gidebileceğini sorarız.
- İzne gitmek senin hakkın.
- Hatta abi, senin maaşından küçük bir miktar para kesiliyor. Bu para tatil kasası denilen bir yerde birikiyor.
- İzne ayrıldığında bu parayı sana ödüyorlar.
- Ula, bu iyiymiş. Hem izne gideceğim hem de para alacağım.
- Ayrıca abi, kafanı karıştırmak istemiyorum ama bu firmada yine senden iki türlü para kesiliyor.
- Birisi emekli kasasına…
- Diğeri ise işçi sendikasına.
- Valla, hiçbir şey anlamadım.
- Şimdilik bu kadar bil yeter. Zamanı gelince bunlar senin çok işine yarayacak.
- Unutma bu dediklerimi.
Karaman ustabaşına toplantı yapmak istediğini söyler.
- Herr Betriebs… Biz de düzenli olarak işçilerimizle teke tek toplantı yaparız.
- İyi ki geldin, hatırlattın. Danke.
- Haftaya, öğlen yemek molasından önce görüşürüz.
Serbest dolaşan Taner hemen yanlarına gelmişti.
- Karaman abi, haftaya toplantıda neler konuşacağımızı iş çıkışı bir ele alalım.
Paydos zili çalmıştı. Herkes aynı çıkış kapısına doğru yol almıştı. Karaman’ın gözleri Taner’i arıyordu.
Omzuna dokundu.
- Karaman abi, kusura bakma, beklettim.
- Hemen kartımıza basıp çıkalım, dedi.
Her sabah çalıştığı bölümün giriş kapısında duvarda asılı olan, üzerinde Karaman yazılı kartı alır, giriş saati yazan makineye tık diye basar, akşamları da aynı şekilde kartını basıp çıkar.
- Her gün kart basıyoruz… Tık tık diye mektubunda söz etmişti.
- Gel Taner, sana şu köşedeki barda bir bira söyleyeyim. Sonra konuyu konuşuruz.
Bara beraber girerler. Barmen taburelerine otururlar.
Karaman barmene dönerek, eliyle Becks birasını işaret ederek:
- Zwei Bier, bitte. İki bira, lütfen, der.
- Abi, ne güzel Almanca söyledin. Bravo sana.
- Aslında halde bazen seni izliyorum, herkese selam veriyorsun. İnsanların adlarını hatırlıyorsun. Hatta sen konuşurken kullandığın mimik hareketlerini çok konuşuyorlar.
- Çok güzel abi, böyle devam et. Bir iş yerinde sempati toplamak iyi bir şey.
- İnan bana, haftaya senin kontratını uzatacaklar.
- Kontratı uzatmazlarsa çıkış veriyorlar. Çıkış alınca yeniden firma oturumu bulmak için firma firma iş arayacaksın demektir.
- Dil bilmeyince kontrat almak doğal olarak çok zor.
- Ha abi, sen ne diyecektin bana?
- Ya Taner gardaşım, geçen Türkiye’den, eşim Döndü’den mektup geldi. Çok mutlu olduğum bir haber geldi.
- Birkaç aya tekrar baba olacakmışım. Mektubu bir de sen okur musun?
- Çok mutluyum, acayip heyecanlıyım.
- Ben diyorum ki, bir yılım dolmadan, iki üç haftalık bir izne gidebilir miyim?
- Bu durumu anlatsak acaba bana anlayış gösterirler mi?
- Bunu anlatabilmem için mutlaka sen yanımda olmalısın.
Karaman cebinden mektubu çıkarıp Taner’e uzatır.
- Mektup küçük bir zarfın içerisine dörde katlanarak konulmuş. Katlanmış yerleri ise eskimeye yüz tutmuştu…
- Taner, bu mektubu belki on kere okumuşumdur.
- Al, bir de sen oku.
Taner mektubu alır, okumaya başlar, yüzünde bir gülümsemeyle…
- Abi, yengenin el yazısı da çok güzelmiş.
Karaman, mektubu bacanağının yazdığını açıkladıktan sonra merakla:
- “Doğru mu anlamışım?” diye sorar.
- Evet abi, doğru anlamışsın.
- Tebrikler. Gözünüz aydın. Yeniden baba olacakmışsın…
Bira şişeleri tokuşturulur.
- Şerefe…
Soğuk arpa suyunu mideye indiren Karaman, yüzünü buruşturur. Tadına alışık değildir biranın.
- Karaman abi, ne güzel haber bu. Çok sevindim. Bu güzel haberi ustalarına haber verelim. Doğum olunca onlara bir Frühstück verirsin.
- Hatta doğum ve çocuk parası da alırsın.
- Doğum ve çocuk parası?… Acayip bir memleket burası…
Haftalık rutin mesai günleri devam ediyordu. Karaman’ın içi içine sığmıyordu. Kontratı uzatılacak mıydı? Gerçi Taner güzel sözler söylemişti ama yine de endişeli bir bekleyiş vardı.
Çalışırken sürekli gülen ve kendi kendine türkü söyleyen Karaman’ı iş arkadaşları da sevmişti. Öyle ki:
- Herr Düzbey, gel bizimle birlikte mola ver, sana kahve ikram edelim, diyorlardı.
- Danke frau, bitte frau, ahzoo herr şeklinde Almanca ifadeler kullanıyor, el kol, mimik hareketleri ile diyalog kurmaya çalışıyordu.
Daha sonra benim de iş arkadaşım olacak Frau Köhner anlatmıştı. Karaman domuz eti yemeyeceğini anlattığı bir durumda derdini şöyle anlatmış:
- Herr Düzbey…
- Yemek molasında bizimle beraber oturup yemek yer misin?
Karaman, onların getirdiği yemeklerden yiyeceğini zannederek panikle ellerini sallayarak:
- Nein, nein…
- Kein essen…
Sonra iki parmağıyla domuz burnu yaptı.
- Hort hort…
- Du, du bist… hac işaretini yaptı, eliyle dörtlü hareketini gösterdi.
- Du essen…
- Aber ich nich essen… yani ben… kendini işaret ederek;
- Ben Karaman.
- Elhamdülillah…
- Müslüman.
Frau Köhner birkaç saniye baktı.
Sonra kahkahayı bastı.
Ertesi gün bütün fabrikada aynı hikâye anlatılıyordu.
Karamanca hac işaretli kendini tarif tüm fabrikada duyulmuştu. Karaman fabrikanın en sempatik işçisi oluvermişti.
Her ne kadar esprili, sempatik davranışlar sergilese de Karaman’ın aklı fikri yapılacak toplantıda kalmıştı.
- Günaydın Taner, toplantıyı nerede yapacağız, biliyor musun?
- Herr Günter’e sorup geliyorum.
- Abi, sen normal işine başla, ben sana döneceğim.
Taner ofislerin olduğu bölüme gider, toplantı saatini ve nerede olacağını öğrendikten sonra yanında ustabaşı Herr Günter ile birlikte geri döner.
- Herr Düzbey, personel şefimiz Herr Schmidt bugün hasta olduğu için işe gelememiş.
Karaman’ın bakışlarında bir ümitsizlik ve endişe belirir. Ne diyeceğini bilemediği için Türkçe:
- Aboow, tüh, ben nöreceğim şimdi, diye seslenir.
- Abi sakin ol, dur hele bir dinleyelim. Herr Günter sözünü daha bitirmedi.
Karaman’ın gerildiğini anlayan Herr Günter, Taner’in durumu açıklayıcı çevirisini beklemeden:
- Tamam Karaman, sen sakin ol.
- Şimdi normal işimize dönelim.
- Toplantı için saat üçte bana geliyorsunuz.
Karaman süpürge hortumlarının ambalajlandığı makineye döner.
Çalışmaya başlar.
Ama artık hiçbir sese odaklanamaz.
Aklı yalnız saat üçtedir.
- Toplantı
Zaman bir türlü ilerlemiyordu. Hallenin ortasında asılı olan saat, sanki Karaman’ın kalp atışlarını taklit edercesine tık tık çalışıyordu.
Karaman işi yavaşlatmış, gözleri sık sık duvardaki saate kaymaya başlamıştı. Yanından geçmekte olan Taner’e:
- Gidelim mi artık? diye sordu.
Taner saatine baktı.
- Daha on beş dakika var abi. Hem sen böyle heyecan yaparsan, toplantıya girdiğimizde ne söyleyeceğini unutursun.
- Ula oğlum, ben zaten ne söyleyeceğimi biliyorum. Kontrat uzayacak mı, uzamayacak mı, onu bilmek istiyorum.
Taner güldü.
- Onu da birazdan öğreneceğiz.
Karaman elindeki iş eldivenlerini çıkardı. Avuçlarının içi terlemişti. Pantolonunun cebinden mendilini çıkarıp alnını sildi.
- Taner…
- Efendim abi?
- Sence uzatırlar mı?
- Bence uzatırlar.
- Nereden biliyorsun?
- Çünkü seni seviyorlar. İşini de düzgün yapıyorsun. Hem daha önce söyledim ya, sen burada kendini sevdirdin. Herkes senden memnun.
Karaman başını salladı.
- Ben de öyle düşünüyorum ama insanın içine bir kurt düşüyor işte.
Birlikte ofislerin bulunduğu bölüme doğru yürümeye başladılar. Karaman her adımda biraz daha sessizleşiyordu. Koridorun sonunda üzerinde “Büro” yazan kapının önüne geldiklerinde Taner durdu.
- Abi, önce ben gireyim. Sen arkamdan gel.
- Niye?
- Ne niyesi? Almanca konuşulacak. Önce bir anlayalım ne diyorlar.
- Tamam gardaşım.
Taner kapıyı çaldı.
İçeriden bir ses:
- Herein!
Taner kapıyı açtı.
İçeride Herr Günter masanın arkasında oturuyordu. Yanında da personel bölümünden orta yaşlı bir kadın vardı. Masanın üzerinde birkaç dosya, bir hesap makinesi ve Karaman’ın personel dosyası duruyordu.
Karaman dosyayı görünce gözleri dosyaya takıldı. Sanki dosyanın kapağının üzerinde kendi geleceği yazıyormuş gibi baktı.
Herr Günter ayağa kalktı.
- Herr Düzbey, kommen Sie. Setzen Sie sich.
Taner öne çıktı.
- Abi, otur diyor.
- Danke, dedi Karaman, sandalyeye ilişip Taner’in de yanına oturdu.
Herr Günter dosyayı açtı.
- Sie arbeiten jetzt seit sechs Monaten bei uns.
Taner Karaman’a döndü.
- Altı aydır burada çalıştığını söylüyor.
Karaman hemen cevap verdi:
- Evet, altı ay oldu.
Herr Günter başını salladı.
- Wir sind mit Ihrer Arbeit zufrieden.
Taner’in yüzünde küçük bir gülümseme belirdi. Karaman ona baktı.
- Ne diyor?
- İşinden memnun olduklarını söylüyor.
Karaman’ın yüzü bir anda aydınlandı.
- Öyle mi?
- Evet abi.
- Allah razı olsun, dedi elleri dizlerinin üzerinde.
Herr Günter konuşmaya devam etti.
- Sie sind zuverlässig. Sie kommen jeden Tag pünktlich zur Arbeit.
Taner çevirdi:
- Her gün işe zamanında geldiğini, düzenli ve güvenilir bir işçi olduğunu söylüyor.
Karaman başını öne eğdi.
- Ben işimi yaparım gardaşım.
Herr Günter dosyadan bir kâğıt çıkardı.
- Deshalb möchten wir Ihren Arbeitsvertrag verlängern.
Taner bir an durdu. Karaman’ın yüzüne baktı. Sonra gülümsedi.
- Abi…
Karaman heyecanla:
- Ne oldu?
- Kontratını uzatmak istiyorlar.
Karaman birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sanki duyduğu cümlenin anlamını kafasında birkaç kez tekrar etti.
- Uzatacaklar mı?
- Evet abi.
Karaman derin bir nefes aldı.
- Oh be…
Ellerini yüzüne götürdü.
- Allah’ım sana şükür.
Herr Günter ne olduğunu tam anlayamasa da Karaman’ın sevincini görmüş, o da gülümsemeye başlamıştı.
Karaman ayağa kalkacak gibi oldu, sonra kendini toparlayıp yeniden sandalyeye oturdu.
Taner:
- Abi, daha bitmedi.
Karaman’ın yüzündeki sevinç bir anda meraka dönüştü.
- Daha ne var?
Taner, Herr Günter’in önündeki kâğıda baktı.
- Kontratın uzatılmasıyla ilgili birkaç işlem var. Personel şefi geldiğinde belgeleri imzalayacaksın.
Karaman:
- Tamam.
Bir an durdu.
Sonra asıl söylemek istediği şeyi hatırladı.
- Taner…
- Efendim abi?
Karaman başıyla Herr Günter’i işaret etti.
- Şimdi izni soracak mıyız?
Taner:
- Soracağız.
Karaman yeniden gerildi. Taner Herr Günter’e döndü.
- Herr Günter, Herr Düzbey hat noch eine Frage.
Herr Günter:
- Ja, bitte.
Taner birkaç cümleyle Karaman’ın durumunu anlatmaya başladı.
Altı aydır Almanya’da olduğunu, Türkiye’de eşinin ve bir çocuğunun bulunduğunu, eşinin yeniden hamile olduğunu ve Karaman’ın doğumdan önce ailesini görmek istediğini söyledi.
Karaman konuşmanın Almanca kısmını anlamıyordu. Ama Taner’in yüzüne bakarak anlatılanların iyi gittiğini anlamaya çalışıyordu.
Bir süre sonra Herr Günter Karaman’a döndü.
- Herzlichen Glückwunsch.
Karaman şaşkınlıkla Taner’e baktı.
- Ne dedi?
- Tebrik ediyor abi.
Karaman’ın yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.
- Sağ olsun. Sağ olsun.
Herr Günter:
- Urlaub ist möglich.
Taner hemen Karaman’a döndü.
- İzin mümkün diyor.
Karaman’ın gözleri büyüdü.
- Mümkün mü?
- Evet.
Karaman ellerini birbirine sürttü.
- Ula, ben ne zamandır bunu bekliyorum, biliyor musun?
Taner gülümsedi.
- Ama ne zaman gideceğini konuşmamız lazım.
Herr Günter takvimi önüne çekti. Bir süre sayfalara baktı.
Sonra:
- Zwei Wochen?
Taner Karaman’a döndü.
- İki hafta izin diyor.
Karaman hemen başını salladı.
- İki hafta az.
Taner şaşırdı.
- Ne?
- İki haftada Türkiye’ye gidip geleceğim. Yolda iki gün geçer. Memlekette ne kaldı?
Taner gülerek:
- Abi, daha fazla istiyorsan kendin söyle.
Karaman derin bir nefes aldı.
Sonra bütün cesaretini toplayıp Herr Günter’e döndü.
- Herr Günter…
Taner gülmeye başladı.
Karaman elini göğsüne koydu.
- Familie… Baby…
Sonra iki elini karnının önünde birleştirip bebek sallıyormuş gibi yaptı.
- Baby kommt.
Herr Günter birkaç saniye Karaman’a baktı.
Taner kahkahayı zor tuttu.
Karaman devam etti:
- Meine Frau… Türkei… Ich reisen…
Sonra ellerini iki yana açtı.
- Drei Woche?
Herr Günter’in yüzünde hafif bir gülümseme oluştu.
Taner tercüme etti:
- Üç hafta istiyorsun.
Karaman başını salladı.
- Evet. Üç hafta.
Herr Günter takvime yeniden baktı. Uzun birkaç saniye boyunca konuşmadı.
Karaman’ın yüzündeki gülümseme yavaş yavaş kayboldu. Taner de sessizleşti. Karaman’ın aklına bir anda kötü ihtimaller gelmeye başladı.
- Acaba fazla mı istedim?
Herr Günter sonunda başını kaldırdı.
- Drei Wochen können wir machen.
Taner’in yüzü aydınlandı.
- Abi, üç hafta tamam diyor.
Karaman önce anlamadı.
- Tamam mı?
- Tamam.
Karaman sandalyesinden doğruldu.
- Üç hafta mı?
- Evet abi.
Karaman ellerini açtı.
- Ula Taner…
Sonra gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
- Döndü’yü göreceğim.
Bu kez sesi çok daha alçaktı.
- Birol’u göreceğim.
Bir an sustu.
- Bir de doğmamış çocuğumu…
Taner Karaman’ın yüzüne baktı. Karaman’ın gözleri dolmuştu. Herr Günter konuşmaya devam etti.
- Aber pünktlich zurückkommen.
Taner:
- Ama iznin bitince zamanında geri dönmen gerekiyor.
Karaman hemen başını salladı.
- Gelirim.
Taner:
- Abi, özellikle söylüyor. İzin bitince işe dönmen önemli.
Karaman ayağa kalktı.
Herr Günter’e doğru birkaç adım attı.
Elini uzattı.
- Danke Herr Günter.
Herr Günter elini sıktı.
- Bitte, Herr Düzbey.
Karaman kapıya yöneldi.
Tam çıkacakken geri döndü.
- Taner…
- Efendim abi?
- Bir şey daha soracağım.
- Sor.
- Ne zaman gidebilirim ve tatil parası demiştin ya, onu da alabilir miyim?
- Tamam abi, soruyorum.
- Herr Günter, bir soru daha sormak istiyor Herr Düzbey…
- Doğumdan sonra gitmen en iyisi, hem çocuğunu görürsün, daha iyi olmaz mı?
- Sen kendine uygun planlamayı yap ve bize bildir.
- Yalnız hemen haftaya olmasın, senin yerine geçici birisini buraya kaydırmamız gerekiyor.
Karaman’ın yüzünde yeniden çocukça bir gülümseme belirdi.
- Ula Taner, ben Almanya’yı seviyorum. Hakkaten iyi memleketmiş be!
Taner kahkahayı bastı.
Herr Günter ne söylendiğini anlamasa da onların gülüşüne katıldı.
Karaman kapıdan çıkarken bir kez daha arkasına baktı. Az önce içeri girerken omuzlarında taşıdığı ağırlığın büyük bir kısmı sanki kapının içinde kalmıştı.
Koridora çıktığında derin bir nefes aldı.
- Oh be…
Taner:
- Ne oldu abi?
Karaman yürürken ellerini iki yana açarak seslendi:
- Kontrat uzatıldı ya, çok şükür rahatladım.
Koridorda yürürken Karaman çok sevdiği Şarkışla türküsünü mırıldanıyordu…
Hacali obasını engin mi sandın
Ayağında potini zengin mi sandın
Her oluru olmazı yavrum dengin mi sandın
Ayda geçti, göremedim yar seni
Yılda geçti, göremedim Döndü seni….
Taner:
- Abi, alem adamsın abi. Keyfine diyecek yok, hayırlı olsun. Konuşuruz, haydi çüs.
- Çüş ne, Taner?
- Abi, çüş değil, çüüs, diyeceksin, hoşça kal anlamında.
- Çüüs Taner, çüüs…
Ertesi gün Karaman arkadaşlarına ekmek, tereyağı ve reçel ısmarladı.
Frau Köhner merakla:
- Ne için bu veriyorsun bu brötchenleri, Herr Düzbey? Warum gibst du diese Brötchen?
Karaman kendince:
- Ich, Frau, elini karnına götürür…
- Baby…
- Und ich bin Kontrakt haben, Herr Günter danke…
- Und ich… bin Türkei, eliyle işaret ederek…
Frau Köhner anlamıştı Karaman’ın neden ikramda bulunduğunu. Arkadaşlarına açıklama getirdikten sonra, kadın işçiler sırasıyla Karaman’a sarılıp tebrik ettiler.
Frau Köhner çok yardımsever bir iş arkadaşımızdı. Benim de Almanca öğrenmeme, bazı haklarımın alınmasına, aynı Taner gibi yardımcı olmuştu.
Bazı hafta sonları kendisini bize yemeğe davet ederdik. Yıllar sonra eltim olacaktı Frau Köhner…
Taner’in yardımı ile izin tarihi ve planlaması yapılır.
Karaman elinde iki bavulla izine gelir. Artık dört kişilik kocaman bir aileyiz. Bir kızımız olmuştur. Adını koymamıştık, Karaman gelsin, babası koysun istemiştim.
- Karaman İzin ve Bebek
Türk Hava Yollarının Hannover Havalimanında bir kargaşa vardır.
Karaman uçak biletinde sadece 30 kg yük hakkı varken, iki bavul birlikte toplam 50 kg olunca memur:
- Beyefendi, bagajınız fazla.
- Tam tamına 20 kg fazlanız var.
- Nasıl yani, kiloyla mı bagajımız olacak? Hayret doğrusu.
Karaman ilk kez uçak bileti almıştı. Merakla:
- Ne yapacağız şimdi? diye sorar.
- Bakın, ileride Türk Hava Yollarının ofisi var. Oraya gidin, 20 kg fazla yükünüz için ödeme yapın, makbuzu getirin.
- Bavulları o zaman alır ve uçuş kartınızı veririm.
Karaman denileni yapar. Uçuş kartını alıp nerede bekleyeceğini öğrendikten sonra diğer yolcuların bulunduğu bekleme salonuna gider.
İstanbul Havalimanı da kocamandır. Valizlerini aldıktan sonra, sora sora Topkapı Otobüs Terminaline giderek Kayseri bileti alır.
Daha önce yazdığı mektupta izine geleceğini bildirmişti. Yalnız tarih vermemişti. Heyecanla onu bekliyorduk.
Doğum yapmış kızımızı kucağımıza almıştık. Köyün tecrübeli ebesi, dayımın karısı Gülü Bacı ve ablam benim doğumumda bulundular.
Gülü Bacı:
- Kız Döndü, maşallah, ne güzel bebek doğurdun.
- Allah analı babalı böyütsüng, emi.
- Al gızım, al bebeğin kucağına…
Ablalarım, anam, babam, tüm akrabalar ve olmazsa olmazımız Fadik Ebe, bizim eve dolmuşlardı. Benim sağlıklı bir doğum yapmam babamı özellikle çok mutlu etmişti. Fadik Ebe bizimle kalıyordu. Karaman’ı o büyütmüştü. Evlendikten sonra da bizimle birlikte yaşamaya devam etmişti.
Bana kıyamazdı babam.
- Sarı Çiçeğim, diye severdi beni. Evlenmemi istememişti önceleri.
- Kızım, sen daha çok küçüksün, seni vermek istemiyorum, demişti dünür olunduğu gün.
Babamı Eniştem Muhtar Cemal ikna etmişti. Eniştemi kırmazdı hiç, ona ayrı bir saygı duyardı.
Karaman Cemal Eniştem’e uğrayıp bu hayırlı iş için destek olmasını ister ve enişteyi ikna eder.
Hatta çoğu zaman Cemal Eniştem Karaman’a:
- Lan oğlum, sayemde Uzun Memedin Sarı Çiçeğini sana verdiler.
- Ben hayır desem sana vermeyeceklerdi gızı.
- Bana dua etmelisin, bacanak, diye takılırdı.
Doğumdan bir ay sonraydı. Karaman izine geldi. Evde büyük sevinç vardı. Birol’a metalden yapılmış demir yolu rayları, tren, kepçe ve kamyon gibi möhkem oyuncaklar getirmişti.
- Anne, kim bu amca?
- Korktum, demişti ilk karşılaşmalarında.
Daha sonra şeker, çikolata ve oyuncaklar derken baba oğul acayip yakınlaşmışlardı. Gelen gidenden arta kalan zamanda çocuklar ile ilgilenmeye gayret etmişti.
İki bavul dolusu gelmişti. Birçok hediye getirmişti. Neredeyse tüm konu komşuya, hoş geldine geleceklere verilecek küçük hediyelerle doluydu bavullar.
- Döndü, şu mintan ile kravatı Cemal Enişteme getirdim.
- Ha, bir de ona iki paket alaman cigarası ile “İbola” çakmak hediye edeceğim.
- İyi edersin, Karaman…
- Biliyorsun, Eniştemin emeği çok bizde…
Herkes gittikten sonra bebeği ilk kez kucağına almıştı. Merakla yüzüne baktı.
- Döndü gı, çok güzel bir bebek, dedi, hafif öpücükler kondurdu kundaktaki melek gibi uyuyan gızımıza.
- Döndü gı, kızımızın adı neydi?
- Daha adını koymadık Karaman. Seni bekledik.
- Ne olsun?
Biraz düşündü.
- Anam desem… hiç analık etmedi ki.
Döndü gülümsedi.
- Ebem desem, ona da “Sidikli Fadik” diyorlar. Olmaz.
Biraz daha düşündü.
- En doğrusu senin ananın adı olsun.
Döndü’nün yüzüne baktı.
- Cemre teyzem… Dizem. Hem kaynanam hem de dizem olur. Dize demek ana yarısıdır.
Bebeğe yeniden baktı.
- Cemre olsun. Ne dersin?
Gözlerim dolmuştu. Ben de çok memnun olmuştum.
- Sağ ol Karaman.
Sonra aklıma çocuklar geldi.
- Git Eniştem’e çocukların kayıtlarını yaptır. Nüfus cüzdanlarını çıkartıver. Yarın belki de bizi oraya götürürsün.
Bu söz ağzımdan çıkarken bile içimde garip bir heyecan vardı.
Belki de…
Belki de artık çocuklarımızla birlikte yeni bir hayata başlayacaktık.
Ama sayılı gün çabuk geçer.
Karaman’ın dönüş günü yaklaşmıştı.
Evimizin tüm eksiğini gediğini tamamlamıştı. Köydeki evimize ek bir küçük ahır yaptırmış, bir de inek satın almıştı. Borçlar ödenmiş, bir miktar da para kalmıştı elimizde.
Her şeyi düşünmüştü.
Ama beni düşünmek başka bir şeydi.
Fakat ben pek mutlu değildim.
Bir akşam dayanamadım.
- Döndü gı, niye öyle üzgünsün?
Karaman’ın yüzüne baktım.
- Niye mi?
- Evet, niye?
- Karaman, farkında mısın? İki çocukla ben burada yalnız kalacağım. Senden uzak…
Karaman sustu.
- Ne yapayım yani? Sen gidiyorsun diye sevineyim mi?
Bu kez o da sustu.
İkimiz de söyleyecek başka bir şey bulamadık.
Eskiden en fazla bir ay ayrı kalırdık.
Şimdi ise bir yıla yakın sürmüştü ayrılığımız.
Şimdi yeniden gidiyordu.
Kimbilir bu seferki ayrılık ne kadar sürecekti…
- Mektup
Herkese selam eder, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim.
Sıhhatle, selamette kalın.
Birol’u sana, seni de Allah’a emanet ediyorum.
Karaman…
- Taner, sana bir şey soracağım. Bu benim ikinci mektubum. Yardımcı olur musun?
- Tabii ki yardımcı olurum. Hem postaneye giderken bazı soracağım şeyler var demiştin, onları da konuşuruz.
- Oh be Taner’im, sen sağ olasın, şimdi daha rahatladım.
- Bak Taner gardaşım, biliyorsun ben neredeyse altı aydır buradayım.
- Evimi, çocuğumu çok özledim.
- İzine ayrılıp memlekete gidebilir miyim?
- Ne yapmalıyım?
- Karaman abicim, önce bir oturalım. Ne istediklerini konuşalım. Sonra da bir plan yapalım.
- Şimdi işçi kontratının uzatılması için önce Forarbeiter ve Bölüm Şefi ile konuşacaksın, beraber konuşuruz.
- Sonra onlara izine ne zaman gidebileceğini sorarız.
- İzine gitmek senin hakkın.
- Hatta abi, senin maaşından küçük bir miktar para kesiliyor. Bu para tatil kasası denilen bir yerde birikiyor.
- İzine ayrıldığında bu parayı sana ödüyorlar.
- Ula, bu iyiymiş. Hem izine gideceğim hem de para alacağım.
- Ayrıca abi, kafanı karıştırmak istemiyorum ama bu firmada yine senden iki türlü para kesiliyor.
- Birisi emekli kasasına…
- Diğeri ise işçi sendikasına.
- Valla, hiçbir şey anlamadım.
- Şimdilik bu kadar bil yeter. Zamanı gelince bunlar senin çok işine yarayacak.
- Unutma bu dediklerimi.
Karaman ustabaşına toplantı yapmak istediğini söyler.
- Herr Bezdüz, biz de düzenli olarak işçilerimizle teke tek toplantı yaparız.
- İyi ki geldin, hatırlattın. Danke.
- Haftaya öğlen yemek molasından önce görüşürüz.
Serbest dolaşan Taner hemen yanlarına gelmişti.
- Tatil Pazarlığı
Karaman’ın yüzündeki gülümseme yavaş yavaş kayboldu. Taner de sessizleşti. Karaman’ın aklına bir anda kötü ihtimaller gelmeye başladı.
- “Acaba fazla mı istedim?”
Herr Günter sonunda başını kaldırdı.
- Drei Wochen können wir machen.
Taner’in yüzü aydınlandı.
- Abi, üç hafta tamam diyor.
Karaman önce anlamadı.
- Tamam mı?
- Tamam.
Karaman sandalyesinden doğruldu.
- Üç hafta mı?
- Evet abi.
Karaman ellerini açtı.
- Ula Taner…
Sonra gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
- Döndü’yü göreceğim.
Bu kez sesi çok daha alçaktı.
- Birol’u göreceğim.
Bir an sustu.
- Bir de doğmamış çocuğumu…
Taner Karaman’ın yüzüne baktı. Karaman’ın gözleri dolmuştu. Herr Günter konuşmaya devam etti.
- Aber pünktlich zurückkommen.
Taner:
- Ama iznin bitince zamanında geri dönmen gerekiyor.
Karaman hemen başını salladı.
- Gelirim.
Taner:
- Abi, özellikle söylüyor. İzin bitince işe dönmen önemli.
Karaman ayağa kalktı.
Herr Günter’e doğru birkaç adım attı.
Elini uzattı.
- Danke Herr Günter.
Herr Günter elini sıktı.
- Bitte, Herr Düzbey.
Karaman kapıya yöneldi.
Tam çıkacakken geri döndü.
- Taner…
- Efendim abi?
- Bir şey daha soracağım.
- Sor.
- Ne zaman gidebilirim ve tatil parası demiştin ya, onu da alabilir miyim?
- Tamam abi, soruyorum.
- Herr Günter, bir soru daha sormak istiyor Herr Düzbey…
- Doğumdan sonra gitmen en iyisi, hem çocuğunu görürsün, daha iyi olmaz mı?
- Sen kendine uygun planlamayı yap ve bize bildir.
- Yalnız hemen haftaya olmasın, senin yerine geçici birisini buraya kaydırmamız gerekiyor.
Benim güzel karım, Döndüm. Biricik oğlum Birol’um. Halınızı sual ederim öncelikle. Beni merak etmeyin, çok iyiyim. Tek düşüncem sizsiniz. Her gün işe gidiyorum. Miele Fabrikasında elektrikli süpürgeler üreten bölümde çalışıyorum.
Dört arkadaş ile bir odada kalıyoruz. Ortak mutfağı, banyosu olan, otel gibi bir yer işte. Ben hiç yemek yapmadığım için arkadaşlar yemek yapıyor, ben de bulaşıkları yıkıyorum. Size bir miktar para göndermek istiyorum ama henüz nasıl göndereceğimi öğrenemedim. Öğrenir öğrenmez 100 mark göndereceğim.
Kaynatam, dizem nasıllar, iyiler mi? Selam eder, ellerinden öperim.
Herkese selam eder, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim.
Sıhhatle, selamette kalın.
Birol’u sana, seni de Allah’a emanet ediyorum.
Karaman…
- Döndü Hazırlanıyor
Karaman’ın kalp çarpıntısı artar. Heyecanlanmıştır. Yanına gelmekte olan Taner’e döner kekeleyerek:
- Ula Ta Ta Taner, çağırıyor. Acaba ne oldu?
- Hadi abi, gidiyoruz.
Ofiste Herr Günther masanın üzerinden bir zarf çıkarır. Elinde zarfı bir süre bekletip sonra:
- Herr Düzbey, wir haben über Ihre Frau gesprochen.
Taner çevirir. Karaman nefesini tutar.
Herr Günther zarfı masanın üzerinden ona doğru iter:
- Das ist für Ihre Frau.
Karaman zarfı iki eliyle alır.
Bir süre sadece bakar. Sonra:
- Döndü’ye mi?
Taner:
- Evet abi. Döndü Hanım için.
Karaman:
- Yani bu mektup Döndü’nün istek, davet mektubu mu?
Mektubu sıkı sıkıya tutarken, sevinçli, neşeli olduğu zamanlardaki gibi bir türkü söylemeye başlar…
- Evlerinin önü handır Döndüm
- Yanar yüreğim külhandır
- Görmeyeli çok zamandır Döndüm
- Ya ben de o güzele yalvarayım mı
- Gelmezse karaları bağlayayım mı
- Hayden de hoplada gel
- Valizini toplada gel
- Teyyareye atla da gel Döndüm.
- Atla da gel… Döndüm, atla da gel…
Gelen mektup iadeli taahhütlü olunca postacı mektubu köy muhtarı Cemal enişteme verir.
Ablamın oğlu, yeğenim, eve gelip:
- Hala, (bazı yörelerde teyzeye de ahal denir) babam seni çağırdı, bize gidecekmişsin.
- Ben burada kalır, çocuklara göz kulak olurum.
- Hayırdır Kemal, ne oldu ki?
- Bilmem hala, mektup mu neyim gelmiş?
Mektup deyince heyecanlanmıştım. Hemen eşarbımı başıma taktığım gibi eniştemlerin yolunu tutmuştum.
- Gel baldız, gel. Sana bir mektup geldi. Özel bir mektup olsa gerek. Çünkü postacı iadeli taahhütlü bir mektup getirdi.
- Sen olmadan açmadım…
Heyecanım daha da artmıştı. Ellerim titriyordu…
- Enişte, bizim gizlimiz saklımız yok ki.
- Zaten tüm mektuplarımı sen yazıyorsun.
- Açabilirsin eniştem…
Mektup zarfı bantlanmıştı. Neredeyse yırtılmıyordu. Eniştem, benden iki ay önce doğum yapan, oğlunu emzirmekte olan bacıma:
- Gıız, bir bıçak getir bana, diye seslendi.
Hemen bir koşu bıçağı getirdim. Zarfın bir ibiyini yırtarak bıçakla düzenli bir şekilde zarfı açıverdi, içinden üç parça mektup çıktı. İkisinde mühür vardı. Mektupları hızla okuyan eniştem, el yazısı ile yazılmış mektubu aldı, okumaya başladı.
Kıymatlı garım,
Güzel haberlerim var. Sana istek mektubu çıkarttık. Artık sen de buraya, yanıma geleceksin. İstek mektubu hem Türkçe hem de Almanca yazılmış. Bunları yanında getir.
Bacanağıma selam söyle. Aileyi toplasın. Senin pasaport işlemlerini halletsin. Çocuklara bir süre Fadik ebem baksın. Bakamazsa baldızım bakarsa sevinirim…
Giderken eniştem:
- Bir çözüm mutlaka buluruz baldızım.
- Git, anan baban ve Ebeni bilgilendir…
- Sonra gel, konuşup hazırlıklara başlayalım…
Eve döndükten sonra benimle beraber gelen düşüncelerimle birlikte, çocuklar pek bir şey anlamasa da onlara içimi dökmeye başladım.
- Bakın güzellerim. Babanız size selam göndermiş.
Baba sözünü duyan Birol…
- Ne, babam mı geldi, diye kapıya doğru yöneldi.
- Haydi oğlum, git oyuncaklarınla oyna.
- Ben de bebeğin karnını doyurayım.
Evet, tam Cemre’yi emzirirken ağzımdan şu sözler çıkıyordu:
- Kele Karaman, biliyorum her şey çok güzel olacak, olmasına da;
- Amaa, ama ben şimdi bu yavruları kime bırakayım?
- Nasıl bırakayım?
Tüm bunlar olurken Fadik Ebe sessizce bizi izliyordu… Ona dönerek:
- Ebe, biz anamgile gidiyoruz, sen de gelir misin?
Birol’u yanıma katıp kundakta belediğim Cemre’yi de alarak anamgilde bulmuştum kendimi… Peşim sıra Fadik Ebe de gelmişti…
- Karar, Döndü Almanya yolunda
Babam harmanda köy sığırına katılan ineklerinin yolunu bekliyordu. Beni görünce hemen yanıma geldi. Kucağımdaki Cemre’yi alarak:
- Bizi gidiyorsunuz değil mi?
- Biz de sana gelecektik.
- İyi yaptın gızım, gel.
Beraber yürürken yüzümdeki düşünceli hali okuyan babam:
- Eve varınca konuşuruz Sarı Çiçeğam,
- Biliyorum zor günler bugünler.
- Ama güzel günler göreceksiniz, inanıyorum, diyordu.
Ben de sessizce ilerliyordum Birol’un elini sıkı sıkıya tutarak…
Anam kapıda karşıladı bizi.
- Analığım da geliyor mu? dedi.
Fadik Ebe, anamın analığı olur. Aslında onu pek sevmezdi. Anneannemin üzerine kuma olarak varmış Fadik Ebe. O nedenle pek araları iyi sayılmazdı.
- Gelen analık, gel diye Fadik Ebe’yi de buyur etti içeri.
Biraz sessizce oturduktan sonra bir şeyler diyeceğimi anlamışlardı. Entarinin üzerine giydiği yeleğin iç kısmına diktiğim cebimden mektubu çıkarıp söze başladım…
- Karaman’dan mektup geldi.
- Eniştem beni yanına çağırıp mektubu bana verdi ve okudu.
- Karaman bana istek çıkarmış. Yakında Almanya’ya gideceğim.
- Almanya yolcusuyum, ama…
Babam ve anam içimdeki sıkıntıyı anlamışlardı. Hem sevinmişler hem de ihtiyatlı davranıp bir şey demeden ben ne diyeceğimi beklediler…
Babam:
- Bak, bu haber iyi haber gızım. Peki, ne zaman gideceksin?
–
–
- Toplantı ve çocukların gelişi
Tüm gece uyuyamadığım için kendimi yorgun hissediyordum. Ancak yorgunluk umurumda mı? Çocuklarımdan başka ne düşüncem olabilir ki? Bu duygularla girdiğimiz toplantıda Forarbeiter Herr Günther’e:
- Herr Yoldaş’ın size söylediği gibi, bugün bir konuda sizden yardım istemek için geldik, dedim.
Aslında hem Herr Günther hem de Herr Yoldaş, Karaman’ın söze başlayacağını bekliyorlar gibiydi. Benim söze başlamam onları biraz şaşırtmıştı. Artık söz bendeydi.
- Herr Günther, biz fiziken buradayız, çalışıyoruz.
- Ama aklımız fikrimiz burada değil.
- Bu nedenle mutlu değiliz.
- Çünkü çocuklarımızdan ayrıyız.
- İnanın bana, biz mutlu olursak daha iştahlı çalışırız.
- O nedenle bize üç hafta izin verin, gidip çocuklarımızı alıp getirelim.
- Ailemiz birleşsin. Çocukların yeri anne ve babasının yanıdır.
Herr Günther, benim tüm anlattıklarımı dinlerken beni tasdikler mimikler yapıyordu. Bu da beni rahatlatıyordu. Bize, özellikle de bana dönerek:
- Frau Düzbey, wunderbar, çok güzel anlattınız. Haklısınız. Ancak sizlerin istek mektubunuzda bir şartname var.
- Kontrat imzaladınız ya, orada yazıyor.
- İzin gitmeniz için en az bir yıl çalışmanız gerekiyor… Ama…
- Sizin gerekçenizden o kadar etkilendim ve duygulandım ki… Sessizlik… Yutkundu… Kahvesinden bir yudum aldı…
- Ben kendi inisiyatif hakkımı kullanıyorum.
- Bölgemizdeki endüstri yaz tatilinden önce izine gitmenize müsaade ediyorum.
- Üç haftayı geçmesin lütfen…
Teşekkür edip ofisten ayrıldık. Heyecan tüm ruhumuzu sarmıştı. Çocuklarımıza kavuşacaktık… Günler geçmek bilmiyordu…
İzine gitmeden önce hazırlıklara başlamıştık…
- Karaman, bacıma şunu alacağım…
- Döndü, bacanağıma bunu aldım…
- Aldık da aldık…
Ucuzluk kampanyasından, ikinci el mağazasından tüm aileye bir şeyler alıyorduk. İlk yıllarda başlayan aileye, yakınlara, konu komşuya hediyeler alma alışkanlığı haline gelmişti. Bu alışkanlığımız yıllarca sürdü.
İlk zamanlar aldıklarımız işe yarıyordu. Gerçekten ihtiyaçları da vardı. Almancı mintanı gelmiş diye seviniyorlardı…
İzine giderken bavullar dolusu hediyeler, ya da arabayı tıka basa doldurarak hediye götürme alışkanlığımızı devam ettirdik. Aslında biz alıştırdık galiba onları…
Son zamanlarda hediyeleri beğenmemeye başlamışlardı.
- Kele bacım, bu eskiyi mi getirdin bana, diye serzenişleri de duyar olmuştuk.
İzine vardığımızda Cemre beni unutmuştu. Birol babasının getirdiği oyuncakla mutlu olmuştu. Koynumuza girip bizimle uyumak istiyordu. Dönüp dönüp bir bana, bir Karaman’a sarılıyordu.
Ama Cemre öyle değildi. Hep Hatun bacımın etrafında olmak istiyordu…
Neyse ki kısa sürdü Cemre’nin uzak duruşu…
Hazırlıkları yapmış, dönüş yolculuğumuz başlamıştı.
Evimize gelmiş, çocukları yataklarına yatırmıştık ki…
- Eee Karaman, iki gün sonra ne yapacağız? Çocuklar evde, biz işe gideceğiz…
Her derdimize koşan Taner hoş geldin ziyaretine gelmişti. Durumu anlatmadan kendisi konuya girdi…
- Döndü Hanım, işe pazartesi başlayacaksınız.
- Çocuklara kim bakacak, hiç düşündünüz mü?
Bu soruyu hiç düşünmemiştik. Hele bir kavuşalım, ailemiz bir araya gelsin, bize yeter, yeter diyorduk…
- Karaman abi, bunu siz gelmeden Forarbeiter Herr Günther ile konuştum.
- Senin vardiyanı akşama aldı.
- Döndü Hanım sabah vardiyasında, sen ise akşam vardiyasında çalışacaksın.
Çözüm çözümdü, pek de hoşuma gitmese de…
Sabah altıda işe başlayacaktım. Saat dörtte kalkıyordum. Bir buçuk saat boyunca benim, Karaman’ın ve de çocukların yiyeceklerini hazırlıyordum. Akşam eve geldiğimde çocukları alıp biraz dışarıda, parkta geziniyordum.
Sadece hafta sonu iki saat geç kalkıyordum.
Karaman sabah uykusunu severdi. Birol da babasına çekmiş, sabah bir türlü kaldıramazdık…
Karaman, ben geldikten sonra çok rahatlamıştı, yaşamın keyfini çıkarıyordu. Her hafta sonu arkadaşları ile dışarı çıkıyordu.
- Döndü gı, müsaade ediyor musun, demeyi de ihmal etmiyordu…
İki yıl geçmişti, çocukları getireli…
- Birol’un okulda sorunları
Birol’un yaşı okul çağına gelmişti. Mecburen okula başlaması gerekiyordu. Onu okula yazdırmaya gittiğimizde yine yanımızda Taner vardı.
- Hep derim:
- Her gurbetçiye bir Taner lazım.
Okul müdürü bizi bir toplantıya çağırmıştı. Birol gibi, yaşları birbirinden farklı beş çocuk o yıl Almanya’ya gelmiş ve okula başlayacaktı. Okulun da ne yapacağını tam olarak bilemediği belliydi.
Toplantıya ben katılmıştım. Müdür bana anlattı:
- Frau Düzbey, Birol altı yaşında.
- Şimdi birinci sınıfa başlaması gerekiyor.
- Ama Almanca bilmiyor.
- Bu nedenle onu yeni gelen çocuklarla birlikte karşılama sınıfına yerleştiriyoruz.
Biz de bunun ne olduğunu anlamadan…
- Doğrusunu siz daha iyi bilirsiniz.
- Birol’un önce Almanca öğrenmesi gerekir, tabii ki, diye ekledim…
Ama işler düşündüğümüz gibi gitmedi. Birol ve onunla birlikte okula başlayan diğer çocuklar dili yeterince öğrenemediler. Derslerde hep geride kaldılar. Zaman geçtikçe bunun sonuçları da ortaya çıkmaya başladı.
Yıllar geçiyor, Birol çatır çatır Almanca konuşuyordu. Daha doğrusu biz öyle sanıyorduk. Meğer Birol’un dili bayağı sorunluymuş…
Aksanı ile birlikte bazı anlaşılmayan cümleler kuruyormuş. Öğretmenler sabırla çocuğu anlamaya gayret gösterirken aynı sabrı arkadaşları göstermiyormuş.
Hatta mobbinge maruz kalıyormuş. Tüm bunlardan bizim pek haberimiz olmuyordu.
Ya da yapılan toplantılarda bize anlatılanları algılayamıyorduk. Biz daha çok kendi dünyamızdaki işlerin iyi gitmesi için çabalıyorduk. İşimize düzenli gidip geliyor, sık sık mesaiye kalıyorduk. Bolca para biriktiriyorduk. Çocukların hiçbir oyuncağını eksik etmiyorduk. Hatta oğlanın cebinde harçlığı da hiç eksik olmazdı. Bisikletin en iyisini almıştık.
Bir gün acil bir toplantı için okula çağrıldık. Bize toplantıya tercümanın da geleceğini söylediler.
İçimde bir sıkıntı vardı. Okula gittiğimizde müdür bizi odasına aldı.
- Frau und Herr Düzbey, büyük bir problemimiz var, dedi.
Sonra anlatmaya başladı:
- Birol ve bir Türk arkadaşı Simon’u yolda sıkıştırmışlar.
- Ya bizimle hareket edersin ya da bize her hafta yirmi Mark para verirsin, demişler.
Bir de silah gösterdiklerini söyledi. Duyduklarımız karşısında şaşkına dönmüştük.
- Birol nasıl böyle bir şey yapardı?
Biz onu okuldan sonra evden çıkar, arkadaşlarıyla okulun çevresinde top oynar diye biliyorduk.
- Aman Allah’ım… Neler duyuyorduk.
Karaman heyecanlandığı zaman tiki artar, kekelemeye başlardı.
- Ne… ne… ne olmuş? Dö… Döndü gı, gı… duydun mu?
Elimle sessizce sus işareti yaptım.
- Dinleyelim, dedim.
Müdürü dinlemeye devam ettik. Oysa olayın tamamı biraz farklıydı. Simon da başlangıçta bunlarla birlikte hareket ediyormuş. Sonra aralarında kimin dediği olacak gibi bir liderlik çekişmesi olmuş. Araları bu nedenle açılmış.
Simon gruba bir gün elinde bir tabanca ile gelmiş.
- Hallo Jungs, bakın ne var bende, diyerek belindeki tabancayı çıkarıp göstermiş.
Birol da küçükken kaçak polis oynamayı severdi. Hep bir silahlara merakı vardı. Gerçek sandığı tabancayı eline almış…
- Simon bro, bu gerçek mi?
- Ver, bir bakayım, diye eline almış…
Sonra ormanda silah sıkmışlar, denemişler. Orada silahın gerçek silah olmadığını öğrenmişler.
Doğrusu, kuru sıkı silah olup olmadığını biz bile bilmiyorduk…
Sonrasında anlaşamayınca bizimkiler silaha el koymuşlar. Hatta silahı kafasına dayayıp…
- Oğlum, akıllı durmazsan bu silahın gerçeğini kafana dayarız… diyerek tehdit etmişler…
Okul müdürü:
- Almanya’da böyle bir durum okullarda olmaz ve kabul edilemez…
- Zaten çok zor sınıf bulduğumuz Birol’u yalnız başına bir sınıfta, tek öğretmenle ‘Achtung eğitimine’ müşahadeye tabi tutacağız, dedi.
Karaman irkilmişti, kekeleyerek:
- Ben Achtung ma machtung bilmem. Niye benim oğlum tüm suçu alıyor, diye tepki vermeye başlamıştı ki;
- Ona dönerek gözümle sus işareti yaptım…
Okulun getirdiği Achtung uygulaması işe yaramamıştı. Birol öğretmene saldırmış ve okuldan atılmıştı…
Artık Birol mahallenin en tanınan, en korkulan delikanlısı olmuştu…
Evet, Birol gibi gençler harcandı gittiler. Bizim de hatalarımız oldu. Bilemedik ne yapacağımızı, nasıl davranacağımızı. Bildiğimiz doğruları uyguluyorduk.
Almanya’daki yaşantımız aslında sıkıntılı geçiyordu. Ancak Türkiye’ye gidince bol para harcayarak kendimizi tatmin ediyorduk.
Ev, tarla, arsa, daire alıyorduk. Üç lira ederi olan bir şeyi bize en az iki katına satıyorlardı…
Babamdan kalan tarla Hatun bacımla bize düşmüştü. Paraya ihtiyaçları varmış. Bize geldiler.
- Kele Döndü bacım, bu ortak tarlayı siz satın alın, dediler.
- Olur, alalım.
- Ne kadar istiyorsunuz dönümüne?
- Dönümü bin liraya olur.
- Ama bacı, daha geçen gün dönümünü beş yüz liraya sattılar.
- Döndü bacım, babamızdan kalan tarlaya başka birileri girse iyi olmaz.
- En iyisi sizin almanız.
Bir başkası ile ortak olmamak için bile bile iki katını ödemiştik. Aynı tarlayı yine bacımgil yıllarca ekip biçtiler. Yazın gelince iki kilo mercimek veya nohut karşılığı…
Çok ama çok şey farklı olmaya başlamıştı.
- Ah Karaman, ah!
- Bir de çocukların dertleri olmasaydı…
Evet, bizim çocuklar ilk gelen çocuklar, harcanan çocuklar oldular…
Dışlandılar. Aşağılandılar. Ayrımcılığa maruz kaldılar. Yeterince Almanca bilmedikleri için kendilerine yapılan haksızlıkları anlatamadılar. Haklı olduklarında bile haklı olduklarını doğru dürüst ifade edemediler. Kendilerini savunamadılar. Dilleri yetmedi… Onları doğru dürüst anlayamadılar…Aynı zamanda bizlerde obları anlayamadık. Varsa yoksa ucuzluk, para muhabbeti, almak satmak…Gerçekte çocukların nelere ihtiyaçları vardı? Bunları bilmiyorduk…Köydeki yaşantımızı biraz paralı pullu bir şekilde sürdürür olmuştuk. Her hafta sonu mutlaka misafirlikteydik. En az üç beş aile birarada, çocuklar yanımızda. İçilsin sigaralar, duman altında uyuklayan çocuklar…
Bazı idealist öğretmenler de vardı. Mükemmel iş birliği ile çocuklara doğru rehberlik yaparak onların düzenli okula gitmelerini ve meslek eğitimi almalarını sağladılar…
Birol’un tecrübesinden sonra kızımız Cemre daha düzenli bir eğitim almıştı. Bizi de tanıyan Carsten öğretmenin çok desteği olmuştu…
- Carsten öğretmen eve gelecekmiş bugün.
- Niye ki? diye hafif mahcuplukla cevap verdim.
- Geçen gün toplantıya gitmediydik ya.
- Onun içindir elleğam…
Carsten eve gelmişti bir tercümanla. Hiçbir şey olmamış gibi kızımıza nasıl yardımcı olacağını anlatıyordu. Çocuğun dili zayıf kalmasın diye değişik kulüplere yazdırmamız gerektiğini anlatmıştı…
- Hatta siz ödemeyi merak etmeyin, ben belediyeden Freeplatz ayarladım, demişti…
- Hayır, olmaz. Kız çocuğu nereye gidecekmiş öyle, diye itiraz ediyordu hem Birol hem de Karaman.
Allah’tan Karaman benim sözümü dinliyordu…
- İyi de Karaman, Birol için hiç yasak koymuyordun.
- O her zaman her istediği yere gidiyordu.
- Bak ne oldu?
- Olsun, o erkek çocuğu, bir şey olmaz.
- Kız çocuğu gitmesin, evde otursun…
- Okula gidiyor yeter, diyerek farklı bir tavır geliştirmeye başlamıştı.
Özellikle de dernekte ve kahvede arkadaşları bir araya geldiği zamanlar sürekli dedikoduları eve getirmeye başlamıştı.
- Döndü, duydun mu?
- Falanın oğlu şöyle yapmış.
- Fişmanın kızı hakkında şöyle diyorlar… gibi dedikoduları duymaya başlamıştık.
- Aman Döndü, dikkat edelim, bizim çocuklar öyle olmasın, demeye başlamıştı ki;
Biz daha beterini yaşar olmuştuk.
Neler yaşadık, neler…
Halbuki biz çocuklarımızı Almanya’ya getirirken onların burada daha iyi bir hayat yaşayacağını düşünmüştük.
- Çocukların gelişi
Tüm gece uyuyamadığım için kendimi yorgun hissediyordum. Ancak yorgunluk umurumda mı? Çocuklarımdan başka ne düşüncem olabilirdi ki? Bu duygularla girdiğimiz toplantıda Vorarbeiter Herr Günther’e;
- Herr Yoldaş’ın size söylediği gibi bugün bir konuda sizden yardım istemek için geldik, dedim.
Aslında hem Herr Günther hem de Herr Yoldaş, Karaman’ın söze başlayacağını bekliyorlar gibiydi. Benim söze başlamam onları biraz şaşırtmıştı. Artık söz bendeydi.
- Herr Günther, biz fiziken buradayız, çalışıyoruz.
- Ama aklımız fikrimiz burada değil.
- Bu nedenle mutlu değiliz.
- Çünkü çocuklarımızdan ayrıyız.
- İnanın bana, biz mutlu olursak daha iştahlı çalışırız.
- O nedenle bize üç hafta izin verin, gidip çocuklarımızı alıp getirelim.
- Ailemiz birleşsin. Çocukların yeri anne ve babasının yanıdır.
Herr Günther benim tüm anlattıklarımı dinlerken beni tasdikler mimikler yapıyordu. Bu da beni rahatlatıyordu. Bize, özellikle de bana dönerek;
- Frau Düzbey, wunderbar, çok güzel anlattınız. Haklısınız. Ancak sizlerin istek mektubunuzda bir şartname var.
- Kontrat imzaladınız ya, orada yazıyor.
- İzin gitmeniz için en az bir yıl çalışmanız gerekiyor… Ama…
- Sizin gerekçenizden o kadar etkilendim ve duygulandım ki… Sessizlik… Yutkundu… Kahvesinden bir yudum aldı…
- Ben kendi inisiyatif hakkımı kullanıyorum.
- Bölgemizdeki endüstri yaz tatilinden önce izine gitmenize müsaade ediyorum.
- Üç haftayı geçmesin lütfen…
Teşekkür edip ofisten ayrıldık. Heyecan tüm ruhumuzu sarmıştı. Çocuklarımıza kavuşacaktık… Günler geçmek bilmiyordu…
İzine gitmeden önce hazırlıklara başlamıştık…
- Karaman, bacıma şunu alacağım…
- Döndü, bacanağıma bunu aldım…
- Aldık da aldık…
Ucuzluk kampanyasından, ikinci el mağazasından tüm aileye bir şeyler alıyorduk. İlk yıllarda başlayan aileye, yakınlara, konu komşuya hediyeler alma alışkanlık hâline gelmişti. Bu alışkanlığımız yıllarca sürdü.
İlk zamanlar aldıklarımız işe yarıyordu. Gerçekten ihtiyaçları da vardı. Almancı mintanı gelmiş diye seviniyorlardı…
İzine giderken bavullar dolusu hediyeler ya da arabayı tıka basa doldurarak hediye götürme alışkanlığımızı devam ettirdik. Aslında biz alıştırdık galiba onları…
Son zamanlarda hediyeleri beğenmemeye başlamışlardı.
- Kele bacım, bu eskiyi mi getirdin bana, diye serzenişleri de duyar olmuştuk.
İzine vardığımızda Cemre beni unutmuştu. Birol babasının getirdiği oyuncakla mutlu olmuştu. Koynumuza girip bizimle uyumak istiyordu. Dönüp dönüp bir bana, bir Karaman’a sarılıyordu.
Ama Cemre öyle değildi. Hep Hatun bacımın etrafında olmak istiyordu…
Neyse ki kısa sürdü Cemre’nin uzak duruşu…
Hazırlıkları yapmış, dönüş yolculuğumuz başlamıştı.
Evimize gelmiş, çocukları yataklarına yatırmıştık ki…
- Ee, Karaman, iki gün sonra ne yapacağız? Çocuklar evde, biz işe gideceğiz…
Her derdimize koşan Taner hoş geldin ziyaretine gelmişti. Durumu anlatmadan kendisi konuya girdi…
- Döndü Hanım, işe Pazartesi işe başlayacaksınız.
- Çocuklara kim bakacak, hiç düşündünüz mü?
Bu soruyu hiç düşünmemiştik. Hele bir kavuşalım, ailemiz bir araya gelsin, bize yeter yeter diyorduk…
- Karaman abi, bunu siz gelmeden Vorarbeiter Herr Günther ile konuştum.
- Senin vardiyanı akşama aldı.
- Döndü Hanım, sabah vardiyesinde sen, akşam vardiyesinde çalışacaksın.
Çözüm çözümdü, pek de hoşuma gitmese de…
Sabah altıda işe başlayacaktım. Saat dörtte kalkıyordum. Bir buçuk saat boyunca benim, Karaman’ın ve de çocukların yiyeceklerini hazırlıyordum. Akşam eve geldiğimde çocukları alıp biraz dışarıda, parkta geziniyordum.
Sadece hafta sonu iki saat geç kalkıyordum.
Karaman sabah uykusunu severdi. Birol da babasına çekmiş, sabah bir türlü kaldıramazdık…
Karaman ben geldikten sonra çok rahatlamıştı, yaşamın keyfini çıkarıyordu. Her hafta sonu arkadaşları ile dışarı çıkıyordu.
- Döndü gı, müsaade ediyor musun, demeyi de ihmal etmiyordu…
İki yıl geçmişti, çocukları getireli…
Birol okula, Cemre de kreşe başladı.
Benim sabah rutinimde değişiklik yoktu, yine sabah dörtte ayaktaydım. Hazırlıkları yapıyordum. İşe gitmeden önce Karaman’ı uyandırıyordum, zor da olsa…
- Karaman, kalk haydi, çocukları okula ve yuvaya bırakacaksın…
Yıllarca ben sabah, Karaman akşam vardiyesinde çalıştık. Sadece hafta sonları bir aradaydık.
Cemre’yi kreşe bıraktıktan sonra işe gidiyordum.
Çalışıyor, çalışıyor, para da biriktiriyorduk. Köyde bir tarla almayı düşünmeye başlamıştık.
- İlk izine gittiğimizde Hatun bacım ve eniştem ev yaptıracağını, bizden borç para vermemizi ya da iki parça tarlayı satın almamızı istedi.
Eniştem,
- Bu tarlalar sizin, yalnız tapu benim kardeşlerimle müşterek olduğu için şimdi devredemiyorum.
- Ne zaman gelirsiniz, tarlaları ekip biçersiniz diye söz verip bir de yazılı senet yaptı.
İlk alışverişimizi yapmıştık. Sonra köydeki evi satıp ilçede bir eski ev alıp Fadik ebeyi içine yerleştirdik. Artık Fadik ebe ilçedeki evimizde kalıyordu…
İlk tarla alışverişimizden satın aldığımız tarlayı alamamıştık. Ödediğimiz para da parça parça ve o günkü değerinin çok altında bir şekilde ödenmişti…
İki yılda biriktirdiğimiz parayı bitirmiştik ilk iznimizde…
Bir sonraki sefer arabayla gitmeyi hayal ederek tekrar Bielefeld’e rutin yaşantımıza dönmüştük.
- Birol’un okuldaki sorunları
Birol’un yaşı okul çağına gelmişti. Mecburen okula başlaması gerekiyordu. Onu okula yazdırmaya gittiğimizde yine yanımızda Taner vardı.
- Hep derim:
- Her gurbetçiye bir Taner lazım.
Okul müdürü bizi bir toplantıya çağırmıştı. Birol gibi, yaşları birbirinden farklı beş çocuk o yıl Almanya’ya gelmiş ve okula başlayacaktı. Okulun da ne yapacağını tam olarak bilemediği belliydi.
Toplantıya ben katılmıştım. Müdür bana anlattı:
- Frau Düzbey, Birol altı yaşında.
- Şimdi birinci sınıfa başlaması gerekiyor.
- Ama Almanca bilmiyor.
- Bu nedenle onu yeni gelen çocuklarla birlikte karşılama sınıfına yerleştiriyoruz.
Biz de bunun ne olduğunu anlamadan…
- Doğrusunu siz daha iyi bilirsiniz.
- Birol’un önce Almanca öğrenmesi gerekir, tabii ki, diye ekledim…..
Ama işler düşündüğümüz gibi gitmedi. Birol ve onunla birlikte okula başlayan diğer çocuklar dili yeterince öğrenemediler. Derslerde hep geride kaldılar. Zaman geçtikçe bunun sonuçları da ortaya çıkmaya başladı.
Yıllar geçiyor, Birol çatır çatır Almanca konuşuyordu. Daha doğrusu biz öyle sanıyorduk. Meğer Birol’un dili bayağı sorunluymuş..
Aksanı ile birlikte bazı anlaşılmayan cümleler kuruyormuş. Öğretmenler sabırla çocuğu anlamaya gayret gösterirken aynı sabrı arkadaşları göstermiyormuş.
Hatta mobbinge maruz kalıyormuş. Tüm bunlardan bizim pek haberimiz olmuyordu.
Ya da yapılan toplantılarda bize anlatılanları algılayamıyorduk. Biz daha çok kendi dünyamızdaki işlerin iyi gitmesi için çabalıyorduk. İşimize düzenli gidip geliyor, sık sık mesaiye kalıyorduk. Bolca para biriktiriyorduk. Çocukların hiçbir oyuncağını eksik etmiyorduk. Hatta oğlanın cebinde harçlığı da hiç eksik olmazdı. Bisikletin en iyisini almıştık.
Bir gün acil bir toplantı için okula çağrıldık. Bize toplantıya tercümanın da geleceğini söylediler.
İçimde bir sıkıntı vardı. Okula gittiğimizde müdür bizi odasına aldı.
- Frau und Herr Düzbey, büyük bir problemimiz var, dedi.
Sonra anlatmaya başladı:
- Birol ve bir Türk arkadaşı Simon’u yolda sıkıştırmışlar.
- Ya bizimle hareket edersin ya da bize her hafta yirmi Mark para verirsin, demişler.
Bir de silah gösterdiklerini söyledi. Duyduklarımız karşısında şaşkına dönmüştük.
- Birol nasıl böyle bir şey yapardı?
Biz onu okuldan sonra evden çıkar, arkadaşlarıyla okulun çevresinde top oynar diye biliyorduk.
- Aman Allah’ım… Neler duyuyorduk.
Karaman heyecanlandığı zaman tiki artar, kekelemeye başlardı.
- Ne… ne… ne olmuş? Dö… Döndü gı, gı… duydun mu?
Elimle sessizce sus işareti yaptım.
- Dinleyelim, dedim.
Müdürü dinlemeye devam ettik. Oysa olayın tamamı biraz farklıydı. Simon da başlangıçta bunlarla birlikte hareket ediyormuş. Sonra aralarında kimin dediği olacak gibi bir liderlik çekişmesi olmuş. Araları bu nedenle açılmış.
Simon gruba bir gün elinde bir tabanca ile gelmiş.
- Hallo Jungs, bakın ne var bende, diyerek belindeki tabancayı çıkarıp göstermiş.
Birol da küçükken kaçak polis oynamayı severdi. Hep silahlara merakı vardı. Gerçek sandığı tabancayı eline almış…
- Simon, bro, bu gerçek mi?
- Ver, bir bakayım, diye eline almış…
Sonra ormanda silah sıkmışlar, denemişler. Orada silahın gerçek silah olmadığını öğrenmişler.
Doğrusu kurusıkı silah olup olmadığını biz bile bilmiyorduk…
Sonrasında anlaşamayınca bizimkiler silaha el koymuşlar. Hatta silahı kafasına dayayıp…
- Oğlum, akıllı durmazsan bu silahın gerçeğini kafana dayarız… diyerek tehdit etmişler…
Okul müdürü…
- Almanya’da böyle bir durum okullarda olmaz ve kabul edilemez…
- Zaten çok zor sınıf bulduğumuz Birol’u yalnız başına bir sınıfta tek öğretmenle “Achtung eğitimine” müşahadeye tabi tutacağız, dedi.
Karaman irkilmişti, kekelemeye başlayarak;
- Ben Achtung, machtung bilmem. Niye benim oğlum tüm suçu alıyor, diye tepki vermeye başlamıştı ki;
- Ona dönerek gözümle sus işareti yaptım…
Okulun getirdiği Achtung uygulaması işe yaramamıştı. Birol öğretmene saldırmış ve okuldan atılmıştı…
Artık Birol mahallenin en tanınan, en korkulan delikanlısı olmuştu…
Evet, Birol gibi gençler harcandı gittiler..
Dışlandılar. Aşağılandılar. Ayrımcılığa maruz kaldılar. Yeterince Almanca bilmedikleri için kendilerine yapılan haksızlıkları anlatamadılar. Haklı olduklarında bile haklı olduklarını doğru dürüst ifade edemediler. Kendilerini savunamadılar. Dilleri yetmedi… Kendilerini iyi ifade edemeyen çocuklar fiziki hırçınlıkları ile görünür olmaya başladılar. Hemen her olumsuz durumda bunlar ırkçılık yapıyor demeye başladılar. Almalarla dostluklardan uzaklaşmaya başladılar…
Alman toplumu, okullar gençlik kurumları bu gençleri doğru dürüst anlayamadılar…Doğru çözümler de getiremediler…
Aynı zamanda bizlerde onları anlayamadık. Varsa yoksa ucuzluk, para muhabbeti, almak satmak…Gerçekte çocukların nelere ihtiyaçları vardı? Bunları bilmiyorduk…Köydeki yaşantımızı biraz paralı pullu bir şekilde sürdürür olmuştuk. Her hafta sonu mutlaka misafirlikteydik. En az üç beş aile birarada, çocuklar yanımızda. İçilsin sigaralar, duman altında uyuklayan çocuklar… Okula giden çocuklar derslerine yeteri kadar çalışamıyorlardı. Biz de yardımcı olamıyorduk…
Almanya’daki yaşantımız aslında sıkıntılı geçiyordu. Ancak Türkiye’ye gidince bol para harcayarak kendimizi tatmin ediyorduk.
Türkiye’de ablamın öğretmen oğlu Erdem bizim tüm işlerimizi hallediyordu. Tek güvendiğimiz akrabamızdı Erdem. Almanya’da ilk zamanlar Taner Türkiye’de ise Erdem bize karşılıksız yardım ediyordu…
Yokluktan yoksulluktan gelmiş olmanın hırsıyla durmadan ev, tarla, arsa, daire alıyorduk. Üç lira ederi olan bir şeyi bize en az iki katına satıyorlardı…
Babamdan kalan tarla Hatun bacımla bize düşmüştü. Paraya ihtiyaçları varmış. Bize geldiler.
- Kele Döndü bacım, bu ortak tarlayı siz satın alın, dediler.
- Olur, alalım.
- Ne kadar istiyorsunuz dönümüne?
- Dönümü bin liraya olur.
- Ama bacı, daha geçen gün dönümünü beş yüz liraya sattılar.
- Döndü bacım, babamızdan kalan tarlaya başka birileri girse iyi olmaz.
- En iyisi sizin almanız..
Bir başkası ile ortak olmamak için, bile bile iki katını ödemiştik.
Aynı tarlayı yine bacımgil yıllarca ekip biçtiler. Yazın gelince iki kilo mercimek veya nohut karşılığı…
Çok ama çok şey farklı olmaya başlamıştı Türkiye. Bizim gittiğimiz zamanki değerler yok olmuştu. Herkes bizi çarpmaya çalışıyordu…
- Ah Karaman, ah!
- Bir de çocukların dertleri olmasaydı…
Bazı idealist öğretmenler de vardı. Mükemmel işbirliği ile çocuklara doğru rehberlik yaparak onların düzenli okula gitmelerini ve meslek eğitimi almalarını sağladılar… Bazı öğrencileri yatılı okullara yönlendirip dil öğrenmelerini, daha sonra meslek eğitimi almalarını sağlayan öğretmenler de vardı.
Birol’un tecrübesinden sonra kızımız Cemre daha düzenli bir eğitim almıştı. Bizi de tanıyan Carsten öğretmenin çok desteği olmuştu…
- Carsten öğretmen eve gelecekmiş bugün.
- Niye ki? diye hafif mahçuplukla cevap verdim.
- Geçen gün toplantıya gitmediydik ya.
- Onun içindir elleğam…
Carsten eve gelmişti, bir tercümanla. Hiçbir şey olmamış gibi kızımıza nasıl yardımcı olacağını anlatıyordu.
Haklı olarak; evde ona Almanca destek olamazsınız, hiç olmazsa diğer çocuklar arasına katılsın. Çocukların dünyasında çok hızlı bir şekilde dil öğrenir, başarılı olur demişti. Aksi halde kızınız da izole edersiniz diye uyarmıştı.
Çocuğun dili zayıf kalmasın diye değişik kulüplere yazdırmamız gerektiğini anlatmıştı…
- Siz ödemeyi merak etmeyin.
- Ben belediyeden freeplatz ayarladım, ücret ödemeyeceksiniz, demişti…
- Hayır, olmaz. Kız çocuğu nereye gidecekmiş öyle, diye itiraz ediyordu bizimkiler .
Allahtan Karaman benim sözümü dinliyordu…
- İyi de Karaman, Birol için hiç yasak koymuyordun.
- O her zaman her istediği yere gidiyordu.
- Bunun kızı erkeği yok Karaman. Görüyorsun ben de senin gibi çalışıyorum…
- Ama o erkek çocuğu, bir şey olmaz.
- Okula gidiyor, yeter, Dese de.
- Cemre klüplere, sosyal etkinliklere gitmeye başlamıştı…
Özellikle de dernekte kahvede camide arkadaşları bir araya geldikleri zamanlar sürekli dedikodu yapar olmuşlardı. Mahalle baskısı kurulmaya başlamıştı.
- Döndü, duydun mu?
- Falanın oğlu şöyle yapmış.
- Fişmanın kızı hakkında şöyle diyorlar… gibi dedikoduları duymaya başlamıştık.
- Aman Döndü, dikkat edelim, bizim çocuklar öyle olmasın, demeye başlamıştı ki;
Biz daha beterlerini yaşadık.
Neler yaşadık, neler?
Halbuki biz çocuklarımızı Almanya’ya getirirken onların burada daha iyi bir hayat yaşayacağını düşünmüştük.
- Birol Evleniyor
Evet, bir miktar para biriktirip mal mülk edindik ama Karaman…
Derin bir of çekip,
- En iyi sen biliyorsun.
- Öyle değil mi?
Benim her günüm sabah saat dörtte başlardı. Hem evin tüm işleri, çocukların okula hazırlanması, beslenme çantaları, toplantıları, alışverişler, her bir işin içinde ben vardım.
Ayrıca tasarruflu olalım diye her şeyi evde kendim yapıyordum. Eve ilk buzluk alan aile bizdik. Kendi etimizi kendimiz kesiyorduk bir çiftlikte.
- Helal kesim olsun, demeye başlamıştın bir Cuma çıkışı eve geldiğinde.
Halbuki sen korkudan tavuk bile kesemezdin.
- Cana kıyamam, derdin.
Tasarruflu ve helal oluyor diye korka korka gidip tosun ya da koyun kesmeye başladın. Sonra bir hobi bahçesi kiraladık. Başladık ıspanak, nane, pezik, biber, domates ekmeye…
Hatta fazla üretimi satıyorduk. Ne yapalım, emek veriyorduk…
Ispanakları kaynatıp buzluğa koyuyor, turşumuzu kendimiz yapıyorduk. İzinden gelirken bulgur, erişte, tıktık makarna, kuru fasulye, tarhana ve kurutulmuş ne bulursak getiriyor, buzluğa koyuyorduk.
Mantımızı kendimiz sıkıyorduk. Her zaman buzluğumda en az birkaç pişirimlik mantı ve içli köfte olurdu. Hatta bir keresinde kendi sucuğumuz bile yapmıştık…
Hiçbir masrafımız olmazdı. Dışarıda restoranda yemek yemezdik, kafeye neyim gitmezdik. Çoğu zaman temiz ikinci el ürünleri alır, onları kullanırdık.
Ta ki Birol Bey büyüyünceye kadar…
O zamana kadar çok para biriktirdik, evler, tarlalar ve arsalar satın aldık. Birol yetiştikten sonra maalesef hiçbir tasarrufumuz olmadı…
Olmayaydı…
Oğlan eve gelmiyordu. Daha on altı yaşında diskoteklerden topluyorduk. Yakışıklı olduğu için çok çabuk kız arkadaşı buluyordu… Her hafta bir yeni kızla çıkıyordu. Çoğunlukla kızlar onu bırakıyordu. Ama yine yeni kızlar buluyordu.
Okulu bırakmış, işe başlatmıştık. Sabahları kaldırmak zulümdü. En az iki saat harcıyorduk onu kaldırmak için. Ama akşamki randevularını hiç aksatmazdı…
Bir gün Karaman’la baş başa verip ne olacak bu oğlanın hali diye düşünürken;
- Evlendirelim bu oğlanı, demeye başladık.
Aklımız başımızdan gitmişti. Sürekli bir evlendirme mevzusu konuşuyorduk.
İyi de kiminle evlendirecektik?
Aklımda ortanca bacımın kızı vardı. Karaman da olur dedi…
Birol:
- Halamın kızı? Olmaz, siz deli misiniz? O benim kardeşim sayılır, diye kestirip atmıştı.
Neyse, git gel;
- Bak oğlum, biz de hâlâ teyze çocuklarıyız.
- Normal bu, diyerek evlilik konusunda aklını çelmiştik…
- İzine gidince başka kızlara da bakma konusunda anlaşmıştık.
İzin başlamış, derdimizi bacıma açmıştık. Onların da kafasında böyle şeyler geçiyormuş ama eniştem karşı çıkıyordu.
- Yahu, daha kızın yaşı ne ki evlensin?
Birol’a bakarak:
- Bu oğlan mı evlenecek?
- Kele bacım, bu daha bebe.
- Aklı bir karış havada, kız gibi saçını tarayıp geziyor… diye tavır koymuştu…
Gide gele eniştemi ikna etmiştik. Sevinçten uçuyorduk.
İzinimizin bitmesine iki hafta kala dünürlük ve düğün işlerini tamamladık. O yaz bir şey satın almamıştık. Tüm paramızı biraz başlık, altın takılar ve düğüne harcadık.
Ancak kızın yaşı henüz on beş idi. Kızın anne babası muvafakat gösterse bile resmi evlilik yapamazmış. Muhtar eniştem devreye girdi. Yıldırım hızıyla yaş büyütme davası açıldı. Davanın hızla görülmesi için aracılara yüklüce para falan da verdik. Kızın yaşı on yedi olmuştu, üç gün içerisinde karar alınmıştı…
Çocuklar yıldırım nikâhı ile evlendiler…
Arabayla gitmiştik o yaz. Gelirken bir kişi fazlaydık.
- Kayınbaba oldum Döndü, oğlum evlendi, diye sevinçten dört köşe olmuştun.
Øverst på formularen
- Gelin boşanıyor
Artık evimizde bir gelinimiz vardı. Yeğenim gelinimizdi.
Birol ilk zamanlar dışarı çıkmayı bırakmıştı. Sabahları zor uyansa da işine gidip geliyordu.
Gelin hanım için işler pek kolay olmuyordu sanki. Bir mutsuzluk hali vardı kızda. Oğlanla pek bir şey konuşamıyorlardı, sürekli tartışıyorlardı.
Gelin haklı olarak;
- Ben evde sıkıldım. Dışarı çıkalım, gezelim… Daha şehir merkezine gitmeyi bilmiyorum…
- Ya sen ne biçim bir kocasın…Benimle ilgilenmiyorsun…
- Sürekli dışarı gidiyorsun, geç geliyorsun.
- Sarhoş geliyorsun…
Gibi birçok çıkışları oluyordu. Gelin haklıydı. Biz tüm bunları görüyorduk.
- Oğlum! Paran pulun var, çıkıp dışarıda gezin.
- Al karını başka şehirlere götür, diyorduk ama nafile…
- Anne, ne gerek var, kadının yeri evidir.
- Otursun oturduğu yerde, gibi bizim ona öğretmediğimiz şeyleri söylüyordu.
- El ne der? Karaman’ın oğlu karısı ile el ele dolaşıyormuş, dedikodumuzu yaparlar…
- Yapsınlar oğlum, başkasıyla değil, karınla dolaşıyorsun…
Birol akıllanmamıştı. Sanki evli değil gibi yine sürekli dışarılara çıkıyordu. Evin içinde karısı ile iki yabancı gibi olmuşlardı.
İzin zamanı geldi. Memlekete varmıştık…
Gelinimiz durumu babasına anlatınca, eniştem eve gelip kızın tüm eşyalarını alıp çekti gitti.
- Avukat tutun, boşanma işlemlerini hemen yaptırın.
Eniştem ve bacımlarla küsüşmüştük. İkinci yıl da biriktirdiğimiz parayı boşanma ve nafaka gibi giderlere harcamış, tekrar Almanya’ya dönmüştük…
Birol yine aynı Birol… Birkaç kez içeri girip çıktı… Evlat bizim evladımızdı…
Uslanmıştır diye yine dünürcülüğe başladık.
Birol evlendi. Düşe kalka evliliğini sürdürdü. Üç çocuğu oldu. Ama Birol yine aynı Birol’du… Sonunda dayanamayan gelin, yetişen çocuklarının desteği ile Birol’u kapı dışarı etti.
Birol daha da kötü işlere bulaşmış, içeri tıkılmıştı…
Kızımız Cemre ise ayrı bir dertti…
Zaten ondan sonra sen doğru dürüst gülmemiştin, Karaman.
- Ah Karaman ah! Mekânın cennet olsun. Işıklar içerisinde uyuyasın…
- KARAMAN EMEKLİ OLUYOR
Karaman Miele’de aralıksız 30 yıl çalıştı. 25 yılın sonrasında Miele marka altın kol saati ile ödüllendirildi. Beş yıl daha çalıştıktan sonra 63 yaşında emekli oldu.
- Döndü gı, bugün heyet karar aldı.
- Ben artık tekaüte ayrıldım.
- Yani anlayacağın, bana sen artık işe yaramıyorsun, yaşlandın dediler.
- Gı Döndü, ben ne yapacağım bundan sonra…
Yeni emekli olmuştu Karaman. Aklının bir yerinde Türkiye’ye dönmek, ömrünün kalan kısmını memleketinde geçirmek istiyordu. Sağlığı sıhhati yerinde olduğu için ilçedeki evinin bahçesini canlandırmak istiyordu. Neredeyse iki yıllık birikimlerini, yaklaşık 40 bin markı ödeyip satın aldıkları, şimdiye kadar hep başkalarının ekip biçtiği, sulu tarlasına küçük bir çiftlik evi yapıp, yazın tarlada, kışın Almanya veya Mersin’deki yazlığında yaşamayı planlıyordu.
- Döndü gı, tarlaya bir ev yaptırırsam kızmazsın değil mi?
Diyerek, biraz çekindiğini, izin almakla birlikte kendisini desteklemesi gerektiğini tatlı bir dille ifade ederek, hafifçe zemin hazırlıyordu gelecek planlarına.
Keyfi yerinde olduğu zaman “Dize Gızı” da derdi.
- Dize Gızı demiştin, o gün…
- Biliyordum bir istekle gelecektin, Dize Gızı diyerek söze başladığında…
- Dize Gızı, sen köylü çocuğusun. Hobi bahçesinde soğan, ıspanak, pırasa, domates, maydanoz, tere gibi sebzeleri eker, taze taze kullanır ve hatta ıspanakları haşlayıp buzluğa atıp kış hazırlıkları dahi yapardın.
- Kendimizi yormadan tarlamızda, bahçemizde küçük çaplı işleri pekâlâ yapabiliriz, diyordun…
- Haklıydın…
Bunların hepsinin üstesinden geleceğimizi biliyordum. Ama aklımın bir kısmı burada, kızımda ve torunlarımdan kopamıyordu…
Çocuklar, torunlar ne diyecekler diye de etraflıca muhakeme etmemiz gerekiyordu…
- Karaman, çocukların rızasını alırsan iyi olur, sonra bizi bırakıp gittiniz, demesinler.
- İyi de Döndü, onlar kendi hayatlarını yaşıyorlar.
- Bak Birol Efendi’ye, kendi hayatını yaşıyor haspam.
- Kim nereye gidiyorsa, ne alıp satıyorsa bize danışıyorlar mı?
- Kızımız ise çoktan bizi yaşamından çıkartmış…
- Bizim iyiliğimizi, mutlu olmamızı istiyorlarsa kararlarımıza saygı duyacaklar.
Hayret etmiştim, Karaman neredeyse ilk kez kararlı, tutarlı ve birçok cümleyi kekelemeden söylemişti.
- Zaten onlardan kopmuyoruz ki, memleketimizde, vatanımızda biraz daha fazla zaman geçireceğiz. Tatillerinde bizim yanımıza da gelsinler.
- Zaten hem yazlıkta hem de evimizde ekstra odaları hazır.
- Ana babasını özleyenler ne zaman isterlerse o zaman gelip bizleri ziyaret ederler.
Evet, Karaman, aynen böyle demiştin son konuşmamızda.
Bu da senin son isteklerin olmuştu…
Senden sonra az da olsa senin gibi “veren el” olmaya gayret ediyorum. Öyle ki çevremizdeki fakir fukaralar için senin maaşından bir miktarını ayırıyorum.
- Merak etmeyesin, Karaman’ım…
Tutumlu olmanın ve yıllarca karı koca çalışmanın sonucu küçük birikimlerimiz, benim ve senden kalan emekliliklerimle Allah’a şükürler olsun, gül gibi geçinip gidiyorum. Senin kömür ocağında çalışmışlığının üzerine borçlanma yaparak para yatırdım. Oradan da emekli aylığı alıyorum…
- Para da biriktiriyorum. Biliyorum, oğlum, torunlarım gelip benden para istiyorlar…
- Ama evlerin tapusunu falan vermiyorum onlara…
- Satıp savarlar diye de korkuyorum…
- Kızımın hakkını bi tamam vereceğim, o istemese de…
- Aman Karaman, ne halleri varsa görsünler.
- Ben senden razıydım. Allah da senden razı olsun…
Gücün kuvvetin yerinde, saatlerce araba sürerek Türkiye’ye gidebilecek zindelikte iken hafif tansiyon ve kolesterol sorunları yaşamaya başlamıştın.
Hatırlıyorum da doktor sigarayı bırakmanı istediğinde;
- Döndü gı, bundan başka dostum yok, diye tepki vermiştin…
- Döndü gı, usandım artık Almanya’dan, bu ay geçsin, kış bitmek üzere, baharla memlekete gitme hazırlıklarına başlayalım, Nisan sonu gibi orada olalım.
- Daha tarlada inşaat falan yapacağım.
- Arabayla giderken elektrikli hızar, matkap, alet takımı, testere gibi aletlerin yanı sıra bahçe için küçük motorlu çapa makinesini bile götürmeyi düşünüyorum.
- Bauhaus’a gidip çiçek soğanlarına falan da bakalım, olmaz mı?
Kafam çok karışıyordu. Karaman’ın yokluğu beni çok eksik bırakmıştı. Birol’un tel tel dökülüşüne yanarken, kızımız, ay parçamız, dünya güzeli kızımıza da kötülük etmiştik, Karaman…
Cemre, evinden ayrıldıktan sonra bize uzun bir müddet mesafeli davranmıştı. Yıllarca kendisinden haber alamamıştık.
Sonra küçük çocuğunun bir sağlık sorunu nedeniyle yardıma ihtiyacı olduğu için beni aramıştı.
- Anne, benim bir kızım oldu, oğlandan sonra…
Bilmiyordum, şaşkınlığımı belli etmeden,
- Olsun kızım, diyebildim…
- Ama çocuğum otizmli, anne. Özel ilgi ve bakıma muhtaç.
- Benim yavrum, ne yapayım, atamam ki…
- Çok zamanımı alıyor, bazen yetişemiyorum.
- Kızımın babası sorumluluktan kaçtı, ayrıldık.
- Bu ilişkiyi ben seçmiştim…
- Ben de hata yaptım.
- Şimdi sizin yardımınıza, desteğinize ihtiyacım var…
Burada yıkılmıştım. Kızımın aramasına sevineyim derken, yıkılmıştım.
Kuzumun yaşadıkları ise bambaşka acıları gizliyordu…
- Ne demek kızım, tabii ki destek oluruz.
- Hem de seve seve…
- Nerdesin kuzum sen?
- Sana nasıl ulaşırız?
- Anne, ben Bielefeld’e taşınmak istiyorum.
- Bana ara sıra uğrasan, sana sarılsam o kadar ihtiyacım var ki anlatamam…
- Ancak abim ve babamla görüşmek istemiyorum şimdilik…
- Hazır değilim annem…
- Bana yaptıklarını unutamıyorum…
- Daha küçücük yaşta zorla evlendirmişlerdi beni kuzenimle… Sonrasında yaşadıklarımı sen biliyorsun.
- Abimin yolunda gitmek isteyen kuzenim ondan beter bir haydut olup çıkıvermişti…
- Neyse annem, seni çok özledim ben…
- Baba bu zarf sana hatıram olsun
Yavrum, kızım, babası gözlüm, öyle güzeldin ki anlatamam. Herkesin ilgisi senin üzerineydi. Okulun gözdesiydin. Öyle ki herkes seni tanıyor ve çok seviliyordun. Yüzünde güller açan, neşe dolu bir kızken kültürel saplantımızın kurbanı olmuştun…Seni toplumsal korkumuzun kurbanı etmiştik.
Senin bu özgür gelişimin birdenbire hepimizi korkutuvermişti. Küçükken hiç sınırlama getirmemiştik sana. Evimizin en küçüğü, en sevdiğimiz idin. Sen büyüdükçe korkularımız da büyüdü sanki. Ergenlikle birlikte aklımız farklı kültür kodlarını öncelemeye başladı. Giderek özgürlüklerini sorgulamaya başladık. Halbuki sen çok rahattın. Cinsiyet ayrımı yapmadan herkesle arkadaşlık ediyordun. Ergenliğini yaşarken bizim kafamız farklı çalışıyordu…
Yavaş yavaş parti ve akşam çıkmalarına başlayınca korkularımız da depreşmeye başlamıştı.
- Anne, şu gızına söyle, öyle Alman gibi giyinip dolaşmasın, diyordu abin.
- Yine nerde kaldı bu kızın, diye çıkışıyordu baban…
Özellikle mahalledeki dedikodulardan öncelikle abin, sonra baban çok etkilenmeye başlamıştı. İşte bu mahalle baskısı bizim zihnimizi esir almaya başlamış, yavaş yavaş senin üzerinde baskılar oluşturmaya dönmüştü.
Burada kalmayıp seninle ilgili gizli planlar yapmaya başlamıştık.
O yaz izinde seni kuzeninle, babanım kızkardeşinin oğlu ile evlendirecektik… Henüz on altı yaşındaydın.
Ben de evlendiğimde on beşindeydim…
İzine gitmiştik, kahrolası izine…
Sen çok direndin. Kabul etmedin. Henüz dönmeye iki hafta varken baban;
- Haydi, gidiyoruz, hazırlanın, dedi. Numaradan hazırlanmaya başladık.
- Baban seni kenara çekti abinle beraber.
- Cemre, Fadik ebemle sen burada kalıyorsun. Biz Almanya’ya dönüyoruz.
- Sen burada okula gideceksin.
Sonra pasaport çantamızdan senin pasaportunu alıp halanlara götürüp, onlardaki kilitli sandığın içerisine koyduğunu söyledi…
- Haydi, biz gidiyoruz, dedi…
Zavallı Cemre’m saatlerce ağladı… Ben de bu tezgâhın bir parçası olduğum için sesimi çıkartmadım.
- Canıma kıyarım, siz giderseniz…
Çaresizlik ve korku o küçük ergenin dünyasını hâkimiyeti altına almıştı. O gece sabaha doğru yanıma girdi. Tir tir titriyordu.
- Beni burada bırakmayın, dedi…
Onu orada bırakmamıştık. Alelacele yüzükler takılmıştı. Ertesi hafta düğün yapılmış, güzel Cemre’miz gelin olmuştu. Ya da bizim kurbanımız olmuştu.
Damadı da alarak izinden döndük. Henüz okula gitmekte olan kızımız, o yazdan sonra okulu bıraktı. Carsten öğretmen çok çabaladıysa da işe yaramadı.
Cemre artık evliydi. Frau Köhner’in bir odasını geçici olarak kiralamıştık.
Cemre okulu bıraktığı gibi gülmeyi de bırakmıştı. Sigaraya da başlamıştı…
Bir süre sonra onlara küçük bir ev kiraladık. Evlerini dayadık, döşedik. Damadı Birol’un işyerine yerleştirdik. Çalışkan bir çocuktu. Sürekli mesaiye kalıyordu. Para kazanmaya başladıktan sonra bizi karşısına alıp;
- Evime çok karışıyorsunuz…
- Bundan sonra sürekli bir arada olmak yok.
- Evime gelmeyin
- Herkes evinde otursun…
- Şu parayı da borcuma sayın…
Buz gibi olmuştu ortam. Şaşırmıştık. Damat bizi şaşırtmıştı. Cemre hiçbir şey söylemiyordu. Damat ne derse sesini çıkartmıyordu…
Damat evinin hiçbir şeyini eksik etmiyordu.
Cemre bir ara çalışacak oldu.
- Ben evde sıkıldım, çalışmak istiyorum, dediyse de…
Damat,
- Otur oturduğun yerde, neyimiz eksik!
- Kadın dediğin evinde oturur.
- Hem bir bebeğimiz olacak, ne gerek var, diye Cemre’nin çalışmasını engellemişti…
Böylelikle bebekleri olacağını öğrenmiştik. Cemre dertlerini ötelemiş, hamileliğine vermişti kendini…
Cemre anne olmuştu. Sevgisi sadece oğluna karşıydı. Damadı bir türlü sevememişti. Araları sürekli gergindi. Damat iş çıkışı dışarı çıkmaya başlamıştı. Türkiye’den kalma kahve alışkanlığı rutin bir yaşama dönüşmüştü…
Bir süre sonra Birol’la birlikte kahve işletmeye başladılar. Parayla oynuyorlardı… Eve sürekli sabaha doğru geliyordu. Sarhoş geldiği zamanlar kıza şiddet uyguluyormuş…
Aradan beş yıl geçmişti. Cemre’nin oğlanı tam dört yaşındaydı.
O gün acı haber gelmişti.
Damat, kapıyı yumrukluyordu;
- Cemre, Cemre… çık dışarı, neredesin, burada mısın?
Cemre bizde değildi. Bize hiç gelmemişti. Hiç bir şeyden haberimiz yoktu.
Posta kutumuza birkaç gün sonra bir mektup gelmişti.
Son gün çok kötü kavga etmişler. Damat Cemre’yi bayağı bir tokatlamış. Evden ayrılıp kahvesine giden damat ertesi gün eve geldiğinde kimseyi bulamamıştı.
Cemre oğlunu da alarak evi terk etmişti. Sığınma programı kapsamında izini kaybettirmişti.
Ne takılarını ne de yastık altında damadın zulaladığı paraları almıştı.
Sadece pasaportunu…
Mektubunda;
- Annem, çok şeyi bilen ama bazen de gücü yetmeyen annem…
- Babam ve abim beni yaktılar. Hayatımı zindana çevirdiler.
- Sevmediğim adamla tam beş yıl geçirdim.
- İçime attım. Sessizliğimde oğlumu büyütmeye çalışırken kendim de büyüdüm.
- Size söylemedim hiçbir şeyi. Kendimce çözmeye çalıştım.
- Yapamadım. Dayanamadım.
- Kendi irademle karar verdim. Artık ben kendi yoluma gidiyorum…
- Çoğu şeyleri size anlatmadım.
- Dayak yedim, aldatıldım, anlatmadım, anlatamadım…
- Abim biliyor her şeyi. Kahvede çalışan kadını kendine sevgili yapmış.
- Umurumda değil kiminle ne halt yediği…
- Yalnız artık sadece onu memnun etmek durumunda kalan bir kadın olarak yaşayamazdım. Artık dayanamaz duruma gelmiştim.
- Artık kendi yolumda yürümeli, kendi hayatımı yaşamalıydım.
- Öyle yapmaya karar verdim.
- Kendi yolumda yürüyeceğim. Siz olmayacaksınız o yolda…
- Sizden, yasak ve ayıplarınızdan uzak…
- Paranızdan, eviniz barkınızdan, gölgenizden uzak…
- Merak etme anne, ben böyle daha iyi olacağım…
- Pasaportumu alıp oğlumla beraber yeni bir yola çıkıyorum…
- Kızın Cemre…
Telefon konuşmasından sonra Cemre’nin dönüşü için tüm aile seferber olmuştu. Ona bildirmeden herkes destek oluyordu.
Karaman ve Birol yaptıklarının ancak yıllar sonra farkına varmışlar, günah çıkarırcasına şirinlik yapmaya çalışıyorlardı.
- Anne, söyle onlara şirinlik yapmalarına gerek yok.
- Ben ne zaman istersem o zaman onları affedeceğim.
- İçlerindeki ızdırabı bir süre daha yaşasınlar…
Öyle de oldu. Çocuklarla ilgili bazı buluşmalarda aynı çatı altına gelsek de Cemre onları hiç affetmedi.
Beş kuruş paramızı istemedi. Yarı zamanlı işlerde çalışarak kendi ayakları üzerinde durmayı başardıı.
Bir gün babasını karşısına alıp;
- Konuşacak o kadar çok şey var ki, baba.
- Anlatamam, anlatmayacağım.
- Sadece bekle…
- Baba, sana bir şey vereceğim, demişti.
Merak içerisinde sessizce bekliyorduk.
Aradan aylar geçmişti. Karaman’ın karşısına geçmişti. Elinde bantlanmış bir zarf vardı…
- Baba, bu sende kalsın. Sana hatıram olsun, demişti.
Karaman merakla zarfı eline aldı. Parmaklarıyla yokladı…
İçinde ne olduğunu anlamıştı.
Donmuş kalmışçasına hiçbir şey söylemeden elindeki zarfla kala kalmıştı.
Elindeki zarfa bakarak aylarca gözyaşı dökmüştü. Kendi ve kızıyla yüzleşecek gücü kendinde göremiyordu. Kafasındaki tek çözüm kaçıştı…
Memlekete gidip tarlası, bahçesiyle uğraşmaktı…
- Frau Köhner’e ne oldu?
Yaşadığımız yer üç yüz bin nüfuslu bir şehirdi. Bir şekilde eski iş arkadaşları ile rastlaşıyorduk. O gün Alt Stadt’ta gezinirken Frau Köhner’e, bizim eski gelin, eski eltim Elke’ye rastladım…
Geldi, boynuma sarıldı… Kısa bir hal hatır sorduktan sonra içini döktü:
- Frau Düzbey, ben sizleri gerçekten çok sevmiştim.
- Karaman’ın doğal yapısı, cömertliği, yardımseverliği beni insani olarak çok etkilemişti.
- Ailecek benim her bir işime koşuyordunuz.
- Benim gerçek ailemden daha yakın duruyordunuz.
Biraz yutkundu. Sadece bakıştık bir süre. Duygularımızı bakışlarımızdan okuyorduk. Gözleri doldu…
- Ama İsa bana çok kötülük etti.
- Ben onun her bir sorununa çözüm getirirken;
- O bana karşı dürüst olmadı.
- Benim duygularımla oynadı.
- Beni kullandıktan sonra bir kenara atıp kendi yoluna gitti…
Diyerek üzüntüsünü ifade etmişti.
- Evet, haklısın Elke, demiştim cevaben.
Karaman Frau Köhner ile ilgili niyetini bana açıklayınca karşı çıkmıştım ona.
- Gardaşım İsa ile evlendirelim Frau Köhner i demiştin.
- Yıllardır seni arayıp sormayan, seni anneannene bırakıp sahip çıkmayan onlar değil mi?
- Baban, kardeşin ve bacıların senin elin para görünce sana oğlum demeye, gardaş olmaya başladılar.
- Görmüyor musun?
- Uzak dur onlardan, dememe rağmen beni dinlememiş,
- Gardaşımın bir suçu yo demiş, Frau Köhner’e gitmiştin…
Frau Köhner’i defalarca ikna etmek için peşinden koşturmuştun.
- Frau Köhner, sana bir şey söylemek istiyorum…
- Benim bir kardeşim var.
- Adı İsa, (Jesus anlamına gelir).
- Buraya getirmek istiyorum onu. Yeni boşandı. Çocuğu falan da yok…
- Ama artık fabrikalar istek vermiyorlar. Türkiye’den işçi alımı kapandı…
- Diyorum ki;
- Bizimle Türkiye’ye gelsen. Birlikte tatil yapsak…
- Beğenirsen onunla evlenirsin.
- Biz seni çok seviyoruz.
- Ailemiz gibi görüyoruz.
- Ne dersin? Elke, demiştin.
Elke de aile dostluğumuzun büyüsüne kapılıp, bizimle izine geldi. İsa’yı da beğendi.
O yaz biz de güya tatile gittik. Yıllardır görüşmediğimiz üvey kaynım İsa ile.
Mersin’de pansiyonda kaldık. O izinde bir yıllık birikimimizi onlar için harcamıştık.
Elke tatile ve İsa’ya bayılmıştı. Hemen resmi nikâh kıyıldı. O zamanlar vize yeni başlamıştı.
İsa’yı getirmek için Elke Türkiye’ye gitti. Vize işlemlerini bizzat kendisi yürüttü.
İsa Almanya’ya geldi…
İsa ve Elke’nin evlilikleri başlangıçta çok iyi gitti. Elke İsa’ya âşık olmuştu.
- Ich liebe dich, İsa, diyordu… Bizler kocamızı sevdiğimizi söyleyemezdik öyle ulu orta.
İsa oturumunu alıp işe başlamıştı. Bir süre sonra çocukları olduğunu, onları getirmesi gerektiğini açıklamıştı.
Elke’ye sadece İsa’nın boşandığı söylenmişti. Çocukları olduğundan söz edilmemişti.
- Ya ayrılırız ya da çocukları getiririz, diye dayatmıştı İsa.
- Şaşkınlık içerisindeki Elke isteğe razı olmuştu.
İsa’nın dediği oldu. Çocuklar geldi.
Elke’nin saadeti kısa sürdü… Boşandılar.
Artık İsa çalışan biri olarak süresiz oturuma sahipti.
Türkiye’ye gitti. Çocuklarının annesi ile nikâh kıydı. Elke ile evli iken çocuklarının annesinden bir çocuğu daha olmuştu.
Yeni, yani eski eşini ve çocuğunu da alıp geldi…
Aynen bizim gibi, o da çocuklarını kendi kuzenleri ile evlendirdi…”
Sen bir kişi olarak geldin, Karaman.
Arkandan birçok akraba geldi.
Sonra başka aileler…
Yeğenler, kardeşler, bacanaklar, gelinler, damatlar…
Yetmiş kişi olduk.
Ama şimdi… Sen gittin, ben yalnız kaldım, Karaman.
Senin gelişinde başka bir şey vardı.
Sen gerçekten iş için gelmiştin.
Bir ekmek parası kazanıp çocuklarını geçindirmekten başka bir düşüncen yoktu.
Sonra Almancı olduk.
Alamancı olmanın bir büyüsü vardı sanki.
Herkes Almanya’ya gelmek istiyordu.
Biz de gelmeleri için elimizden geldiğince yol gösterdik.
Evleneceklere kadın bulduk.
İş bulduk.
Ev bulduk.
Kefil olduk.
Para harcadık.
Hatta geri ödenmeyeceğini bile bile borç verdik.
Verdik de verdik.
Sürekli veren el olduk.
Ama kendi yaptığımız hataları onlara da öğrettik.
Çocuklarının hayatlarına karıştılar.
Kiminle evleneceklerine karar verdiler.
Kızların pasaportlarını sakladılar.
Kuzenleri birbirleriyle evlendirdiler.
Sonra zaman değişti.
Artık gençler pasaportlarını tutsak etmiyorlar.
Hele hele akraba evliliklerini çok geri ve ilkel buluyorlar.
Devir değişti, Karaman.
Biz değişime ayak uyduramadık.
Birol da değişime ayak uyduramadı.
Olan Cemre’me oldu.
- O KÖTÜ GÜN
Zarfı ceketinin iç cebine koymuştun. Sırrını ceketinde saklıyor, vicdan azabını yüreğinde taşıyordun.
Ara sıra benim aracılığımla Cemre senden yardım istiyordu. Çocuğunu götürüp getiriyordun. Alışverişini yapıyordun.
Yine de düşüncelerindeki kaçış hep seninle geziniyordu. Sıkıntılı günler geçiriyordun. Sigara içmeyi artırmıştın.
O gün hafif bir baş dönmesi, bulantı ve kusma gibi keyifsizliğini söyleyerek dinlenmek üzere elinde televizyon kumandası ile koltuğa uzandın.
- Tansiyon ilacını aldın mı? diye seslendim mutfaktan.
Elimde bir bardak su ve tansiyon ilacınla salona döndüm. Koltukta kayarcasına oturuyordun.
- Döndüü, ben çook kötüyümm, dedin.
Son sözün olmuştu.
Bir daha;
- Döndü gı!
- Dize gızı… diyemedin…
Bağırışlarımı duyan komşular acili aramışlardı.
Ambulans geldiğinde Karaman kendinde değildi.
Evden son ayrılışın ebedi ayrılışındı.
Şiddetli beyin kanaması sonucu aramızdan ayrılmıştın.
Karaman’ım, hayallerini, düşlerini, iyiliklerini, vicdan azabını, kızının emanetini senden ayırmadık. Son yolculuğunda Cemre de vardı.
Işıklar içerisinde uyuyasın…
Dizemin oğlu Karaman.
Fazıl Küçük Koç Eylül 2026


