‘Gemerek Nire Bloomington Nire’

‘Gemerek Nire Bloomington Nire

Tesadüfler

Lise birinci sınıfa gittiğim yıldı. Derslerimiz 08.00 de başlardı. Çoğu zaman on onbeş dakika önceden sınıflarda olurduk. Benim okula gitmek için evden çıkışım herkesden önce başlardı. Evden erken çıkar yolu iki kat uzatır, üst sokaklardan dolaşır, sanki yukarıdan geliyormuş gibi Sarenlerin evlerinin sokak başında Saren’in çıkmasını bekler, tesadüfen karşılaşmış olur, okula beraber yürürdük. Bu durum bir kaç kez gerçekleşince, Saren sessizce tesadüfü kabullenmiş, okula berbaber yürüyüşlerimiz sık sık tekrar eder olmuştu. Oğlanların kafası pek çalışmazdı bu tür konulara, ‘la oğlum niye ordan geliyorsun? diye sorgulamazlardı. Ama kızlar öyle mi? Hemen durumu çakmışlar, sessizce izlemeye, küçük dedikodularla aralarında konuşmaya başlamışlardı, bizim tesadüfen sokakta karşılaşmalarımızı. Hatta bir kezinde kızlar ‘ aa teasüfler geliyor’ şeklinde  kendi aralarında konuşmalarını duyan erkek çocuklar, tesadüf konusundan bi haber oldukları için, sazanca atlayıp ‘tesadüfe ne olmuş’ gibi karşılık verince, kızlar erkeklerin sazanlığını tiiye almışlardı.

Sabah yine erkenden çıkmış, dolanacağım sokakları dolanıp Saren7

lerin sokağının başında oyalanmaya başlamıştım. Tam Saren kapıdan çıkacak derken, Tarih öğretmenimiz yanımda belirmişti. Oğlum günaydın, sen ne yapıyorsun burada diye soruverdi. Bir an, ne diyeceğimi bilemeyip durakladıktan sonra, Saren’i bekliyorum hocam, ders kitabı alacağım ondan deyivermiştim. Gel evladım gel, seninle beraber biraz yürüyelim dedi. Beraber yürümeye başladık. Evladım seni bir kaç kez gördüm bu köşede oyalanırken. Farkındayım ne için bu yolu seçtiğini, ne yapmak istediğini. Anlayışla karşılıyorum seni. Bizler de genç olduk, çılgınlıklar yaptık.  Hatta uzaktan aşık olduğum kızın beni fark etmesi için çılgınca bir fikir gelmişti aklıma. Ağzı açık bir varilin içine girmiş, kızın evine hedef alacak şekilde varil içerisinde aşağıya doğru yuvarlamıştım. Ne mi oldu? Kızın babası varil içinde yarı aygın yarı baygın haldeki beni kulağımdan tutup mahalle karakoluna götürmüş, alın bu serseriyi zibidilik yapıyor demişti. Onun için sana bir ödev veriyorum. Cem Karaca’nın ‘Tamirci Çırağı’ şarkısını 10 kez dinliyorsun ve sözlerini bir kağıda yazıp bana getiriyorsun.

Gayretlerimin karşılığını almış Saren ile haftada bir kaç kez okula beraber gider olmuştuk. O çocuk dünyamda aşkmış sevdaymış adını koyamadığım duyguları yaşıyordum. Hoca haklıydı Saren’e ilgi duyuyordum, tesadüf de olsa onunla yürümekten başka bir şey düşünemiyordum. Sanırım o da bana ilgi duyuyordu, yoksa ne diye yolumu gözlesin. Neden böyle yapıyorsun diye sormamıştı  bir kez olsun. Tesadüfen burdan geçerken beraber yürürüz demiştim ilk günü. İkinci günü buluştuğumuzda Saren, ‘Aa ne tesadüf bugün de karşılaştık diye söze başlamış, espri yapmıştı. Bazı günler, geldiğimi bile bile, evden ya çok erken çıkar, okula yalnız gider ya da çok geç çıkar, okula geç gelirdi. Evden mi tembih alırdı, çevreden mi çekinirdi ya da başka bir şey mi vardı, o sıralar pek anlam verememiştim.

Anam, evden erken çıkışımı, oğlan okul aşkıyla her sabah yarım saat erkenden evden çıkıyor diye babama, biraz gururlanarak biraz da güzelleyerek anlatırdı. Maşallah oğlan çok iyi okuyor, severek okula gidiyor diyorlardı.

Sarenlerin evi köşe başında bulunan iki katlı bir evdi. Alt katta samanlık, evlik, tandırlık, kiler ve ambarın olduğu zemin kat ile yatak odaları, salon, mutfak, banyo ve yüklük gibi odaların bulunduğu ikinci kattan oluşuyordu. Çatısı oluklu kiremitlerden yapılmış eski Gemerek evlerinden biriydi. Kocaman zahra deposunun yanı sıra ahır ve samanlık gibi ek binalar da vardı. Arsanın  güneye bakan köşesinde sebze ekimlik küçük bir bahçe meyvelik yer alıyordu. Bir kaç asma üzüm kökü, gilaboru ve  dört beş adet meyve ağacı ile gölgelik için salkım söğüt bulunuyordu.

Ticari açaç olarak kullanılan Man kamyon ve Reno 12 marka otomobil avlunun girişindeki duvar dibinde  duruyordu. Ana kapının girişinde küçük bir kömürlük vardı. Kömürlüğün içerisinde ise kurt cinsinden, Karabaş dedikleri köpekleri kalıyordu. Kocaman ahşap çift kanatlı  havlu kapısı sürekli açık duruyordu.

Bir akşam karanlık çökünce içimden gelen sese uyup kendimi Sarenlerin avlusunda buldum. Söüt ağacının  altında ve hafif arka tarafta bulunan kümesin kenarına ilişip beklemeye başladım. Işık yanan odaların camlarına bakınıp duruyordum. Pencerelerde iki katlı perde çekiliydi. Biraz varlıklı evlerde iki raylı kornejlere takılan tül perde ile kumaş perde olurdu. Sarenlerin evde de öyle bir perde vardı. Tül perdenin arkasında ise aşağı doğru, sarı kırmızı renkli lamel desenli kumaş perde takılmıştı. İçerisi kesinlikle görünmüyordu. Akşamın karanlığında bir umut, belki, olurda şöyle perdeyi çeker, yüzünü ya da silületini görürmüyüm düşüncesiyle hareket edip kendimi havlunun içinde kuytu bir köşesinde bulmuştum. Duygularım yaptıklarımın  önüne geçmişti. Ne korku hşsseder, ne de başka şeyler düşünür olmuştuç Kalbimin sesi aklımın önüne geçmişti.

Farkında olmadan Karabaşın yanına oturmuğum meğer. Yarı uykulu yarı nuyanık uzanmış keyif yapan Karabaş yanına gelen birisine önce hafif samimyet gösterisinde bulunmuştu sanırım. Oturduğu yerden hafifce kuruğunu sallayınca farkına varmıştım nerede olduğumun. Hem Karabaş hem ben nasıl davranmamız gerektiğini düşünürken, hırıltıyla dilini sevecen şekilde çıkaran, hekh hekh diye nefes alıp veren, önce samimi yüzünü, sonra hafif hırlamayla tepkisini gösteren Karabaş’ın hareketlendiğinin fakına vardım. Hırlama sesinin yükselmesiyle yavaşöa ayağa kalkıp arkama bakmadan topuklamıştım. Köpek bir kaç kez havladıktan sonra peşimi bıraktı. Evin dış kapısının lambası yanıverdi. Saren’in  annesinin sesi geliyordu ‘hırsız var hırsızzz’ diye. Biraz ilerde çarşıdan mahalle bekçisiyle beraber yürüyen, çakır keyif Manik amca ile karşılaşınca telaşlanmıştım. Hayırdır yeğen neden kaçıyorsun diye seslenince, önce ne diyeceğimi bilemeyip, sonra Manik amca sizin köpek peşim sıra havladı kapının önünden geçerken, biraz korktum ve kaçtım diye, titreyen sesimle cevap verdim. Korkma yeğenim korkma, Karabaş kimseye bir şey yapmaz, kesinlikle kimseye zarar vermez o. Bir daha olursa ona yaklaş elini uzat ona. Kimin dostça el uzattığını hemen bilir ve yanına yatıverir, babana da selam söyle diyerek, sevecen ve babacan bir tavırla  uğurladı beni.

Ertesi gün okulda yana yana beni arıyordu Saren. Kenara çekti, konuşmamız gerekiyor, dedi. Akşamdan beri orda olduğunu biliyordum, dedi. Ama artık yapma, babam farkında, annemle konuşurken duydum. Yolda seninle karşılaştığını, Karabaş’ın sana havladığını, biraz telaşlanıp korktuğunu söylemişsin. Babam anneme anlatırken duydum. İşte o zaman annem senin orda olduğunu anlamıştı. ‘Kele herif, ben çocuğun annesiyle konuşurum, sen Cemal Efendi ile dostluğunu arkadaşlığını bozma’, diye uyarmıştı. Ne olur artık öyle yapma, deli, diyerek fena bir bakışla yanımdan uzaklaşmıştı.

Bir kaç gün geçmiştikten sonra annem kolumdan tutup kenara çekmişti beni. Karşısına alıp, ‘Oğlum elbet bir gün bir kıza gönlün düşecek. Ama gönlünün düşeceği kız dengin olmalı’ diyerek kulağıma birşeyler söylüyordu. Annem konuyu bir yerlere getirmeye çalışıyor, ben isen anlamazlıktan geliyordum. ‘Bir de oğlum, dikkat et başkasının evine falan gitme, hırsız mırsız sanırlar sonra. Ya da köpek möpek ısırır Allah muhafaza!’, diye uyardıktan sonra, ‘Hayır yavrum o iş olmaz , olmaz oğlum, daha çok küçüksün sen, Öğrencisin sen, en iyisi sen okulunda ve kitaplarınla kal’, diye son sözünü söylemişti

Annem benim,  dert ortağım,  sırdaşım güzel annem, sen ki sığındığım liman, kuş tüyü ile bezenmiş yorgan gibi sarıldığım,  ısındığım güzel anam, sen de beni anlamamıştın. Sen de tarih öğretmenim gibi  bana,  ‘Tamirci Çırağı’ şarkısının dizelerinde yer alan sözleri hatırla demiştin bilmeyerek.

Gönlüme bir ateş düştü yanar ha yanar yanar
Ümit gönlümün ekmeği kumar ha kumar kumar
Elleri ak yumuk yumuk ojeli tırnakları
Nerelere gizlesin şu avucun nasırları

Otomobili tamire geldi dün bizim tamirhaneye
Görür görmez vurularak başladım ben sevmeye
Ayağında uzun etek dalga dalga saçları
Ustam seslendi uzaktan oğlum al takımları

Bir romanda okumuştum buna benzer bir seyi
Kirli parlak kağıt kaplı pahalı bir kitaptı
Ne olmuş nasıl olmuşsa aşık olmuştu genç kız
Yine böyle bir durumda tamirci cırağına

Ustama dedim ki bugün giymeyim tulumları
Arkası puslu aynamda taradım saclarımı
Gelecekti bugün geri arabayı almaya
O romandaki hayali belki gercek yapmaya

Durdu zaman durdu dünya girdi içeri kapıdan
Öylece bakakaldım gözümü ayırmadan
Arabanın kapısını açtım açtım girsin içeri
Kalktı hilal kaşları sordu kim bu serseri

Çekti gitti arabayla eksozuna boguldum
Gözümde tomurcuk yaşlar ağır ağır dogruldum
Ustam geldı sırtıma vurdu unut dedi romanları
İşçisin sen işçi kal giy dedi tulumları İşçisin sen işçi kal giy dedi tulumları

İşçisin sen işçi kal giy dedi tulumları İşçisin sen işçi kal giy dedi tulumları

İşçisin sen işçi kal…

Omuzuma dokundu, boynunu büktü, öğrencisin sen öğrenci kal, unut tüm bu tesadüfleri dedi anneciğim.

Hem Saren’in ailesi hem de benim ailem olması çok mümkün bir aşkın yeşermesinin, yaşamda bir çok kez gerçekleşen tesadüflerin, önüne geçtiler.

Bizler aynı sokağın, aynı toprağın  ve de aynı bölgenin insanlarıyız. Aslında birbirlerimizden fazlaca farkımız yoktu. Sadece farklı inanışlarımız vardı, o kadar. İşin özü Saren ve ailesinin Ermeni olduğunu siz yetişkinler müdahele edince öğrenmiştim. Artık talimat gelmişti  ve görüşmeyecektik. Zaten çok sürmedi, Sarenlerin göç ettiği haberi gelmişti. Aylarca Sarenlerin sokağından geçmedim, geçemedim, tesadüfen bile o yolu kullanmadım.

Bir yıl sonra Saren’den bir mektup gelmiş. Benim yaşımda birine ilk kez mektup geliyordu. Doğal olarak Postacı mektubu babama vermiş. Mektup açılmış, okunmuş.

Zarfın içinde bir mendil birde yarım sayfalık mektup varmış. Mendilin bir köşesinde Saren diğerinde Çınar yazıyormuş. Tam ortasında çaprazlama çift dikişli, sanki duvar deseni gibi bir çizgi varmış. Bir de zarfın içinde küçük bir pusula;

Sabahları beni heyecanlandıran çocuk,

Sokaklar senin güzel duygularınla şenlensin

Yolun bahtın açık, Ömrün Çınar gibi uzun olsun

İsterdim seninle daha uzun yolcuklara çıkayım, isterdim..

Babam benim bundan  etkinlenmemem için,  zarfı içindekilerle birlikte kitaplığındaki İnce Memet romanın arasına saklamış. Yıllar sonra babam ısrarla İnce Memet romanını okumamı istemişti. Kitabı okurken mektup geldiğini öğrenmiş, aylarca  kendime gelememiştim. Bir süre herkese, her şeye özellikle de sokaklara küsmiştüm.

Babamdan dinlediğim hikayede dedem Küçük Ağanın suçsuz yere bir ermeniyi vurduğu, komşumuz Yakup Amcanın köyünden, babasından, ağabeyleri ve tüm yakınlarından nasıl kopartıldığı, bilim insanı Prof. Dr. İlhan Başgöz’ün Amerika’da Gemerek’li Loloyan ailesi ile bir araya gelişini, Serkis Usta’nın selamını götürdüğüm Gigi Köyündeki köy muhtarının baba dede dostu oluşunu, tüm bu rastlantıları, değişik bakış açısıyla, değişik insan manzaraları olarak belleğimden geçirip buraya aktarmaya çalıştım.

1900 lü yılların başlarında Sivas ve çevresinde Gürün’den sonra neredeyse en çok Ermeninin yaşadığı yerdir Sivas’ın Gemerek ilçesi. Ermeni Kilise kayıtlarına göre nerelerde Ermeni ahalisinin yoğunlaştığı bilinmektedir. Halk arasında dolaşan söylentilerden hareketle, Gemerek İlçesinin Ermeni halkı tehcir öncesi yapılan propogandalardan etkilenip yavaş yavaş silahlanmaya başladığı, bu duyumu öğrenen yöre ahalisinin kiliseyi bastığı, kilisede büyük küpler içerisinde saklanmış mavzer ve tabancalar buldukları, bunun üzerine hükümet kuvvetlerinin de desteği ile bir çok Gemerekli Ermeninin Büyük Dere mevkiinde öldürüldüğü rivayet edilir. Yine aynı söylentilerin devamında bir çok Ermeninin komşuları tarafından kollanıp saklandığı, tehcir kafilesine teslim edilmediği de anlatılagelir.

Yıllar geçse de memleketini unutamayan ve Gemerekçe konuşan Gemerekli Ermenilerden bazı aileler eski  evleri tamir edip kısa süreliğine Gemerek’i yaşamak isterler. İsterler istemesine ama, kiliselerinin yıkılıp harabe olması ve Maşat diye adlandırdıkları ilçe yerleşkesinin yaslandığı Karabayır yamaçlarında bulunan Ermeni mezarlığının zamanla yerleşime açılmasını büyük bir hüzünle karşılarlar. Eski anıların tadlarını bulamazlar.

Kasımbeyli Gemerek ovasında Hacıyusuf Köyüne giden yolun üzerinde 10-15 haneden oluşan küçük bir yerleşim birimidir, mahalledir. Kasımbeyli’nin Ermeni sakinlerinden  Arjantin’e 1950’lili yılarda göç eden Serkis Efendi, Dursun Ağaya mektup yazar. Mektubunda Gemerek hasretiyle yanıp tutuştuklarını, komşularını, Böğelek Bayırını, Melloğun Hozanı, Serkonun Pınarını, Pekmezin Deresini ne de çok özlediklerini anlatır. ’Ben hakkımı sana helal ediyorum, sen de helat et kadim dostum ’ diyerek sonlandırır mektubunu. Mektupla beraber  hediye olarak bir de gümüşten yapılmış tütün tabakası göndermiştir Dursun Ağaya.

Basına düşen bir gazete haberinde ‘Gemerek Nire Bloomington Nire, sözlerinin tekrarlandığı hikayede Bir Gemerekli yaşlı Ermeni kadının çocuklarına hep Gemerek ağzı ile hitap ettiği konu edilmiştir.

Kürt Yakub’un anlattıkları; Yavrum biz Ağrı vilayetinden, Eleşkirt’in Taşlıbayır Köyündeniz. Köyümüz Kürt Köyüdür. Köydeki kadınların çoğu Türkçe bilmezdi. Yayla Beyin gelini Gülzade yerliydi. Gelin hanım sonradan Kürtçeyi öğrenmişti. Gülzade Gelinin çocukları hem Türkçe hem de Kürtçe konuşurlardı. Ben de onlarla oynarken azıcık Türkçe öğrenmeye başlamıştım.

Köyün aşağısında bir Ermeni Köyü vardı, Açıkağız köyü. Bizim köyün yanındaki yaylak onlarındı. Çok iyi komşuluk ilişkilerimiz vardı. Ne zaman taze bir koyun veya dana kesilse, komşuluk hakkını  gözetir birbirimize gönderirdik. Davetlerimizde yapılan yemekler aynıydı. Tas kebapa benzer kavurulmuş et ile kızıl üzüm karıştırılmış pirinç pilavı ve kuruk yağı sosu yörenin en lezetli yemeğiydi. Beslediğimiz kazları  yaz sonu keser, ip üzerinde açık havada kurutur, un veya bulgur çuvalları içerisinde muhafaza eder, tüm yıl, özellikle de kış ayları yemeklerin içerisinde kullanırdık. Aynısını Ermeniler de yapardı. Yaylada beraber kuzuları güder, bir şekilde anlaşırdık. Türkülerin sözleri ayrı ama melodileri sanki aynıydı. Halaylarımız neredeyse birbirinin kopyasıydı. Yaylada oyunları birlikte oynar, azığımızı aşımızı bölüşürdük. Aslında pek birbirimizden pek farkımız yoktu. Kışın kapanan yollar hepimizi aylarca köye mahkum ederdi. Atlar, inekler, koyunlar, hayvanlar, köpekler, kazlar, tezek ve koyun kakasının ahır ve ağıllarda birikip baskılanması  sonucu kare kare kesilerek yazın kurutulan, kurumuş kermenin  üstüste yığılması ile adeta peri bacasına benzeyen, üzerleri hayvan dışkılarıyla sıvanan Galah denilen, tezeğe göre daha uzun süre yanan ve daha iyi ısıtan kermeler hepimizin ortak yaşamıydı.

O günlerde sürekli katırlı çerçici denilen adamlar gelmeye başlamışlardı. Türkçe veya Kürtçe bilmeyen yabancılar yabancılardı bunlar. İnsanların  her bir dili bilmemesi bizim için çok normaldi. Kürt köylülerin bir çoğu da Türkçe bilmezdi. Köylüler arasında çerçilerin silah sattıkları rivayet edilmeye başlanmıştı. Aradan çok geçmemiş, bazı atlı, tüfekli müfreze grupları köyün etrafında dolaşmaya başlamıştı. Grupların Ermeni çeteleri oldukları duyulmuştu. Ortalık çok gerginleşmiş, artık birbirimize gidip gelmez, düğün ve toylara çağrılmaz, kestiklerimizden ikram etmez olmuştuk. Komşu Ermeni köylüleri mahçup bakışlarını gizleyemez olmuşlardı karşılaştığımız anlarda. Önce yol kesmeler sonra köy ve mezralara baskınlar yapmaya başladılar. Köylülerin altın akçe gibi kıymetli eşyalarına el koydukları duyulur olmuştu. Bir tedirginlik baş göstermişti. Daha sonra bu taciz ve saldırılar giderek şiddetini artırmış, hiç tanımadığımız adamlar türemişti ortada. Son baskından önce dedemi Delibayır tepesinin orda sıkıştırmışlar, üzerindekileri almışlardı. Parası pulu olmazdı dedemin, yırtık yamalı pantolu, ceketi ve terden kokmuş eski sarığı. En çok da işlemeli tütün tabakası ile ağaçtan yaptığı ağızlığının alınmasına içerlemişti.

O gün tüm köylüyü Aşağı Harman’da topladılar. Kadın çocuk ve yaşlılara; yanınıza atınız, eşeğiniz, katırınız veya diğer hayvanlarınız, neyiniz varsa alın ve burayı terkedin dediler. Durumun ciddiyetini kavrayan bir kaç kişi direnmek istemişti ki, onlar tüm ahalinin gözü önünde köy meydanında mavzerlerle vuruldular. Esir aldıkları erkekleri yaylaya doğru döve döve götürürken silah sesleri ile birlikte ateş ve duman da yükselmeye başlamıştı köyün semalarından. Can korkusu ile yola koyulmuştuk. Babam, amcalarım ve ağalarım köyde kalmıştı. Ayrılırken babam, kaçın bari çocukların canını kurtarın diye tembih etmişti anama. Anam, ebem, ben ve küçük kardeşlerim yola revan olmuştuk. O günden sonra köyden kimselerden haber alamadık. Yolda ebem ve kundakdaki kardeşim ve kuzenim öldüler. Tercan’da cenazelerimizi toprağa verdik. Aylar sonra Sivas’a ulaşmış, kafilenin yarısı yolda telef olmuştu. Ahh yavrum ah, neler çektik neler, bir bilseniz!

Gemerek’e vardığımızda buradaki bazı Ermeniler evlerini terkedip kaçmaya başlamıştı. Onlardan birinin evine yerleşmiştik. Elde ne yiyecek ne içecek ne de beş kuruş para vardı. Anam daha sonra bize evini açan aksi bir adama varmıştı. Babalık aslında bize sürekli eziyet ediyordu. Anamı dövüyor, küfür ediyor, bizleri odadan evliğe kovuyor, oradan da ahıra kilitliyordu. Ahırın musurunda uyuduğum çok olmuştu. Ne zamanki elim iş tuttu, işe yaramaya, tarlada bağda çalışmaya, ırgatlık edip eve para getirmeye başladım, babalığım bize zulüm etmeyi bıraktı. Gerçi büyümüştüm artık, diklenmeye bile başlamıştım. O zamanlar büyüklere karşı laf söylemek ne mümkün. Hayat beni haksızlığa karşı dik durmam için çoktan yoğurmuştu, belki de ondan cesaretle babalığa karşı dikleniyordum.

Ermeni meselesi üzerine;

Büyük Dere’de bir çok Ermeniye kıyıldığını, çocuklar arasında anlatılan hikayeler arasında duymuştuk. Fakat geride kalan Ermeni ahalisine karşı herhangi bir hasmane duygularla yetiştirilmemiştik. Mahalleden tanıdığımız büyüklere saygıda kusur etmez, amca dayı hala teyze  diye hitap ederdik. Manik amca bölgenin önemli tüccarlarından biriydi. Kızlarından Saren ortaokula gittiği zaman öğretmenler onu din dersleri olunca dışarı çıkarır, başka ödevler yaptırırlardı. Yalnız hiç bir şekilde dışlanmasına, alay edilmesine müsade edilmezdi. O bizim sınıf arkadaşımız güzel gözlü Saren idi.

Manik Amca zahra alır satardı. Tarlada ürünü uygun fiyata alır, ambarında bekletir veya daha uygun fiyat bulursa hemen satardı. Peşin parayla çalışan, biraz fırsatçı, biraz garantici bir esnaftı. Çevrede herkesin güvendiği, saygı duyduğu bir Gemerekliydi. Bir çok Gemerekli gibi rakı içer, kahvede çayına hoşgin, parasına yanık ve çanak oynar,  ‘siktiğimin siliği’ diye küfür ederdi. Gemerekliydi Manik amca. Ne zaman Gemerekli Soner Nayır’ın adı, Fransa Orly havalimanında, Türk Hava Yollarının valiz kabul deposunda patlayan, Asala terör örgütünün sekiz kişinin yaşamına malolan bombalı eyleme karıştığı duyuldu, işler değişti. Bombayı yapan teroristlerden birinin Gemerekli Soner Nayır olduğu duyulduktan sonra, memleket Manik Amcaya dar gelmeye başladı.

Hakkı Dayının kahvesinde, çay ocağının arkasında bazen kumar oynanan bazen de çilingir sofrası kurulan girdegör denilen bir küçük kapalı oda vardı. Özellikle kış aylarında girdegörde rakı masası kurulurdu. Rakı ısmarlayan masayı kurar, biri evden turşu getirir, diğeri bakkaldan beyaz peynir ve leblebi alır, bazen de Kelleci Durdu’dan pişmiş kelle siparişi verilir,  masa donatırlardı. Herkes rakısını adaba göre yudumlar, başkasından fazla içeyim çabasında olunmazdı. Çay bardaklarına doldurdukları rakıyı süzerek, anasonun keskin kokusunu burun direklerini sızlatarak içerlerdi. Manik Amcanın da  olduğu bir rakı sofrada laf dönüp dolaşıp Soner Nayır olayına gelince, Bakkal Hacı Abi, amına koduğumun Ermenisi, Serkisin sıpası, memleketimizde doğdu büyüdü, şimdi memlekete düşmanlık yapıyor, siktiğimin silikleri, pislikler diye küfrettikten sonra sus pus oturan Manik’in başını öne eğdiğinin farkına varınca, Manik gardaş, sen bizdensin içimizden birisisin, öz Gemereklisin, gardaşımızsın sen, diye de gönlünü almaya çalışmıştı.

Soner Nayır’ın Babası Serkis Nayır kendi halinde bir Gemereklidir. Tehcire tabi tutulmayan bir çok Ermeni gibi, İstanbulâ göç etmek yerine Gemerek’te yaşamaya devam eder. Kıyamaz tarlalarını ve çiftliğini satıp gitmeye. Tüm çocuklarını ve ailesini İstanbul’a göndermesine rağmen ait olduğu topraklarından kopamaz bir türlü. Gidip gelir Gemerek İstanbul arası. Gemerek’te olduğu zamanlarda, Pekmezin Deredeki çiftlik evine gitmeden önce Enişte’nin ocakcılık yaptığı kahvede sabah çayını, Killi Ali Efendi’nin lokantasında bir tas mercimek çorbasını içer, sonra eşeğine binip çiftliğine gider, başkada toplum içine karışmazdı. Tarlalarını ortakçıya verir, çiftliğinin bazı işlerini evinde kira ödemeden kalan kimsesiz Sarı Fikri ile beraber yapardı.

Sarı Fikri kimsesiz, başka bir köyden Gemerek’e gelip yerleşen, insanların çarşıdan aldıkları öteberileri evlerine taşıyan, başkalarının yardımları karşılığında aldığı harçlıklarla geçinen gariban birisidir. Sarı Fikri nin bir kaç kez evlendiği, ama kadınların kısa sürede onu terkettikleri, köse olması hesabıyla çükünün kalkmadığı / erkeklik işlevini yerine getirmediği rivayet edilirdi. Evi barkı olmayan Fikri, Serkis’in evinin alt katındaki bir odada kalırdı. Ara sıra Serkis ile çiftliğine gider gelir, ufak tefek bakım ve götür getir işlerini yapıp kaldığı evde kira vermeden yaşamını sürdürürdü. Gemerek halkı aslında kişmsesizlere çok anlamda kucak açardı. Belediye hamamında Sofu Mahmutlu Sarı Fikri, Kümeörenli Nevzat ve   Eğercili Ahmet gibi garibanlar, Bahçeli Mahalle Muhtarı Şarık abi himayesinde  evlere yemeğe , belediye hamamına hamama götürülür,  ücretsiz çimdirilir, hatta etek saç sakal etek traşları bile yapılırdı. Onların da temizliği barınmaya beslenmeye ihtiyaçları vardı.

Sarı Fikri hayatında hiç doktora gitmemiş, hiç ilaç almamış, hep sağlıklı biri olaraka yaşamını  sürdürmüştü.  Uzun süre ortalıkta görünmemiş, kaldığı evin önünden geçenlerin aldıkları koku neticesinde kapıyı zorlayıp açtıklarında, yerde  cansız yatan bedenini bulmuşlardı. Dirsekleri yara bere içerisinde kalmış, cesete yapılan otopsi sonucu, Sarı Fikri’nin Kalp krizi sonucu, yaklaşık bir hafta önca vefat ettiği belirlenmiş. Kimsesiz Sarı Fikri tüm Gemerek halkının katılımıyla defnedildi.

Soner Nayır olayından sonra Serkis Efendi bir daha Gemerek’e dönmedi. Demirci Deli Memet’in Serkis’in mallarını çok ucuza kapattığı rivayet edildi. Manik de bu olaydan sonra önce ailesini İstanbul’a yerleştirdi. Daha sonra alacak verecek işlerini halledip, kamyonu, arabasını, evi ve tarlalarını satıp savıp İstanbul’a yerleşti. Gemerek’ten kim İstanbul’a gitse, yemek yedirmeden, rakı içirmeden göndermezdi. Gemerekli Manik Efendi memleket hasretiyle ölüp gitti.

1970 li yıllara kadar Gemerek ilçe merkezinde dört beş bin kişi yaşamaktaydı.  O yıllarda Gemerek merkezinde en az dört beş tane berber, iki üç tane terzi ve lokanta, beş altı tane kahvehane, değirmen, nalbant, hızar atelyesi, nalbur dükkanı, demirci, züccaciyeci, tuhafiyeci, köşger, bakkal, manav, kasap gibi çeşitli esnaflar bulunurdu. Ayrıca beş adet  banka, adliye, kaymakamlık,  askerlik şubesi, maliye, tapu, özel idare, polis ve jandarma karakolu, cezaevi gibi kurumlar  nedeniyle çekim merkezi olurdu. Özellikle Yeniçubuk Kasabasında Salı günleri kurulan Salı Pazarının da etkisiyle ilçe merkezinde acayip hareketlilik olurdu.  salı günleri.

Kentleşme süreci köylerdeki nüfüsun göç etmesi sonucunu doğurdu. Giderek küçülen köyler ve  kasabalardan nasibini Gemerek de almıştı. 1970 li yıllarda köyleri ile birlikte Gemerek nüfusunun 65.000 olduğu tespit edilmişken, günümüzde toplam nüfusunun 25.000 lerde olması, nüfus hareketliliğinin, köyden kente göçün ne anlama geldiğini ortaya koymaktadır. En kötüsü ise kapanan köy okulları, bir iki haneden oluşan köyler, ıssızlaşan köy yaşamı,  tarımın zayıflamasına, hayvancılığın azalmasına ve köylünün  yumurta ve fırın ekmeği satın aldığı günleri getirmişti.  Boş evler, ekilmeyen tarlalar, işletilmeyen kömür ocakları, kapanan esnaflar, taşınan bankalar ve daireler le birlikte küçülen güzelim Gemerek giderek köhneleşmişti.

 

 

Gemerek Nire Bloomington Nire 

Prof Dr Ilhan Başgöz Gemerek ile anılan bir bilim insanıdır.

İlhan Hoca, ‘1921 yılında arpalar biçilirken Gemerek’te doğmuşum. Babam Gemerek İlkokulunda öğretmendi. Annem Cadoğlu Türkmenleri’nden Zeycan hanım, ev kadını. İlkokul dördüncü sınıfa kadar Gemerek’te okudum.

İlhan Hoca zorlu imtihanlar sonrası 1940 yılında Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesine kayıt yaptırır. 1944 yılında Pertev Nail Boratav hocanın asistanı olur. Bir yıl sonra fakülteden mezun olur. Fakültenin folklor kürsüsü kapatılınca Tokat Lisesine edebiyat öğretmeni olarak atanır. İki yıl sonra öğretmenlikten çıkarılır.

Belirtildiği üzere; Prof Dr Mehmet İlhan Başgöz 1921 yılında ekinler biçilirken dünyaya gelen, neredeyse Cumhuriyet ile yaşıt bir bilim insanıdır. Bir dilin güzel eserlerini derleyip toparlayıp folklor dünyasına kazandıran hoca, Türk Folklor yaşamına kazandırdıkları eserleri ile çok büyük hizmetler etmiştir. Köroğlu’ndan, Nasreddin Hoca’ya, Yunus Emre’den Pir Sultan Abdal’a ve dahi adı sanı bilinmeyen onlarca halk ozanlarından derlediği deyiş, şiir, ağıt, söylence / anlatılar ve yazılı metinleri bilim süzgecinden geçirerek dünya ve Türk folkloruna kazandırmıştır.

Öykünün geçtiği yer Gemerek’te doğan, yukarıda sözü edilen Ermeni meselesi konusunda çarpıcı görüşleri olan M. Ilhan Başgöz’ün tam da bu meseleyle yaşantısından bir kesiti ve görüşlerini buraya aktarmakta fayda var.

Milliyet Gazetesinden alıntı yapılmıştır. Alıntı yapılan link aşağıda yeralmaktadır.

 

www.blog.milliyet.com.tr/gemerek-nire-bloomington-nire

Laf lafı açar laf da yüreği;

Biz gelelim benim yeni döndüğüm Bloomington seyahatime. Sohbetlerin birinde ben, son zamanlardaki, gemi azıya alan lümpen milliyetçilekten yakınıyor ve Ermenilere karşı takınılan husumetli tavırdan duyduğum endişeyi dile getiriyordum. İlhan Hoca’da bana, Türk toplumunda Ermeniye karşı husumet için zemin olduğunu belirtti. Ben Türkiye dışındaki Ermeni diyasporasının *herzelerinden Ermeni asıllı Türk vatandaşlarının sorumlu tutulamayacağını anlatmaya çalışırken, Hoca’nın belli belirsiz kızdığını farkettim. İlhan Başgöz gibi seyrek ve az kızan insanların kızgınlığını hemen sezersiniz. ‘Bak dedi, ben severim Ermenileri. Ben Gemerek’te doğdum. Gemerek nüfusunun yüzde yetmişi Ermeniydi tehcire kadar. Şimdi ise parmakla gösteremezsin. Ermenileri öldürdük. Doğrudur. Fakat Ermenilerin bazıları da (evet yerli Ermeniler, Osmanlıyız diyenler) Taşnak’ın tahrikiyle öyle akla sığmaz, ağıza alınmaz zulüm yaptılar ki bunu bilmeyenler için, yılların Ermeni diyasporası propogandasının etkisiyle Türk halkını mahkum etmek kolaydır. Devlet kayıtları, vakayı nameler, kitaplar eksik yanlış şeyler içerebilir. Ama maniler, ağıtlar türküler yalan söylemez.

Dinle şunu;

1920 yılında Haçın’da (Adana’ya bağlı bugünkü Salimbeyli), Fransız işgali sırasında, Ermenilerin Türklere uyguladığı yok etme harekatını, olaya tanık olan bir kadının ağıtından öğreniyoruz;

Amir memur demeyerek

Hep bir ipe bağladılar

Bekiroğlu Deda’yı

Demirinen dağladılar

Sekiz gavur bir gelince

Osmanımı şaşırdılar

Baban çete başı deyi

Hac’Ahmedi pişirdiler

Sen çete topladın deyi

Çalgıyınan yüzüyorlar (derisini yani)

ebeleri kaynatmışlar

Guzu etidir yeyin deyorlar

Enfiyeci Hüseyin’i

Tellerinen boğuyorlar

Yağ kazanını kurdular

Çocukları ayrı gaynattılar

Gün görmeyen hanımları

Süngü ile oynattılar

Bu ağıdı söyleyen Haçınlı kadının bir politik hesabı, gündemi yok, olamaz. Söylediklerinden kuşku etmek için de sebebimiz yok. İlhan Hoca bu araştırmayı yapmak, ya da mevcut olanı körüklemek, Ermeni diyasporasının iftiralarına karşı defansa geçmek amacıyla yapmıyor. O bir araştırmacı, bir folklorcü. Maniler, Ninniler, Hapishane ve Asker Türkülerinin yanı sıra ağıtları incelerken rastladığı bir tarihsel anlatıyı almış kitabına.

Yazarken bile gönlümü karartan bu olayların tamamı doğrudur. Bunları yapanlar benim için bir avuç kansızın giriştiği bu sapıklıklardır. Ben bu konuyu sadece Ermeni Türk meselesi olarak görmeyecek kadar aydınlanmış bir insan olma çabasındayım. Çocukları kazanda kaynatanın, savunmasız insanlara kötülükler yapanın Ermenisi Türkü olmaz. Sapığın milliyeti, zilliyet, dini, imanı, tarikatı ne ifade eder?

İlhan Başgöz ve Ermeni muhabbeti açılınca anlatmadan geçemeyeceğim ve Prof. Başgöz’ün evinde kaldığım sırada hatırlayıp, olayı bilmeyen dostlarla paylaştığımız ortak bir anımız var;

İlhan Hoca, ‘Hele sen anlat dedi, Anlatıyorum.

Oğlum küçüktü. Bir gün eve geldi ve kuru temizlemecide çok tatlı bir Türk teyze ile tanıştığını anlattı. ‘Öyle mi kimmiş, ismi neymiş?’ ‘İsmi Anna, oğlum Anna Türk ismi değil ki. Yanlış anlamışsındır. Handan filan olmasın?’. Yok anne, dedi’. Vallabilla ismi Anna. İstanbullu. Ben de gidip istanbullu Anna hanımı göreyim dedim. Anna Loloyan ve ailesi ile tanışmam böyle oldu. Loloyan ailesi İstanbul Kurtuluş’ta yaşamış ABD’ye göçmeden önce. Aile erkeklerinin kimisi kuyumcu, kimisi terzi.

Anna evine davet etti. Gittim. İçeriden bir İbrahim Tatlıses müziği duyuldu. Ayağıma terlikler verdiler. Kahve içtik, fal kapattık. Yıllar boyunca dostluklarını esirgemediler. Sonra baba Loloyan Ohannes vefat etti. Ailece kilisede anma törenine gittik. Kilise Papazı Ohannes için okuduğu yazıda ‘Ohannes from Gemerek’ diye kısa öz geçmişinden söz etti. Anna’nın annesi Nazlı Teyze çok hanım, esaslı bir kadın. Birgün evlerine gittiğimde sanki Nazlı teyze sanki namaz kılıyordu. Dizlerini kırmış, başında örtüsü, elinde tesbih mırıl mırıl dua ediyordu. İçimden acaba Nazlı Teyze müslüman mı oldu, diye geçirdim. Nazlı Teyze dönmüş anlaşılan, diye düşündüm. Zaten ismi de Ermeni ismi değil (oysa ailede bir de Gülbahar gelin var).

Kadının duası biter bitmez ‘Nazlı Teyze sen müslüman mı oldun, dinini mi değiştirdin,’ diye sordum (sanki neden önemli ise) Yaşlı kadın, yüzüme tuhaf tuhaf bakıp ‘’ Yoooh’ dedi. Bozuldum. Şey yani tıpkı müslümanlar gibi başını bağlamışsın, elinde tesbih, dizlerin bükülü, oturmuş dua ediyorsun da…Sandım ki.. Nazlı Teyze gülüverdi ‘Ne bilim gızım, bizim oralarda hep böyle dua ederdik’ dedi. Nazlı Teyzenin torunu Julyet ömründe Türkiye’ye gitmediği halde İçanadolu şivesi ile mükemmel Türkçe konuşuyor. Belliki Türkçeyi anneannesinden öğrenmiş. Neden bu şiveyle konuştuklarını sorduğumda. ‘İyide biz Gemerekliyik’ dediler.

Nazlı Teyze bana Gemerekte evlerinin bir odasını kiralayan ailenin oğlu Mehmet’ten söz eder oldu. ’Duydum ki oğlan Amerika’ya gelmiş. Böyük adam olmuş. Bir aile gibiydik onlarla. Oğlan elimizde büyümüştü.

İlhan Başgöz hocayı biraz yakından tanıyınca O’nun da Gemerekli olduğunu, bir Ermeni ailesinin yanında bir göz odada kiracı olarak yaşadıklarını, orada okula başladığını öğrenmiştim. Yahu şu Gemerek dediğin ne kadarlık bir yerdir 60 yıl önce. Orda kaç tane Ermeni ailesinin odasını kiralayan, kaç tane aile vardır ki oğlunun adı Mehmet olsun. (İlhan hocanın tam adı Mehmet İlhan Başgöz)

Hocaya yıllarca gel evimizde konuğumuz ol dedik durduk. Hoca, ‘yok ben kendi evimden başka yerde rahat edemem, der gelmez, otelde kalırdı. Bir kış günü telefonda, Washington’da konferansa katılacağım, size uğramak istiyorum, ‘ dedi. Sevindik. Geldi ve fethetti gönülleri. Ben de ona; ‘hoca gel seni biriyle tanıştıracağım’ deyip, onu Nazlı teyzenin evine götürdüm.

Aradan onca yıl geçmesine rağmen, bu iki insan birbirini görür görmez bir bağırış bir çığrış sarıldılar, ağladılar, saatlerce konuştular, seyredenlerin yüreğini dağladılar. Ogün bugün görüşürler.

İşte Anadolunun kültürel, etnik danteli. Çözmeye kalkışırsanız iplik dolaşır kördüğüm olur….

Keşke tüm bu büyük acılar yaşanmasaydı. Bu memleketin insanları olarak birarada barış ve huzur içerisinde yaşayabilsek ne güzel olurdu. Hep birlikte Memleket İsterim şiirindeki ortak kaygılar ve ortak değerler etrafında, düşmanca duygulardan uzak buluşabilsek ne güzel olurdu.

Keşge güzel gözlü Sarin ile dostça muhabbetlere devam edebilsek. Keşge!

Cahit Sıtkı Tarancı’nın Memleket İsterim şiirinde ifade ettiği gibi herkesin mutlu olduğu, eşitliğin, baharın, barışın, dostluk ve kardeşliğin egemen olduğu bir dünya olsun.

 

Memleket İsterim

Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;

Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim

Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim

Ne zengin fakir, ne sen ben farkı olsun;

Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim

Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;

Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

 

Yıllar sonra Danimarka’da tanıştığım, dostluklar kurduğum oto tamircisi Serkis Usta’nın ricası üzerine emanet aldığım küçük hediye paketini yerine ulaştırmak üzere yaz tatilimde Gemerek’ten Bünyan’ın Gigi köyünü bulmak üzere amcaoğlu Cihangir’in arabası ile yola koyulduk. Yol eski tabirle kağnı yolu gibi daracık bir yol. Daha çok traktörlerin gittiği için derin teker çukurları oluşmuştu yolda. Toz toprağı bir tarafa bıraktık, kısmen stablize kısmen toprak yolda oluşmuş deri traktör tekerleri çukurlarına sürtüne sürtüne ilerleyebiliyorduk. Eski Reno 12 arabaları sanki yolların çukurları düşünülerek yerden yüksek yapıldığı için ancak sürebilmiştik. Ara sıra biz nereye gidiyoruz diye endişeli bakışlarla yola konsantre olurken bizi bekleyen büyük sürprizden habersiz ilerliyorduk.

Gigi Köyü Bünyan ilçesi ile Sarıoğlan’a bağlı Çiftlik Kasabası arasında kırsalda, kıraç tarımın yapıldığı bir köydür. Sarıoğlan ovası bölgenin 1100 m rakımında verimli bir ovası iken Gigi Köyünün rakımı yaklaşık 1400 m lerdedir. Günümüzde 30 -40 hanenin bulunduğu Danışmend köyünde, 2006 nüfus sayımına göre 106 kişi  yaşamaktadır. Köyde ikamet eden hiç bir ermeni bulunmamakla birlikte, kendilerine biz Gigiliyik diye tanıtan, çoğu yurtdışında bir kısmı İstanbul’da yaşayan Ermenilerin eski köyüdür Gigi. Köyün yeni adı ise Danişmend’dir.

https://bindalli.wordpress.com/category/gigi-danisment-koyu/ sayfasında yer aldığına göre;

Rasim Deniz Hoca eski adı Gigi olan, bugünkü adı Danişment olan köyümüzde bir cami bulunmayışını görür ve bu köye bir cami yaptırmak ister. Eski bir Ermeni köyü olan Gigi’de, Hıristiyanların büyük bölümü köyü terk etmiş, sadece Garabet ve hanımı kalmıştır. Köyün diğer ahalisi ise civardan göçen Türkmenlerdir ama Türkmenlerin köyde durduğu mu var? Çoğu hayvancılıkla uğraştığı için yaylalardan, inlerden köye ancak çetin kış vakitleri gelmektedirler. Durum böyle olunca Rasim Hoca, eski kilisenin yerine bir cami yaptırmak için Garabet’i ve hanımını ikna etmeye uğraşır. Garabet o sırada köyün muhtarıdır. Garabet, hanımının karşı çıkmasına rağmen iyi niyet gösterir ve Cami Yaptırma Derneği Başkanlığını kabul eder. Hatta civardaki Müslüman köylerini gezerek camiye bağış toplar. Asıl para Müftülük tarafından karşılanacaktır ama Garabet’in bu işe temiz kalple başlaması ve yüksünmeden bu işi yürütmesi çevrede Garabet’in şöhretini artırır. Civardaki insanlar Garabet’e daha da bir sevgiyle bakarlar ama camiye de pek fazla yardım yapamazlar. Purağıl ve Koyunabdal’daki Türkmen ağaları koyun verirler. Diğer Türkmenler ise zaten fakirdir. Hem de öyle camiye gidecek vakitleri de yoktur. Garabet, çok fazla bir para toplayamaz ama yine de gösterdiği iyi niyetle Rasim Hoca’nın hatıraları arasındaki yerini alır.

https://www.haritamap.com/yer/danisment-bunyan#google_vignette

Şair Ahmet Kutsi Tecer’in ifadesinde yeralan dizeler aslında herkes için söylenmiş dizelerdir;

 

Orda bir köy var, uzakta

O köy bizim köyümüzdür

Gezmesek de, tozmasak da

O köy bizim köyümüzdür

Dizeleriyle özdeşleşen, dünyanın değişik yörelerinde yaşayan onlarca Ermeni halen kendilerini Gigili olarak anmaktadırlar.

Gigi, Ermenilerin unutmadıkları bir köylerden bir tanesidir. Bir kısmı İstanbul, Kanada, Amerika, Fransa gibi ülkelerde yaşayan aslen Gigili olan birçok genç yaşlı kuşak çok uzak mesafeler katedip, esameleri okunmayan kiliseleri, bakımsız mezarlıkları, viraneye dönmüş evleri, zamanla kırgı bayıra dönüşmüş bağ ve bahçeleri, sadece anlatımlarda hatıralarda kalan hikayeleri ile büyüdükleri köylerini Gigi’yi ziyaret ederler. Şimdiki adıyla Danişmend köyünü.

Genç kuşakları Gigi’ye davet eden, onlara rehberlik etmek suretiyle kökleri arasında bir köprü kurmaya çalışan Necdet Efendi (Madros Kilimciyan) köy muhtarı İdris Beyin desteği ile eski viranelerden, tahmini kendilerine ait evlerden birini tamir ettirip oturulabilir hale getirir. Yazları gelip köyde yaşamaya başlar. Köy halkı ile güzel dostluklar geliştiren Necdet Efendi neredeyse tüm köyün sayıp sevdiği bir kişi olur. Hatta yurtdışından gönderilen yardımlar sayesinde eski ermeni mezarlığın etrafına bir ihate duvarı örülür. Bu işler hem zaman alır hem de streslidir. Necdet Efendinin beklenmedik acı haberi İstanbula’ ulaşır. Muhtar Necdet Efendi’nin çocukları ile iritbata geçip üzerine düşen haber verme görevini yerine getirir. Aileye ister siz gelin burada cenazenizi eski mezarlıkta defnedin, isterseniz cenazenizi bir nakil aracı ile İstanbul’a getireyim der. Aile gerekli girişimleri yapar, Ermeni Cemaati Vakfı’nın gayreti ve muhtarın nezaretinde cenaze İstanbul Şişli Ermeni Mezarlığına ulaştırılır.  Ermeni cemaatinin sevilen şahsiyetlerinden olan Necdet Efendi son yolculuğuna uğurlanır.  İnsani görevini bir tamam yerine getiren muhtar İdris Bey, Gigili Ermenilerin gönlünde sevgi yumağı oluşturur. İlerleyen süreçlerde aynen benim üzerime aldığım görev gibi, köy muhtarı İdris Beye teşekkür mesajları ile küçük çam sakızı çoban armağanı hediyeler gönderilir.

Ben ve amcaoğlu da böyle bir emaneti ulaştırmak üzere yola çıkıp Danişmend köyüne ulaştığımızda karşılaştığımız ilginç olayla dünyanın ne kadar küçük olduğuna şahitlik ettik.

Kayseri Çiftlik karayolunu bir kaç km geçtikten sonra tahmini bir köy yoluna sapıverdik. Koyunaptal Köyünü sora sora bulduktan sonra Gigi Köyünü bulmamız zor olmamıştı. Yaklaşık 15 km stablize yoldan ağır ağır ilerleyerek iki saat sonra Gigi’ye ulaştık. Biraz da acemiliğimziden olsa gerek her görüdüğümüze soruyorduk. Araba ile köy meydanına, çeşme v e caminin bulunduğu alana doğru ilerledik. Açık olan köy bakkalına girdik. Bakkal dükkanın sanki ikiye bölünmüştü. Ön kısımda sedir masa sandalye yer alıyor ve köy kahvesini andırıyordu. Sedirle hafif yükselti oluştulrulmu arka kısımda ise terazi ve raflar, yüklükler,  içerisinde  şeker, leblebi, toz biberlerin bulunduğu torbalar, raflarda makarna ve çay peketleri, sele içerisinde yumurtalar ve  bolca sigara paketleri yeralmaktaydı.

Bakkala muhtarın evini aradığımız söylediğimiz anda elinde bastonu yaşlı bir köylü içeri girdi. Ali Dede içeri buyur dedi bakkal. Ali Dede gözlerini bizim üzerimizde yoğunlaştırıp ’kimsiniz ula siz’ diye seslendi. Ali Dedeye cevaben biz muhtarın evini arıyoruz, aslen Gemerek Kümeören köylüyüz diye yanıt verince; ’hadi ordan, siz kim Mahmut Ağa kim, ben bilirim Kömerenlileri, diye seslendi. Anlaşılan Ali Dede biz pek düşündüğü yere konumlandırmamıştı. Ancak köyümüzü de biliyor gibiydi. Hayırdır Ali Dede niye atarlısın öyle diye sorunca; elinde iğde ağacından yaptığı bastonunu yere vurarak; Dinleyin hele, diyerek, sedire oturmamızı istedi. Bakın gençler ben tam 90 yaşındayım. Bak size ne anlatacağım; Askerdeyim. Acemi asker olarak adeta süründürülüyoruz. Öyle zor günler geçiriyoruz ki sormayın. Yediğimiz azara mı, eşşek gibi çalıştırılmama mı, küçük bir kusur sonrası yediğimiz dayağa, duyduğumuz küfüre mi yanarsın.

Bir gün bazı usta askerler ile biz acemileri toplayıp uygun adım marş diyerek taburun hemen kenarındaki meşe ormanlığına götürdüler. Düzenli olarak kış hazırlığı yapılırmış. O gün ormanda odun hazırlığı yapacakmışız. Komutanın yanı sıra bize sürekli emir yağdıran, şu ağaca dokunmayın, şun dalı kesin, şu devrilmiş ağacı sökün diye talimatlar veren, ilk defa gördüğüm Ormancı başı  da vardı. Ormancının belirlediği ağaçları dalları odun yapmak üzere istif ediyor, bir kısmını ise oracıkta baltayla parçalıyorduk.

Ormancının gösterdiği kalın  bir dalı yüklenmiş sürüyerek götürürken, arkamdan gelen sesle irkildim. Komutan bana sesleniyordu. Duymuyor musun lan eşşekoğlu eşşek? Bana mı dedin komutanım diye cevap verince daha da sinirlendi komutan. Emret komutanım demem gerekiyormuş. Yaklaştı olanca gücüyle bir tokat indirdi. Ama komutanım, dediğim ve hazır ol vaziyeti almadığım için bir tokat daha yemiştim. Sinirlenen Adanalı komutan iyice zıvanadan çıkmıştı. Senin Allahını kitabını şeyderim, gibi sinkaflı, alışık olmadığımız,  bilmediğimiz küfürleri de ekliyordu küfürlerinin arasına. Ağacın altında elinde baltası ile odun kırmakta olan usta er Mahmut Ağanın bir hışımla bize doğru geldiğini gördüm. Elinde baltası komutanın yakasına yapışmıştı. Komutan, komutan, bana bak, komutan falan dinlemem, parçalarım seni, askerin, ümmeti müslümanın Allahına kitabına küfredemezsin, gebertirim şuracıkta seni, diye bana arka çıkmıştı. Mahmut Ağa bir hafta hücre cezası almıştı olaydan sonra. Ama bir daha o Adanalı komutan kimseye küfür edememişti. O günden sonra Mahmut Ağa herkesin saygı duyduğu bir ağa, yiğit yürekli bir asker Dayı Mahmut olmuştu.

Sözü edilen anadolu insanı Mahmut Ağa benim öpöz amcam, aracıyla beni götüren Cihangir’in ise dedesiydi. Şaşırmış neye uğradığımızı anlayamamış, neye gelmiş ne bulmuştuk. Ali Dede ben Dayı Mahmut’un yeğeni, bu da torunu olur, dedikten sonra göz yaşlarımız boşalıvermişti.

Kim olduğumuzu anlayan yaşlı amcanın kuruyan gözleri sanki sel olup akmaya başlamıştı. Elini öpüp boynuna sarılmış, beraber göz yaşı dökmüştük.

Gemerek nire Gigi Köyü nire. 20 yıl önce kaybettiğimiz Mahmut Ağanın asker arkadaşı Ali Dede ile tesadüfen karşılaşmıştık. Ali Dede bizimle birlikte muhtarın evine kadar eşlik etmişti. İdris Muhtarla tanışınca  babasının ise Dedem Küçük Ağa ile ahbap olduğunu öğrenmiştik. Neye gelmiş neyle karşılaşmıştık. Sohbetimiz derinleşmiş ziyaretimiz uzamıştı.  Sizi hiç bırakır mıyız, hele hele tere yağlı omaç yedirmeden hiç bırakmayız, dedikten sonra bol tereyağlı omacı yiyip dönüş yoluna koyulduk.

Böylelikle dünyanın ne kadar küçük olduğu, Anadolu insanının yollarının nasıl ve hangi acılarla kesiştiği, öykü içerisinde küçük öykülerle, farklı bakış açılarıyla dile getirilmiş oldu.

Ermeni, aile dostum fanatik Fenerli, Kurtuluşta büyümüş, mükemmel bir İstanbul ağzı  Türkçe konuşan Gigili Sevgili Murat, uzun yıllar Kurtuluş’ta şase ve karösör ustalığı yapan ’Hüseyin Ustanın’, sözü geçen Gigili Garabet’in oğludur. Murat aslında içimizden biridir. Vücudunda Kanarya dövmesiyle, Fenerbahçesiz bir yaşamı olmayan, tam bir fener fanatiği olmanın yanı sıra Türkiye’nin derdiyle dertlenen bir kardeşimizdir Murat.

Keşke Anadolu coğrafyasında büyük acılar yaşanmasaydı. Ülkemizin etnik zenginliğini doğal güzellikleriyle bütünleştirerek barış ve huzur içerisinde yaşayabilseydik, keşke!

Murat ve Haygü’nün biricik kızları Melisa’ geçen gün Iraklı bir Süryani  genç ile dünya evine girdi. Danimarkalı davetliler ile birlikte sanki Ortadoğu düğün salonunda buluşmuştu. Türkçe Arapça Danca Süryanice Ermenice müzik eşliğinde halaylar çekildi, ortadoğu halkları ve Danimarkalı konuklar elele zincir oluşturdu. Melisa’nın dedesi  de düğüne gelmişti. Gigi’li Garabet amca ile tanıştım. Gemerekli Manik Amca’dan söz edince; Manik ile bacanak olduğunu anlattı.

Saren’i sordum. Seren  hiç evlenmedi, dedi. Evlendi mi? diye sordum. Hayır hiç evlenmedi, hatta bir ara, sokak başında birini bekliyor diye dedikodu çıkmıştı. İstanbul Kimsesiz Ermeniler Evinde gönüllü olarak çalışmakta diye biliyorum, dedi. Derin nefes aldım, gözlerim doldu. Gırtlağıma birşeyler oturdu. Kızım geldi, Baba iyi misin? dedi, koluma girdi masamıza oturduk.

Aarhus Kasım 2024